şükela:  tümü | bugün soru sor
  • geçen hafta sabaha doğru gördüğüm rüyadır: -rüyalarımı en ince ayrıntısına kadar hatırlarım-

    uyarı: bu rüya her ince ayrıntısına kadar rem uyku evresinde görülmüştür. hiçbir detayda oynama yapılmadan anlatılmıştır.

    müthiş maceralı, aksiyon ve gerilim dolu, saykodelik rüyamın baş kahramanları; recip, fırat, engin ve ben...

    dünya acun ılıcalı’nın diktatörlükle yönettiği bir disütopyadır. biz dörtlü olarak survivor’da yarışmacıyız ama kendi isteğimiz ile değil. zorla yarıştırılıyoruz. düzene karşı gelen, acun’a karşı duran ve eleme oyununda elenenleri “cehennem’e” gönderiyorlar.

    o hafta eleme oyununda, fırat ve engin yarışıyordu. yakın dostlardı ama hayatta kalmak için yarışmak zorundalardı. esasen iki puanlık fark ile engin öndeydi ancak fırat belirli çevrelerce tanındığı için halk oylamasından +5 puan alıp dostunu eledi.

    engin maalesef cehennem’e gönderilecekti. yetkililer geldi. direnmek manasızdı. engin, recip ve bana son bir bakış atıp boynunu büktü. yetkililerle birlikte yola koyuldu. şimdi sıra bizdeydi. recip ve ben eleme oyununda yarışacaktık.

    ama engin‘in o son bakışı, recip ve benim içimde aynı ateşi yakmıştı. isyan! devrim! özgürlük! recip ile birbirimize bakıp, aynı şeyi düşündüğümüzü kafamızla onayladık. ardından biz bu düzene ait olmayacağız. lanet olsun size diyerek, kaçmaya çalıştık...

    tabi ki başarısız olduk. acun’un plekumatları bizi yakaladı ve doğruca cehennem’e yollandık. herkesin korktuğu o cehennem’e sonunda gelmiştik. cehennem aslında 400x300x100 metreküplük devasa bir depo şeklinde, insanların ocaklara kömür atıp, zorla çalıştırıldığı bir hapishane.

    deponun zemininin ortasında bir kanal var ve oradan lavlar geçiyor. yerden yaklaşık 60-70 metre yükseklikte sağ ve sol uzun duvarlara 4-5 metre uzaklıkta 2 adet balkon var. balkonda işçiler kendi hizalarında duvara monte edilmiş ocaklara kömür atıyor. deponun çeşitli yerlerinde tavandan aşağı zincirler sarkıyor. balkonlara büyük arabalarla kömür taşınıyor işçi bu kömürleri ocaklara atıyor ve bu şekilde tesiste enerji üretiliyor. üstelik santrali 80 metre boyunda konuşabilen akıllı bir ejderha yönetiyordu. düzeni bozmaya çalışanları yiyordu.

    ben ana çıkış kapısında göre sağ taraftaki balkonda çalışıyordum. engin ve recip ise tam benim hizamda karşı balkondaydı. hücrelerimiz ocaklarımızın 10-15 metre altında duvara monteydi. yatma vakti geldiğinde balkonlar 10-15 metre aşağı çekilir. insanlar hücrelere girerdi. bir gece yatma vaktine doğru bir plekumatın benim ocağımın hemen yanında duvarda bir kapak açıp ışıkları söndürdüğünü fark ettim. bir kontrol paneli vardı. tesisin kontrol paneli orası olmalıydı. oraya erişmeliydim ama duvar ve balkon arasında 4-5 metre vardı. aklıma bir fikir geldi.

    kaçış planını oluşturmaya başladım ancak planımı recip ve engin ile paylaşamıyordum. farklı balkondaydık ve bağırırsam herkes anlayabilirdi. uzaktan işaretlerle anlatmaya karar verdim. tam olarak planı anlamasalarda bir şeylerin peşinde olduğumu anlamışlardı ve tetikte bekliyorlardı.

    artık zamanı gelmişti. yatma zamanına yakın bir vakitte, bir plekumat yanıma gelip, kontrol panelinin kapağını uzaktan açınca onu tüm gücümle balkondan aşağı ittim. derhal tavandan sarkan zincirlerden birine asılıp sallanmaya başladım. kontrol paneline erişirsem tesisi kapatabilirdim.

    salladım ve kendimi ileri doğru iterek kontrol paneline erişmeye çalıştım -adeta bir indiana jones- ancak ilk seferde yakalayamadım. karşı ve kendi balkonumda benim hizama plekumatlar gelmişti. ucunda elektro şok olan mızraklarını bana fırlatıyorlardı.

    karşı balkonda engin ve recip kendi balkonlarındaki plekumatları etkisiz hale getirip onların mızraklarını benim balkonumda bana plekumatlara atıyordu. yavaşça tüm tesis isyana dahil olup plekumatlarla çarpışmaya başladı.

    sonunda kontrol paneline eriştim ve ana şarteli indirdim. lavlar bir anda soğudu ve söndü. tesisin ana kapısı açıldı. içeriye huzme huzme güneş ışığı vurdu. herkes çılgınlar gibi sevinip zincirleri kullanarak aşağı inip kapıya doğru koşmaya başladı.

    kalabalığın bir kısmı dışarı çıkmış, bir kısmı da çıkmaya çalışırken güm diye bir ses duyuldu. ejderha tesisin öteki tarafında göründü. “geri dönün!” diye kükredi. korku ve çaresizliğe kapılan insanlar boyunlarını bükük tesise geri girmeye başladılar.

    öfkeden çıldırmıştım. “napıyorsunuz! vazgeçmeyin! isyan edin! kaçalım!” diye insanları sarsıyordum. boynu bükük insanlar “yararı yok, ondan kaçamayız hem dışarısı tehlikeli” şeklinde cevaplar verdiler. kapı yukarıdan aşağı yavaşça kapanmaya başladı.

    ben de “gelmezseniz gelmeyin bu lanet çukurda geberip gideceksiniz!” diyip kapıdan çıktım. 2 saniye sonra kapı arkamda kapandı. bir tek ben dışarıdaydım. recip ve engin kalabalığın arka tarafında kalıp dışarı çıkamamıştı. sokaklarda kimse yoktu.

    etrafıma baktım ve tanıdığım bir yerdeydim. evet. üsküdar/doğancılardı burası. uzakta tepedeki evimi bile görebiliyordum. (doğancılardan cidden evim gözüküyor) mahallelerin aralarında bir sürü devasa depolar, cehennemler inşa edilmişti. korkunç bir sessizlik sokaklara hakimdi.

    usulca ama tedirginlik içinde eve doğru yöneldim. aklım hala içerideki recip ve engin dostlarımdaydı. onların için geri gelecektim. ama önce eve gidip dinlenmeli ve sakince plan yapmalıydım. evin yolunu tutarken usulca ve mağrur gözlerle uyandım.

    devam filmini de görürsem şahane olur.