şükela:  tümü | bugün
  • “her şey, ben araya girmeden olup bitiyordu. kaderim, benim fikrim alınmadan yazılıyordu.

    bazen içimden herkesin sözünü kesip,

    'bir dakika, burada sanık kim? sanık olmak önemli bir şey. benim de söyleyeceklerim var!'

    demek geliyordu ama şöyle bir düşününce, söyleyecek bir şeyim yoktu aslında.”

    -yabancı-
  • trafik kazası'nı absürt bir ölüm olarak yorumladıktan sonra trafik kazasında ölmüş başarılı bir yazardır.
  • “oldum olası, içimde biri, bütün gücüyle hiç kimse olmamaya çalışıyor”
  • cemal süreya ile kardeşler bence.
  • "ne mutlu bükülen kalplere: onlar hiç kırılmayacaklar artık."
  • “umut, nefes nefese koşarken bir sokağın köşesinde, arkadan yetişen bir kurşunla vurulmaktı elbette” (yabancı)

    işlediği cinayetten çok annesinin ölümünü doğal bir kayıtsızlıkla kabullendiği için yargılanmış gibi. kayıtsızlığı işlediği cinayete bir neden olarak gösterilmeye çalışılmış. halbuki hiçbir şey tek başına yeterli bir neden değildir.
    hayatın olağan akışında gelişen olaylara abartılı tepki vermemek, normal olmamakla suçlanmak demek toplum nazarında.

    bir şekilde her şey olması gerektiği haline dönüşür ve bunu kabullenmekle direnmek arasında yapılan seçim bize aittir.
  • "kendimi mi öldürsem,yoksa bir fincan kahve mi içsem?"
    (not: aynı günün sonunda albert camus bir fincan kahve eşliğinde der ki:
    "bazen günün sonunda bir insanın başardığı en büyük şey intihar etmemiş olmasıdır.")
  • yönetmen akira kurosawa'nın yine yönetmen ıngmar bergman'a bir mektubu vardır, o mektubun içerisinde şöyle bir kısım geçer:

    "insan, bir bebek olarak doğar, bir çocuk olur, hayatının baharını yaşar ve nihayet hayatın kapanışını yapmadan evvel bebekliğe geri döner. bu, bence, mükemmel yaşam biçimidir.”

    peki nedir bu mektubun camus ile alakası? nedir sisifos'un direnişi? nedir meursault'u her şeye karşı yabancı hissettiren? nedir sartre'ın camus ile alıp veremediği? nedir bireysel olarak başkaldırmak? nedir "saçma"? bu entry'de camus'nün ve onun zirve noktalarından biri olan yabancı kitabının nasıl okunması gerektiği hakkında bir konuşalım derim.

    sadece 5-10 dakikanızı ayırıp bu entry'yi sonuna kadar okuduğunuz takdirde belki de haftalarınızı alacak camus okumalarınızı daha bilinçli yapabilir ve onun anlaşılmazmış gibi gözüken detaylarını anlamlandırma konusunda iyi bir yol alabilirsiniz. daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için de bu yazıyı uplayabilirsiniz, emeğe saygı +rep.

    hani başta bir mektuptan bahsetmiştim ya, hah işte. camus de aynı bizim gibi bir bebek olarak doğdu, bir çocuk oldu, hayatının baharını yaşadı ve nihayet hayatının kapanışını yapmadan evvel bebekliğine geri döndü. onun bebekliği tersi ve yüzü'ydü, onun çocukluğu sisifos söyleni'ydi, hayatının baharı başkaldıran insan'dı ve en sonunda hayatının kapanışını yapmadan evvel ilk adam kitabı ile bebekliğine geri döndü. çünkü “bir gün tersi ve yüzü’nü yeniden yazmayı başaramazsam, hiçbir şey başaramamış olacağım.” dedi ve başardı. tersi ve yüzü'nü yeniden yazdı. bu, bence, mükemmel bir yaşam biçimiydi.

    camus diğer filozoflara benzemiyordu. diğer filozoflar varoluşçuluk, acı, özne-nesne, varlık, mantık gibi şeyler diyorken camus "deniz, yağmur, yaz, güneş, kum, çiçek, böcek" gibi şeyler diyordu. niye böyle şeyler diyordu camus? camus bir turizmci miydi? tam olarak öyle değil... ona göre insanın "tersi ve yüzü", onun dünya ile olan başbaşalığı olmalıydı. tanrı düşüncesi aradan çıkartılıp tamamen dünyanın insana vaat ettiklerine odaklanmalıydı insan. bunu yaptığında da dünyanın anlaşılmaz olduğunu, onun üzerine kafa yormanın gereksiz olduğunu ve bizim için biçilmiş roller neyse, sisifos'un kendi kayasıyla olan başbaşalığı gibi kendi rolümüzü oynamaya devam etmemiz gerektiğini düşünmüştü. ne de olsa camus'den yüzlerce yıl önce yaşamış olan shakespeare koymuştu noktayı : "bütün dünya bir sahnedir / kadın, erkek bütün insanlar da oyuncular." diyerek...

    absürttü insan ona göre. yani uyumsuz, saçma, uygunsuz, yersiz, hissiz, duyusuz. hani şu zeki demirkubuz'un yazgı filmindeki musa gibi. o halde izniniz olursa hadi biraz "yabancı"laşalım artık!

    hepiniz duymuşsunuzdur bu efsane kitabın giriş cümlesini: "bugün annem öldü, ya da dün, bilmiyorum."

    bir kitabı ana dilinden değil de çeviri olarak okuduğumuzda neler neler kaybediyoruz biliyor musunuz? gelin size bunun boyutunu çok kısaca anlatayım. üstte yazdığım cümlenin fransızca orijinali tam olarak şu şekilde:

    "aujourd'hui maman est morte. ou peut-être hier, je ne sais pas"

    fransızca'da "annem"in karşılığı "ma mère" iken, camus burada neden "maman" kelimesini kullanmış ola ki? çünkü "ma maman" bir fransız okuduğunda adeta küçük bir çocuk söylüyormuş gibi "anneciğim" demekmiş. yani ssklı, maaşlı, yemekli ve esnek çalışma saatleri olan bir işle birlikte düzgün bir hayata sahip olduğunu düşündüğümüz meursault, aslında yetişkin bile olamamış ve ölüme karşı hala bir çocukmuş gibi bakan bir çocuk-adam'dan ibaret. hani şu çiğ köfteci ali usta hep öyle diyor ya, aklınızda da öyle kalsın. (bkz : öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler) durun daha bitmedi...

    "ma maman" demiştim. e peki yukarıdaki cümlede fransızca'daki iyelik eki olan "ma" nerede? yok! çünkü meursault annesine hiç sahip değildi ki onu kaybetsin! bir şeye sahip olmadığınızda onu kaybedemezsiniz değil mi? muh-te-şem. queen'in bohemian rhapsody şarkısında freddie mercury'nin "mamaaaaa uuuuuuu" derkenki zevkini alıyorum şu an bunları yazarken.

    yabancılaştıktan sonra camus, descartes'ın “düşünüyorum öyleyse varım” felsefesini "başkaldırıyorum, öyleyse varız" haline çevirip kendi bireysel başkaldırı düşüncesini oluşturdu. komünizm ve devrimcilik düşünceleri yüzünden yanından ayrılmayan arkadaşı sartre ile kavga etti. sartre, camus'ye "ya bu camus zaten tanrı'yı reddedip bir de üstüne çok tanrılı bir yunan mitinden yararlanıyor" dedi. biraz haklıydı. ama sonuçta "saçma"ydı her şey, bu da "saçma"ydı. insan da belki olası bir tanrı'nın pompalı tüfeğinden saçılmış bir "saçma" olabilirdi...

    veba ile bireysel yazgıyı, evrensel bir yazgıya dönüştürdü. sıkıyönetim ile veba virüsünü somut bir şekilde kişileştirdi.
    düşüş ile 50 katlı bir binadan düşerkenki düşüşünü fark edemedi, yere çakıldı.
    ilk adam ile başladığı yer olan tersi ve yüzü'ne, başladığı yer olan cezayir'e, başladığı yer olan bebekliğe geri döndü. bu, bence, mükemmel bir yaşam biçimiydi!

    isterseniz bütün bu yazdıklarımı ve diğer detayları bir video olarak da izleyebilirsiniz: albert camus kitaplarını okuma rehberi

    “aşırı tutkulu bir camus hayranı olmak istiyorum ve ona dair pek çok kitabı okumak istiyorum” okuma sırası bence şöyle olmalı:

    tersi ve yüzü (1937)
    yaz (1939-1953)
    düğün-bir alman dosta mektuplar (1938)
    defterler 1 (1935-1942)
    sisifos söyleni (1942)
    mutlu ölüm (1937 - 1971’de yayımlanıyor)
    yabancı (1942)
    defterler 2 (1942-1951)
    denemeler (1944-1950)
    başkaldıran insan (1951)
    veba (1947)
    sıkıyönetim tiyatrosu (1948)
    defterler 3 (1951-1954)
    düşüş (1956)
    sürgün ve krallık (1957)
    ilk adam (1994)

    “o kadar detaya gerek yok, camus’nün en önemli kitaplarını okusam da bana yeterli olur” okuma sırası ise bence şöyle olabilir:

    tersi ve yüzü (1937)
    yaz (1939-1953)
    sisifos söyleni (1942)
    mutlu ölüm (1937 - 1971’de yayımlanıyor)
    yabancı (1942)
    başkaldıran insan (1951)
    veba (1947)
    sıkıyönetim tiyatrosu (1948)
    düşüş (1956)
    ilk adam (1994)

    ek olarak okuyabileceğiniz bazı yardımcı kitaplar ve öznel önerilerimden oluşan bir kitap seçkisi:
    - ali osman gündoğan, albert camus ve başkaldırma felsefesi
    - bertell ollman, yabancılaşma
    - william barrett, irrasyonel insan
    - rollo may, kendini arayan insan
    - viktor frankl, insanın anlam arayışı

    daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için bu entry'yi uplayabilir ya da favlayabilirsiniz, emeğe saygı +rep. keyifli ve camus'nün "saçma"larının arasında kendi saçmalıklarınızı fark edebileceğiniz, bunları da içinde bulunduğunuz dünyayla eşitleyebileceğiniz meraklı okumalar dilerim.
  • kendisi gibi oran'da doğan yazar dostu emmanuel roblés, camus için hazırlanan kolektif bir kitapta tanışma hikâyelerine yer vermiş,

    "20 yaşındayken tanıdım onu, zayıf, teni solgun, yüzü kemikli, kılığına daima özen gösteren biri; papyona sadakatinde bir parçacık beğenilme çabası seziliyordu."

    "yürüyüşü rahat, ses tonu biraz boğuktu, kendi halindeydi, genellikle bağırıp çağıran ve hiç durmadan "sözlerini el kol hareketleri ile birleştiren" o taşkın akdenizliler toplumunda pek alışılagelen bir şey değildi bu."

    "çoğumuzun tersine, dinlemeyi biliyordu. konuşmalarımızı yoğun bir dikkate takip edebiliyordu, en çekici yanlarından biri, başkalarına gösterdiği ilgiden kaynaklanıyordu kuşkusuz, başkalarının varlığına, unamuno'nun deyişiyle "dünya yüzünde ağır basma" biçimine adeta hep değer verirdi. çoğunlukla içe dönük, bazen uzak bir güvensizlik havası taşıyan, sert bir bakışı vardı. "ölümle hep iç içe yaşamaya alışmış adamların bakışı.""

    "her ânın sanki son ân olacakmış gibi tadını çıkarmakta biraz kasvetli bir arzu sergiliyordu. bir ezginin, ışığın kıpırtısızlığında bir ağacın, bir kadın bedeninin, hiçbir soruya yanıt vermeyen bir dili vardı onun için."
  • çok ünlü yabancı romanını okudum. kitabın arka kapağında camus un bir insanın başından geçen olaylara karşı nesnel bir biçimde yaklaştığını söylüyor. benim anlamadığım insan dediğimiz şey duygulardan oluşuyor hatta duyguları hissetmeyenler için psikoloji bilimi kişilik bozukluğu diye açıklıyor. bakınız narsistler, psikopatlar. bu durumda annesinin ölümüne, bir cinayete nesnel bakıyor demek saçmalığı da nedir? duyguları duyumsayaman kişilerin gördüğü bir gerçek mi var? evet onun annesi öldü. başka birisi için birisinin annesi öldü. bunu duyguları duyumsayan kişiler de biliyor. ancak bizi insan yapan şey kurduğümuz bağlar. anlam atfetmedikçe bağ kurmadıkça duygulara tabii ki yer açılmaz. böyle istenen bir dünya olduğunu da sanmıyorum. sorum şu insanı duygulardan bağımsız olarak anlatmak, anlamı içinde bulunduğumuz durumları göze almayarak açıklayabilmek varolan gerçek olarak diye adlandırmak mıdır? insana ait olan duyguları hesaba almayarak nesnelliğe ulaştığını düşünmek nesnelliğe aykırı değil mi? ve bu yapıt nobel almış. şaşkınım!