şükela:  tümü | bugün
  • dünyadaki en güzel varlıktır. en güzel şiirleri, şarkıları, hikayeleri ve kitapları hakeder.
    her güzel şey gibi acıtır, kanatır, özletir ve elbette gider.
    sax'ın platonik sevgisidir.
    bu başlık bazısıra, can sıkıldıkça ve müsait oldukça hikayecikler, şiirler ve şarkı ile dolacaktır. bazen saçmalanacaktır bazense kusulacaktır.
    -edit
  • -çanta-
    okurken dinlenmesi önerilir
    "sevgili septy,
    sana son kez yazıyorum, umutsuzca. seni böyle, bu şekilde sevmeye alışıyor muyum?
    mektuplar mesafelerin habercisidir ve yazılar masumdur, bilirsin. bu yüzden kızma onlara, sana zarar vermezler. sana yazarak içimde her gün çoğalan acıyı biraz olsun hafifletiyorum. bunu istersin değil mi?
    aslında hikayemizi yazmak istiyorum, ya da hikayemi. buna izin verir misin? belki de gerçek bir aşk hikayesi olmayacak bu. benim kafamdaki hikayeyle gerçeğin farklı olduğunu, gerçeğin benim bildiklerimden daha fazla olduğunun farkındayım.
    ama ne önemi var; hayat da böyle değil mi: her zaman hissettiğimizden fazla?
    o çocukla mutlu musun? benim gözlerine bakamadığım gibi mi seviyor? bunu içtenlikle soruyorum. her insanın buna hakkı var. ama seni sevdim. başka kimseyi sevemeceğim kadar çok."
    -alexander twinty

    bana gönderdiği son maildi bu. nasıl olduğunu sormuştu, kitap bastıracağını da söylemişti.

    onu aylar sonra bir kahvede bana yeni kitabını vermek için randevulaştığımızda gördüm. önünde kitabı, elinde sigarası ve kahvesi, dalgın ve kayıtsız. o kadar dalgın ki bana hediye edeceği kitabın üstüne kahve dökmüş, sigara külü ile de bir güzel bulamaç yapmıştı.

    uzun siyah saçıyla sakalı birbirine karışmıştı. yüzünü göremiyordum. çok değişmişti alexander. bana doğru bakıyordu ama beni görmediğine emindim. uzun zamandır johnatan ve sax'ı da görmemiştim, kavgalılardı galiba.

    her zamanki kayıtsızlığıyla, yüzüme bakmadan elini uzattı. yıllardır birbirimizi tanıyor da olsak, mesafesini korurdu. pasif agresif olduğu her halinden belli olurdu. ilginçtir sohbet etmeyi en çok sevdiğim adamdı alex. pasif agresifliğini bastırmaya çalışırdı sürekli çünkü, bu sevdiğim bir özelliğiydi. sohbetini özlediğimi o an farkettim.

    "anlattılarım anlatabileceklerimin yarısı bile değil. ama sıkıldım, bıktım dostum. her şeyden, herkesten. iki saattir intiharın aptallık olduğunu savunuyorsun, boşversene. öbür tarafa geldiğinde dalga geçeceğim senle, ehehe."

    alex'e septy'i ilk defa sordum. uzaklara bakmaya ve sigarasını yudumlamaya devam etti. ve dostumun hiç bilmediğim sırlarını öğrendim.

    bir saat kadar sonra kalkıp gitti. o gittikten sonra, kitabını kurcalarken septy'i düşündüm. onun tarif ettiği gibi birini arasam da bulamayacağıma emindim.

    zaten öyle bir kadın olmadığına da emindim. leyla'yı görmek için mecnun'un gözüne sahip olmak gerekir çünkü. ayrıca uydururdu da, hayal dünyasında yaşardı. ama seviyordum bu adamın sohbetini, her ne kadar farklı olsak da.

    kalkmak üzere toparlandım, saatlerdir tahta bir sandalyede hiç kalkmadan oturmaktan kasılmış vücudumu harekete geçirmeye çalışırken, etrafta benden ve artık kapatmak üzere olan dayıdan başka kimsenin kalmadığını gördüm. o an gözüm alex'in oturduğu sandalyeye ilişti.
    sandalyenin üzerinde siyah, küçük deri bir el çantası duruyordu. defalarca aramama rağmen açmadı da telefonunu. çantayı alıdığım gibi kahvenin sahibine "ıı şey, dayı, aynen, yanımda bir adam vardı hani ne tarafa gitti görmüşsündür?' diye sordum.

    dayı umarsızca, 'yok olum ne adamı, telefonla konuşmuyor muydun sen? yeni kulakçalıklar çıkardılar hani görülmüyo edilmiyo onla konuşuyorlar" gibisinden uçtu gitti.
    "ben gelmeden önce oturan dayı ya, hani şu çantanın sahibi?" diye çıkıştım adama.
    "la olum çantayla girdin ya la içeri. hadi kapatacam daha kapatacam eve gidecem."
    adamı kuşkulandırmıştım sanırım, kibarca beni kovmuştu.

    adam ya hasta ya da benle dalga geçiyor, diye düşüne düşüne sokağın sonuna doğru yürüdüm. alex'in çantası çok ağırdı. ne vardı acaba? aklımdan intihardan bahsettiği hissi geçince silah olduğunu düşündüm, herneyse. sigaramı yudumlarken bir yandan da etrafıma bakınıyordum. alexander'ı göreyim de çantasını vereyim diye.
    -aynadaki adam / gecenin 3'ünde /3-4 sene öncesi
  • -mesafe-
    okurken dinlenmesi önerilmekte
    masanın üstünde yarısı yenmiş sandviçin yanında duran sineğe bakıyorum. ellerini bir şeyler planlıyormuşcasına ovuşturuyor. bir an durup kanatlarını oynatıyor, uçup gitmesinden endişeleniyorum, ama kısa sürüyor bu endişe tekrar elleriyle o garip sürtme hareketine devam ediyor.
    koltuğumun iki adım gerisinde bir tablo, karşımdaki kızın bileğinde mavi taşlı bir bilezik, koltuğun solunda bir kitap, sol elim kitabın üstünde, sağ elimin gölgesi sineğin üstünde, kız tabloya bakıyor, sinek bana bakmakta, ben bileziğe bakıyorum. hiç kimse şikayetçi değil bu durumdan.

    kız garsona seslenmek üzere elini kaldırıyor, bileziğe bakan sinek, ben kıza bakıyorum ve birden sessizlik bozuluyor.

    -pardon bakar mısınız, bize 2 narlı soda vardı?
    +hemen getiriyorum efendim.

    -çok garip, tam da hakkında her şeyi öğrendiğimi sanıyordum ama bugün senin de narlı soda sevdiğini öğreniyorum eheh.

    +garip değil, çok şey anlatıyor olabilirim ama, bir o kadar çok şey daha var hakkımda bilmediğin.
    ...

    ' üzgün görünüyorsun ' diyor benden cevap gelmeyince. 'söylemek istediğin bir şey mi var ?'

    sanmıyorum. gösteremiyorum. üzgünüm ama üzgünlüğüm gösterememekten kaynaklanıyor. aslına bakarsan, üzücü olan görememen. hiç yürürken gözlerini kapatmayı denedin mi?
    deneyemezsin, düşmekten korkarsın. göremeyeceğinden endişe duyarsın ve işte bu yüzden göremezsin.

    -biliyo musun, asıl mesele nefret ettiğimiz şeylerde, ortak sevdiklerimizde değil. diyorum bir anda.

    +nasıl yani ?

    -eğer nefret ettiğiniz şeyler ortaksa, o zaman birbiriniz için yaratılmışsınız demektir bence ve alexis, bilmiyorum.

    +hayır john, senin sevdiğin her şeyden nefret edip, yine de sana aşık olabilirim. bunu hiçbir şey değiştiremez.

    'kendimden nefret ediyorum' bazen kendime çok pis davranıyorum evet. bu kez dışımdan konuşmuş olabilirim.

    +biliyorum, ve nasıl yaparsın aklım almıyor. nasıl itiyorsun kendini yalnız olmaya, ne işine yarıyor ki?

    yalnızlığın iyi tarafı hiçbir şeye alışmak zorunda olmamam. ah şunu bir diyebilsem, midemi işgal eden tüm acı sular çekip gidecek. ama hayır. konuşamıyorum.
    karanlıktayım. karanlık; sonsuzu içinde barındıran. ben de içindeyim. inkar edemem. kafamı gökyüzüne kaldırıp güneşe bakıyorum. kendimi gökyüzünden aşağı düşerken görüyorum.

    düşmek acıtır mı? ruh acıyabilir mi? ağlıyorsun acıdan mı? acı bedende mi saklıdır yoksa susmakta mı? susuyorum acıdan mı?

    yüzüm hala sıcak, fazla utanmış olabilirim.

    -benimle konuşmaya nasıl devam ediyorsun aklım almıyor septy.

    gülümsüyor, sanki çok basit bir şey söylemişim gibi. "ne kadar çok susarsan o kadar seviyorum seni"

    -neden, susmamdan şikayet eden sen değil miydin?

    +artık aklını okuyabiliyorum jonathan taxido.

    ceketimin cebinden çıkardığım kalemi masanın üstüne koydum. masanın üstünde duran kitabı alıp yeniden koltuğa oturdum. bir kaç altı çizili cümleyi okuyup kitabı koltuğun sol kolçağına koydum, sol elim onun üstünde. sağ elimle masanın diğer ucuna uzanıp kızın elini tuttum.

    pencereden dışarı çıkan sineğe takıldı gözüm, sağ elimde ince bir sızı. usulca elimi ellerinden çekip kalbimdeki çiziğe götürdüm. kanamıyordu ama hala çok acıyordu.

    septy'nin badem gözleri "neyin var?" dercesine saldırıyor bu aşamada. gözlerimi kaçırmaktan başka şansım kalmıyor aynı zamanda.
    evine bırakıp sokakların ıssız muhteşemliğine dalıyorum ve septyi düşünüyorum, acaba onu hakediyor muyum?
    -nerde kaldın lan, ağaç oldum burda?
    sigaranın sonunu derince çekip bendimi serbest bırakıyorum, o da yere fırlatıyor izmariti.
    +sakin sax, işte para. anlaştığımız gibi demi.
    -tamamdır, bu hafta başka mal gelmeyecek ona göre kullanalım.

    -johnatan taxido / akşam saatleri /
  • -ya şimdi ya yazık-
    okurken önerilmekte
    söyleyecek sözleri vardı adamın, karşına geçip konuştuğu çatlak bi aynası. bazen çatlak olanın ayna mı yoksa kendisi mi olduğunu ayırt edemezdi. karşısına geçip kendiyle konuştuğu için mi çatlaktı, yoksa ayna çatlak olduğu için mi karşısında saatlerce konuşuyordu? bilmiyordu.

    senelerini hep aynı kaygılarla harcıyordu adam. yeni bi yıla girdiğinde yılın başladığının farkına varması aylarını alıyordu. yeni bi yıla alışmadan yenisi geliyordu. dengeli biri gibi görünmeye çalışarak, insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü önemseyerek kendi elleriyle kendi ipini hazırlamış olduğunun farkına vardığında yaşı hayli ilerlemişti.

    her sene olduğu gibi yine bu mevsimde aynanın karşısına geçip gördükleri üzerine düşünmek için dayanılmaz bi istek duydu.

    -hoş geldin. ben de seni bekliyordum.

    +geleceğimi biliyor muydun ?

    -geçmişini bildiğim kadar, her sene aynı anlaşılmaz gözler fakat daha çok kırışıkla karşıma geçip aynı soruları soruyorsun. hatta geç bile kaldın diyordum.

    yılın ne zaman başladığının farkında değildim.

    -sonra sen fark edene kadar yıl bitti öyle değil mi ?

    sonra yeni bi sene, aynı kaygılar, aynı takıntılar, kendimden beklediklerim ve bir türlü olmayanlar. başaramadıklarım.

    -başardığında artık aramızdaki cam olmayacak. sadece sen olacaksın. belki bi ferrarinin dikiz aynasından yansıyan ben olurum, daha kendinden emin bakıyorumdur.

    +işin kötüsü ne biliyor musun ? başarsam bile, şu anki gibi her sene aynı şeyleri konuşuyor olacağımız.

    -sorunların aynı olunca, cevapların da aynı oluyor senin. aradan bir ya da on yıl geçmiş fark etmez, soruş şeklin dahi aynı oluyor. ses tonun. çözümsüzlüğün.

    bu tekrar, beni tüketiyor. hep aynı yerdeyim, ilerleyemiyorum.

    -hep aynı yerde olman bir çeşit gerilemedir, bunu biliyorsun.

    +evet ya, "bilmek".
    bilmemeyi isterdim, bilinmezliğin verdiği o saf mutluluk. katıksız anlayışsızlık. en son umuruma kadar vurdumduymazlık. bilmemeyi yeniden öğrenmek isterdim.

    -bilmemeyi bilmek istediğini söylüyorsun, ne kadar ironik olduğunun farkında mısın?

    sanırım ben bilmemeyi, gözlerinin içine baktığım gün kaçırdım.

    -hayır , sadece yolunu şaşırdın, o kadar.

    ne zaman bulmuştum ki yolumu?

    -yaşamamın amacı bilmekten geçiyor diyordun, bilmeyi sadece aklınla yaptığında şaşırmış oldun yolunu. akıl sınırlıdır ve öğrenebileceğin tek şey bilimdir, oysa bilmek..

    hala aynı fikirde değil miyim ?

    -değilsin, zaten geldiğin şu noktada aynı fikirde olmamalısın. aynı fikirde olman, yerinde saymaktır, yerinde sayman geriliyor olman ve gerilemek bilmeyi unutmaktır.

    benim durumum da bu anlaşılan, bütün bunları bana anlatmam için bu kadar yıl beklemek zorunda mıydım?

    -geçmişi düşün. sabırsızlıkların hazımsızlıkları doğurdu.

    -peki ya bundan sonra? -artık aramızdaki camı kırmalısın.

    yapamam!

    -yaptığın andan itibaren ben sen kalmayacak, benle konuşma seansların son bulacak, konuştuğun kişinin sadece kendin ve anlattığın onca şeyin çatlak bi aynaya anlattığın önemsiz şeyler olduğunu fark edeceksin. un ufak olacak tüm dertlerin ve artık karşına baktığında canını sıkacak şey yerine hiçlik bulacaksın.

    aynasız nasıl yaşar insan?

    -alışkanlıklarımız, ihtiyaçlarımız oluyor. zamanla bana ihtiyacın olmadığını anlayacaksın.
    duvarlar sana aynalardan çok daha fazlasını gösterecek.
    ya şimdi, ya hiç. çünkü; yaşam seni ölümüne uyandırmayı bekleyen bi çalar saat.
    ya şimdi, ya hiç. işte bu yaşın bir önemi de burada.
    ya şimdi, ya yazık.

    adam bir anda tüm bu sözlerin içinde eriyip tükendiğini fark etti. tüm bildikleri yanıp kül olmak istiyordu.
    geçmiş şimdi olmayı ve şimdiki zaman geleceğe akmayı bekliyordu. daha fazla düşünmeye fırsat bulamadan yerdeki tabureyi hızlıca kavrayıp aynaya doğru kaldırdığı anda, içeriden gelen sesle birlikte, metaforunu bir anda dağıtıverdi.
    yüzü yüz parça halinde yere düşerken, duvarlar, eşyalar ve bulunduğu ortam eski halini aldı.
    saatin tik taklarını yeniden duymaya başladı.
    -alexander twinty / aynadaki adam / gecenin bir yarısı / bayağı bir sene önce
  • insan, sadece en derin acısının yankısı olan birini sevebilir.
  • herkesi, istediğin her şeyi unutursun.
    istediğin herkesi hayatından bir anda silebilirsin.
    cidden zor değil düşündüğün kadar.

    ama yapamayacağımız şey, onları hatırlatan şarkıları hayatımızdan çıkarmak.

    onu hatırlatıyor diye, tüm resimleri, tüm yazıları silebilirsin, daha görmezsin kolay kolay onun hatıralarını.
    verdiği tüm hediyeleri at, yak, yırt.

    ama sana attığı şarkıyı, bir gün bir kafede otururken duyarsın.
    ve aniden aklına gelir, aklının ucundan bile geçmeyen o kişi.
    yıllardır unuttum diye dolanırsın ortalıkta, ama bir şarkı, küçük bir nakarat dahi duysan eder oracıkta insanın içine.
  • sinirlerimin tıpkı; kaçınılmaz dalışa doğru giden, bir lunapark treninin dişlileri gibi takırdadığını hissediyorum.

    tepenin üstündeyim ve, aşağı düşürülmek isteyenleri görüyorum.
    yüzümde mevsim sonları ve ceplerimde günahlarım.
    mendi kanımda başkasını görüyorum, başka birinin gündüz vakitlerindeki suretini.

    dişlediğin kocaman bir insan etiyim; tadı, bürünebileceğin tüm kimlikleri hatırlatan.

    ve, büyük bir düş gücü hızında işleyen kimyasallardan medet uman, bir dr. jekyll

    yok edilemeyen bir benlik olarak, kandıran mr. hyde

    buharlar, açlıklar, köpükler, zehirli gazlar, çelikler ve öldürme arzusu.

    müziğin, daireler şeklinde yanılgılarımızı çizmesi.

    dudağının kenarına yerleşip , başkalarına benzemiş sözcükler.

    hepsi o'na benziyor, hepsi sana benziyor.
    -sax/gecenin 2'si/camelsoft
  • -kerpetenle sıkıştırılmış hayatlar-

    doğrudan kana karışacaksa, gece yarısını çok ama çok geçe.

    birkaç saatten beri yağmur yağmaktadır ve giderek daha az aracın geçtiği caddeye, sokak lambalarının altında süzülen yağmur, ışıkları sönen binalarda hala uyumamış bir kaç daireye bakarak kahve eşliğinde tütün yudumlanır, telde yemeğe tuz misali prelude in c major çalmaktadır. şarkı aralarındaki boşluklara şehrin sessizliği sızmaktadır.
    gece kente yağmur yağmaktadır, ışıkları sönmüş apartmanlar ıssız mezar taşları gibi uykudadır. uçları yağmurla kaplı ağaç dalları uykudadır. sigara izmariti, odadaki gölgeler, aşık olduğun kadın, kitaplar, sözcükler uykudadır.

    bütün şehir uykudadır. gökyüzünden boşalan yağmur tanelerinden birini bile kaçırmamak için sanki, hızla yeni bir tane yakar çekersin. soğuk pencere camlarına burnun değecek kadar yaklaşır, şehrin ıslak damlalarının altında usulca çıkardığı mırıltıları, telin dönen playlistinde çalan o eski şarkılar ve soğumaya yüz tutmuş kalorifer peteklerinin esrarengiz çıtırları eşliğinde dinlersin.

    bazı şarkıların dinlemeden güzel olduğunu bilirsiniz, belki de hep onun için bekliyordunuz. kimi öyle bir an yaşarsınız ki, aslında uzun süredir o anın içinde olduğunuzu ama bunu yeni farkettiğinizi anlarsınız.
    kimi zaman bir metin okursunuz ve kendinizin yazdığına yemin edebileceğiniz sözcükler dokusu unuttuğunuz ama size siz kadar yakın bir şeyleri anımsatır.

    aynı dili konuşan insanların birbirlerini kalabalıkların uğultusu içinde seçtiklerinde içlerinde hissettikleri sıcaklığı andıran bir duygu benimki. aynı şeyleri anlatma çabasının, camlardaki buğuda saklı hüznün, yemek ve rutubet kokan kasaba sokaklarının, yitip gidene uzatılan elin, gece karanlıklarının ve istasyon hüzünlerinin kırık hikayesi.
    hayat sorular sormak ve yanıtlar aramaktan ibarettir bir anlamda. iyi-kötü üzerinde düşünmek, sözcükleri zorlamak, düşünceleri olabildiğince esnetmektir. bu anlamda soruları yanıtlamaktan daha önemli olan doğru soruları sormaktır. yanıtlar nasıl olsa kendiliğinden oluşacaktır.

    eski bir rivayet dünyada daha önce hiç sorulmamış o sorunun ansızın gökyüzünde beliren ışıklar gibi akıllardan birine düştüğü taktirde bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ve o gün yeni bir çağın başlayacağını söyler. bir başka rivayetete ise, o gün çoktan yaşanmıştır. kaybedilen inanclar o soruyu aramaktadır, belki de çoktan bulunmuştur. biliyorum. bazı romanların tamamını hiç okumam fakat okuduğum satır aralarında kalmış eski hikayeleri ve şiirleri bekliyorum.
    "yaşayarak kirletmeseler her şeyi."

    insan yaşlandıkça daha çok anlıyor galiba bunu. yaşlandıkça elimizdeki hayatı fazla değiştiremeyeceğimizin farkına varıyoruz. her geçen gün aslında şanslarımızı bir bir tüketiyoruz.
    o şehirdi, şu kızdı, aşktı, çocukluktu, ayrılıktı, mutluluktu. bazen garip gidiyor hayatlarımız, kontrolün bizde olmadığını hissediyoruz.

    "tahtadan eksilen satranç taşları gibi, alınıp bir kenara konuyor fırsatlar." yazıyor bir diğer kitapta. kılıç keskinliğindeki cümleleri ve replikleri neden severiz anlamış değilim. belki de hepimiz birer sayko mazoşist, kim bilir?

    bense, bu duyguyu pek erken bir zamanda, çocukluğumda hissediyordum. hayatım sanki kerpeten ya da fındak kıracağı arasında, kayalar(ım)la beraber sıkışmış kalmış gibiydi.
    sıkıştığı kayaların arasından ne kalbimi, ne mutluluğu, ne huzuru, ne de umudu çıkaramamıştım.

    biliyorum, bunla gençliğin depresyon merakı diye dalga geçiliyor. belki de meraktan ben koymuştum o kayaları oraya; ama elimde değildi, devre bir yerlerde tıkanmıştı.

    neyse ki zaman vardı.
    "dilerim güçlüdür zaman bu acıdan" diyor ya feridun düzağaç, aynı onun dediği gibi.

    zaman esti geçti yüzümden, sonra hislerimi ve gelecek umudumu avucuma bıraktı. sonra tekrar başka nedenler buldum, hayatımı onların arasına sıkıştırdım. neyse ki, bu sefer doğru yerdeyim sanırım, sanırım.
    alexander / pencere kenarı / kahve / yarım paket camelsoft
  • ama biliyorum, izin vermeyecek insanlar rahatça kendimizi yok etmemize.
    arkadaş olacaklar. aşık olacaklar. sırdaş kesilecekler başımıza.

    robinson’un bile yanına cuma’yı veren dünya, üzerinde yaşayan bütün insanları tanıştırma gibi bir saplantıya sahipken uzak kalmamız çok zor olacak gündüzün ve gecenin seslerinden.

    sax / mutfak masası / ıhlamur çayı / yırtık bir fotoğraf
  • -i was never going to go to africa-

    kendi adıma bir başkasını yaşıyorum yıllardır, varoluşu bu yüzden anlamak istiyorum.
    her şeyi birer delilik parçası kabul etmek yerine;
    erasmus, sartre, rimbaud, rilke, aragon ya da blake kadar önyargısız, varlığımıza değer vererek sorgulamalıyız olan biteni, evreni, bitkileri, eşyaları ve hayvanları.
    "cehennem başkalarıdır." diyen sartre ve "benim cehennemim senin cehennemindir artık." diyen aragon.

    insanlık, kimi zaman birer cehennem ve onun başkaları.
    insanlık, kimi zaman bir sanrı ve onun uykuları.
    insanlık; kimi zaman bir sulu boya kovası kadar, renklerin git gide karanlığa benzediği bulantı ve bulanıklık.
    insanlık; kimi zaman ben'in bir başkası, bir başkasının ben'leri..
    insanlık; kimi zaman küçük kül yığınları..
    ve, septy.
    sana gelince, seni öyle seviyorum ki; çelişkiye düştüğüm ve senin tanrın olan 'mutsuzluk' bile bilmiyor bunu.
    alexander / 3 dal sigara / şiir kitabı / penny dreadful