şükela:  tümü | bugün
  • "kadınla erkek arasındaki uzlaşma ve dengenin karakteristik özelliği arkadaşlıktır. kadın ve erkek arasındaki ilişkide karşı tarafı boyunduruk altına almak, tıpkı ulusların yaşamındaki gibi katlanılmaz nitelik taşır."

    alfred adler
  • "gerçek hayatı çekilmez bulan hırslı insan,
    hayal dünyasına sığınır."

    alfred adler
  • derinlik psikolojisinin üç kurucusundan biridir. freud, jung ve adler.
  • doğum sırası ile ilgili görüşleri modern psikolojide empirik bulgularla desteklenememiştir. ama yine de diğer baba psikanalizcilerden ayrılarak en azından yanlışlanabilir hipotezler ortaya atmasından ötürü saygım vardır.
  • freud gibi uçkurla ego ile kafayı bozmamış daha çok dış etkenleri sosyal ilişkileri irdelemiştir. freud nevrotik durumları libidoya bağlarken adler bunu aileye bağlar, zaten ona göre insan doğuştan eksiktir ve bunu dolduran öncelikle aile olmak üzere sosyal ilişkileridir.
    öyle ki adlerci terapide freud gibi ego hedefe alınmaz hatta reddedilir, bunun yerine yoğunlaşılan sosyal ilişkilerde aşağılık kompleksi üzerine nerede hata yapıldığıdır insanı doğuştan defolu görür.
  • adler'in teorisi, cinselliğiyle freud'unkinden ya da mitolojisiyle jung'unkinden daha az ilgi çekici olsa da, muhtemelen üçü arasında en yaygın ve komplike olanıdır. aslında, epeyce kişilik kuramcısının da onu desteklediğini görebiliriz. örneğin maslow, yaşlandıkça adler'in (freud ve jung'a göre) daha doğru göründüğünü söylemişti. carl rogers'ın danışan odaklı terapi yönteminin, adler'in yöntemlerine çok benzediği de aşikar. ezcümle adler'in insanların şikayetlerine ilişkin net tanımları, problemlerine ilişkin açık ve sağduyulu yorumları, basit teorik yapısı teorisini hem rahat hem de oldukça etkili kılıyor. bu konuyu biraz daha açarak ilerlemeyi düşünüyorum ki onun teorilerinde kendimizden, ailemizden ve sosyal çevremizden tanıdık psikolojik durumları daha net görebilelim.

    adler, bir kişinin kişiliğinden, içsel dinamiklerinden, çatışmalarından ve duygularından bahsetmek yerine , günümüz ''yaşam tarzı''ndan bahsetmeyi tercih etti. yaşam tarzının "yalnızca mekanik bir tepki olmadığı" savı, adler'in freud'dan çarpıcı biçimde farklılaştığı bir yoldur. freud'a göre, erken çocukluk çağı travması gibi geçmişte olan şeyler, şu anda nasıl olduğunuzu belirler. adler, motivasyonu mekanik olarak geçmiş tarafından yönlendirilmek yerine geleceğe doğru ilerlemenin bir meselesi olarak görür. hedeflerimize, amaçlarımıza, ideallerimize doğru çekildiğimizi belirtir. işleri geçmişten geleceğe taşımanın bazı dramatik etkileri olduğunu kabul eder ancak hedeflerimize veya ideallerimize ulaşmak zorunda olmadığımızı ve bu süreçte hedef ve ideallerin değişebileceğini söyler. buna biz teleoloji diyoruz. güncel bir örnek vermek gerekirse, bir futbol takımı sezona şampiyonluk parolasıyla başlayabilir fakat sakatlıklar, formsuzluklar, teknik adam uyuşmazlığı takımı şampiyonluk hedefinden saptırabilir. bu durumda hedef değiştirilerek ikincilik ya da ilk üçe girmenin hesapları yapılır. burada neden şampiyon olamadık , neden böyle oldu gibi saplantılı düşüncelere takılınırsa takımın bir sonraki sezonu da çöp olmuş olur. işte teleoloji, hayatın zor ve belirsiz olduğunu kabul eder, ancak her zaman değişim için yer olduğunu da söyler. adler'in bireyselliğini ve teleolojiyi birleştirdikten sonra onun mükemmellik ve aşağılık duygusuna geçebiliriz.

    alfred adler, tüm davranış ve deneyimlerimizin arkasında tek bir dürtü veya motive edici güç olduğunu söyler ki bu motive edici gücü mükemmellik arayışı olarak adlandırır. bir başka ifadeyle idealimize daha da yakınlaşmak için, potansiyellerimizi yerine getirmemiz gereken arzular da diyebiliriz. maslow'un daha popüler olan kendini gerçekleştirme fikrine çok benziyor. "mükemmellik" ve "ideal" kelimeleri olumlu gözüküyor fakat kabul edelim ki kelimeler bizi korkutuyor. ideal ve mükemmel olanı yakalamak özünde zahmetli bir iştir. herkesin arzuladığı şeylerdir fakat pratik olarak tanım gereği normal bir fiziksel ve ruhsal yaşam süren insanın ulaşmasının çok zor olduğu şeylerdir. hüzünlü ve acı dolu hayatlar yaşayan bireylerin mükemmelik için diyet ödediğini söyler adler. mükemmeli aramaya geçmeden önce kullandığı son söz ise, üstünlük için çabalamaktı. bu ifadeyi kullanması, fikirlerinin felsefi köklerinden birini yansıtıyor aslında. nietzsche, insan yaşamının temel güdüsüne güç verme iradesini dikkate alan bir felsefe geliştirdi. üstünlük için çabalamak daha iyi olma arzusuna atıfta bulunsa da, kendi hakkımızda daha iyi olmak yerine diğerlerinden daha iyi olmak istediğimiz fikrini de içerir. adler daha sonra sağlıksız veya nevrotik çabalamaya atıfta bulunarak üstünlük için çabalamayı daha çok kullanma eğiliminde oldu.

    mükemmellik için çabalamak, adler'in tek motive edici gücüne atıfta bulunmak için kullandığı ilk ifade değildi. en eski sözü saldırganlık dürtüsüydü ki yeme ihtiyacımız, cinsel olarak tatmin olma, işleri halletme veya sevilme gibi diğer dürtülerimiz hüsrana uğradığında verdiğimiz tepkiler saldırganlığın dışavurumudur. saldırganlığı fiziksel ve olumsuz olarak düşünme eğiliminde olduğumuz için buna girişkenlik dürtüsü denmesi daha iyi olabilir. adler'in temel motivasyona atıfta bulunmak için kullandığı başka bir kelime, tazminat veya bir şeylerin üstesinden gelmek için çabalamak kavramlarıdır. tazminat ifadesi aslında hepimizin bildiği bir olgu. tazminat; bir insanın ilgi ve eğitim yoluyla, azgelişmişliği veya fiziksel, zihinsel işleyişin aşağılığını telafi etme eğilimidir. hepimizin şu ya da bu türden sorunları, eksiklikleri, aşağılık yanları olduğu için adler, kişiliklerimizin telafi etme ya da üstesinden gelme biçimimiz tarafından açıklanabileceğini hissetti. bu düşüncesi onun teorisinde önemli bir rol oynar.

    adler, herkesin doyum, mükemmellik ve kendini gerçekleştirmeye doğru çekildiğini ve buna rağmen başarısızlıklarımız ve motivasyon eksikliklerimiz neticesinde kendimizi gerçekleştirmekten uzak olduğumuzu söyler. bunun en net nedenleri bencilliğimiz, sosyal ilgi eksikliğimiz ve çıkarcılığımızdır. bunun bizim aşağılık duygusundan etkilenme meselemiz olduğunu söyler. herkes şu ya da bu şekilde aşağılık duygusundan muzdariptir. örneğin, adler teorik çalışmalarına organ yetersizliğini, yani her birimizin anatomi veya fizyolojimizin daha zayıf ve daha güçlü kısımlarına sahip olduğu gerçeğini dikkate alarak başladı. bazılarımız kalp sorunları ile doğar veya yaşamın erken dönemlerinde kalp sorunları baş gösterir; bazılarında zayıf akciğerler veya böbrekler veya erken karaciğer sorunları vardır; bazılarımız kekeliyor veya peltek kalıyor; bazılarında diyabet, astım veya çocuk felci vardır; bazılarının gözleri zayıf, işitme yetersizliği veya kas yapısı zayıf; bazılarımız doğuştan kilolu olma eğilimindeyken, bazılarımız zayıf; bazılarımız geri zekalı, bazılarımız ucube; bazılarımız çok uzun ya da çok kısayız gibi örnekler çoğaltılabilir. adler, birçok insanın bu organik aşağılıklara tazminatla karşılık verdiğini kaydetti. insanların eksikliklerini bir şekilde telafi edeceğini söyler. insanlar, organlarını güçlendirilebilir ve hatta diğerlerine göre daha güçlü hale gelebilir veya kişi, belirli becerileri hatta belirli kişilik tarzlarını geliştirerek organik sorunu psikolojik olarak telafi edebilir. çok iyi bildiğiniz gibi, fiziksel olarak daha iyi donatılmış olanların hayal bile edemeyeceği bir şey olmak için büyük fiziksel zorlukların üstesinden gelen birçok insan örneği var. yine futboldan bir örnek vereceğim çok seviyorum elimde değil* lionel messi bildiğiniz gibi büyüme hormonu bozukluğundan muzdaripti. bırakın futbol oynamayı , normal bir insanın kemik yapısına ulaşacağı bile düşünülmüyordu. sonuçta messi bu fizyolojik eksikliğini öyle bir telafi etti ki kendisinden çok daha sağlıklı olan futbolcuların hayal dahi edemeyeceği seviyede bir futbolcu oldu. tabi messi bu konuda şanslıydı. ne yazık ki, zorluklarıyla ekonomik ya da ailesel sebeplerden dolayı baş edemeyen ve çaresizlik içinde yaşayan birçok insan var.

    adler çok geçmeden, organik aşağılığın resmin sadece bir parçası olduğunu gördü ve aşağılık duygusunun toplumsal psikolojik nedenleri olduğunu söyledi. insanların psikolojik yetersizlikleri olduğunu ya da buna inandırıldığını söyler. örneğin; bazılarımıza aptal, çirkin veya zayıf/şişman olduğumuz söyleniyor, bazıları hiç iyi olmadığımıza inanıyor, sınavlardan aldığımız notlar sınıfın en iyi öğrencisiyle sürekli kıyaslanıyor, futbol maçlarında takım seçiminde en son seçilerek istenmeyen adam olduğumuz yüzümüze vuruluyor. bu örneklerde, gerçek bir fizyolojik aşağılık durumumuz yok fakat toplum ya da insanlar bizim geri zekalı, çirkin veya beceriksiz olduğumuza bizi inandırıyor ve işin acısı bunu kendi kişiliğimize katıyoruz. bunların sonucunda oluşan ise aşağılık kompleksi oluyor. aşağılık kompleksi sadece küçük bir problem değil, bir nevroz , yani yaşam boyu bir problem aslında. tazminat ve aşağılık kompleksi dışında insanların aşağılığa tepki vermesinin başka bir yolu daha var. bir üstünlük kompleksi de geliştirebilirsiniz . üstünlük kompleksi, üstün gibi davranarak aşağılığınızı örtmeyi içerir. kendinizi küçük hissediyorsanız, kendinizi büyük hissetmenin bir yolu da herkesi daha da küçük hissettirmektir. suç işlerken kendilerini güçlü hissedenler, başka insanları cinsiyetleri, ırkları, etnik kökenleri, dini inançları, cinsel yönelimleri, ağırlıkları, boyları nedeniyle küçümseyenlerdir. alkol ve uyuşturucunun sağladığı güç yanılsamalarında değersizlik duygularını gizleyen insanların da sayısı bu konuda epey bir fazla.

    incelediğimiz gibi adler, fiziksel ve davranışsal olmaktan daha ziyade bir insanı oluşturan temel kavramları ele alır. nihayetinde hayata karşı bir anlamda rahatlatır bizi. önümüzü çok daha iyi görmemizi sağlar ve bunu lafı dolandırmadan yapar ki en sevdiğim özelliği de bu zaten.

    not: yazıda alfred adler'in 'bireysel psikoloji' , 'insan doğasını anlamak' isimli kitaplarından alıntılar yapılmıştır.
  • alfred adler, aşağılık duygusunun üstünlük çabasına nasıl benzediğini formülleştiren ilk insan olmuştur. psikodinamik teorinin öncü isimlerinden olan adler’de, freud’un yaktığı ateşte ellerini ısıtmış, açtığı yolu genişleterek ilerlemiştir. zamanla freud’un cinselliğe verdiği aşırı önemi eleştirmeye başlamıştır, freud’da adler’in bilinç süreçlerini eleştirmeye başlamıştır böylece araları açılmıştır.
    kişilik teorisinde üstünlük için çabalamak, insan karakterinin ana motivasyon kaynağı demiştir. üstün olmak şu an var olduğundan daha üst düzeyde olmayı gerektirir. üstün olmak daha mükemmel ve oturmuş bir hayat için çaba göstermektir. oturmuşluk ve gelişmeler için çabalamak, hayatın en dinamik prensibidir ve insanı sarmalayarak diğer dürtüleri için güç verir.
    üstünlük için çabalamak birçok farklı yolla açıklanabilir. mükemmel hayatın ilkeleri “yurtta sul cihanda sul” ya da “deutschland über alles” anlayışına kadar çeşitlilik gösterir. bireyler hayali yaşam amaçları yaratırlar ve kişisel amaçları, hayatın nihai amacıymış gibi yaşarlar. her insan olmak istediğimiz mükemmel insanı temsil eden ideal bir kendilik oluşturur.
    üstünlük için çabalamanın kaynakları nelerdir? sorusuna adler aşağılık duygusu cevabını verir. aşağılık kompleksi üstün olma çabasını artırır. aşağılık hissetmek ve üstünlük için sürekli çabalamak cinsiyeti de etkiler. adler’in maskülen protesto kavramı, aslında bir kadının kendi feminen rolüne karşı protestosunu simgeler.
    bir insanın kendine özgü aşağılık duygusu, üstün olmak için seçtiği hayat tarzını etkilemektedir. örneğin çocukken entelektüel yetersizlik hissetmek, daha sonra seçkin bir entelektüel olmayı sağlar.
    insanlar genellikle erken çocukluk dönemindeki tecrübelerine göre hayat tarzlarını oluştururlar. aile dağılımındaki çocuğun pozisyonu, yani doğum sırası veya pozisyonu özellikle hayat tarzında etkilidir. mesela ortanca çocuk kendinden büyük olanın önüne geçmek amacıyla hırslı bir hayat tarzı seçmeye eğilimlidir. başkaldırmak için dünyaya gelmiştir. en büyük çocuk, hiç rakibin olmadığı geçmişe bakmaktan zevk alır ve daha muhafazakar bir hayat tarzı geliştirir. kışkırtma gelişimini yaratan en genç çocuk, büyük kardeşlerine hakim olacaktır. her zaman prens veya prenses gibi yaşamayı hayal eder demiştir.
  • "kültürümüzdeki en büyük kötülük erkekliğin aşırı derecede üstünlüğüdür."
    "sanat ve bilim şimdiye kadar hemen hemen sadece erkeğin ürünü olmuş ve erkeğin kadın ruhu hakkındaki bilgisi olarak nitelendirilen düşüncelerini yansıtmıştır. bu düşüncelerdeki maskülen ağırlık kesinlike kötülüğün kaynağıdır".

    gibi fantastik beyanları olan, psikolojinin 3 büyüklerinden, profeminist psikolog.
    kitaplarını okuduğunuzda, aydınlatmaya çalıştığı "aşağılık kompleksi, yetersizlik duygusu"nu, geleneksel cinsiyet rollerinin insanlar ve özellikle kadınlar üzerindeki etkisi bağlamında açıklamaya kendini adamış görünmektedir. bu nedenle, feminist çevreler adler'i bilhassa sahiplenmiş ve onu adeta bağırlarına basmıştır.

    adler'in yaşam öyküsüne şöyle bir bakmak, neden feminist teoriyle bu denli içli dışlı olduğunu anlamamıza yeter. viyana'da 7 çocuklu yahudi bir ailenin 2.çocuğu olarak doğan adler, üniversite yıllarında tanıştığı ve moskova'dan viyana'ya eğitim için gelen yahudi bir genç kız olan raissa timofeyewna epstein (raissa adler) ile tanıştıktan sonra, sosyalist ve marxist ideolojiye ilgi duymaya başlar. raissa, aynı zamanda leon trotsky'nin yakın arkadaşıdır ve o dönemin sosyalist düşünürleri ile sıkı ilişkileri vardır. adler, raissa aracılığıyla bu çevrelere kolaylıkla girer ve üniversite sonrası yaşamındaki düşüncelerinde de marxist teori büyük bir etki bırakır. raissa ile evlendikten sonra dört çocukları olur. kızı alexandra adler, nöroloji ve psikiyatri üzerine ihtisas yaptıktan sonra amerika'ya göçer ve orada profesör olur. diğer kızı valentine adler ise 21 yaşında avusturya komünist partisine, 23 yaşında alman komünist partisine katılır. nazilerin iktidara gelmesinden sonra rusya'ya göçen valentine adler, 1937 yılında troçkist faaliyetlerde bulunmaktan dolayı tutuklanır ve 1942 yılında stalin'in gulaglarından birinde can verir. tek oğlu kurt adler ise babası gibi psikiyatrist olur ve özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği konusuna yoğunlaşır. üçüncü kızı cornelia adler ise aktris olur.

    adler, görünürdeki psikolojik komplikasyonların altında yatan nedenleri katman katman analiz edip ortaya koyarken, tıpkı jung ve freud gibi, kendine has ve ustaca bir metodoloji takip eder.

    adler'i tarafsız gözle okumanın faydası, interseksüel rekabetin kadın psikolojisi üzerine etkilerini, kadınların aşağılık duygusu ile baş etme mekanizmalarını ve bu süreçte geliştirdikleri psikolojik komplikasyonları incelerken referans aldığı feminist kuramın sunduğu alternatif bakış açısıdır. birbirinden epey farklı açılara sahip olan, freud'un fallik dönem ve oedipus kompleksi temelli, jung'un anima-animus düalitesi ve arketip temelli kuramının üzerine adler'in kuramını da eklemek, son düzlükte konuya 360 dereceden bakmamıza imkân verir. bu cümlemden akıllı insanın anlayacağı şey şudur: interseksüel dinamikleri yalnızca adler'in zaman zaman adeta militanlaşan ve misandriye kayan feminist kuramı üzerinden ele almanın, konuya dar ve yetersiz bir bakış açısıyla bakmanıza neden olması kaçınılmazdır.

    neyse, adler'in "hegemonik erkekliği" uzun uzun yerden yere vurduğu "insanı tanıma sanatı" adlı kitabındaki muhteşem analizlerinden birini bu vesileyle şuraya bırakmak isterim:

    --- spoiler ---

    günün birinde bir kadın, hekime başvurur ve içinden bir türlü söküp atamadığı bir hoşnutsuzluk duygusundan yakınır; bu duygunun nedeni de, kendisine sorarsanız her çeşitinden bir yığın uğraşla tüm gününün harcanıp gitmesidir. dışarıdan bakınca kadında gözlemleyebileceğimiz tek şey, bir acelecilik ve telaş, gözlerini bürüyen bir tedirginliktir. bir yere gitmeye kalktığında ya da herhangi bir işe el atmak istediğinde üzerine çullanan aşırı huzursuzluktan dert yanar. çevresinden duyup işittiğimize bakılırsa, gerçek neden, her şeyi gözünde büyütmesi ve yaptığı işlerin yükü altında neredeyse yığılıp kalacak olmasıdır. üzerimizde bıraktığı ilk izlenime göre, her şeyi aşırı derecede önemseyen biridir kadın; bu da pek çok insana özgü bir durumdur. çevresindekilerden biri “kadının hep olay çıkardığı gibi” ilginç bir açıklamada bulunmuştur.

    bir kimsenin üzerine düşen işleri gözünde büyütme ve fazla önemseme eğilimini önem ve ağırlık bakımından yoklayıp, böyle bir davranışın toplum içinde ya da evlilik yaşamında ne anlama geleceğini kafamızda canlandırmaya çalıştık mı, onun en gerekli işlerin bile doğru dürüst altından kalkamadığını ileri sürüp, daha fazla yük yüklenemeyeceğini çevreye duyurmayı amaçladığı izlenimine kapılmaktan kendimizi alamayız.

    buraya kadar hasta hakkında öğrendiklerimiz henüz yeterli değildir. onun bize daha başka açıklamalarda bulunmasını sağlamak zorundayız. bu gibi çalışmalarda uygun bir incelikle davranmak şarttır; kendine bir paye vermek ve büyüklük taslamak hastanın hemen bir savunma durumuna geçmesine yol açar; dolayısıyla tahminler yürüterek, ayrıca hastanın sorular sormasını bekleyerek böyle bir çalışmayı yürütmek durumundayız. diyelim ki hastayla bir söyleşi olanağı ele geçirildi, o zaman –bizim vakadaki gibi– davranışıyla belki kocası olabilecek bir başkasına daha fazla yük kaldıramayacağını,kendisine kollayışla ve sevecenlikle davranılmasını istediğini anlatmayı amaçladığı, acele etmeden ve ima yollu açıklanmaya çalışılır. derken ihtiyatı elden bırakmadan biraz daha ileriye gidilip, işin bir başlangıcı olması gerektiği ve kimi koşulların hastalığı kamçılayıcı etken rolü oynadığı yine üstü kapalı belirtilir. bunun üzerine kadın yıllar önce kötü bir dönem yaşadığını, ilgili dönemde sevecenlik yüzü görmediğini doğrular. artık kadının davranışını biraz daha iyi anlarız, kollanıp gözetilme isteğini destekleyici bir rol oynar bu davranış, yine sevecenlik gereksiniminin umursanmayacağı bir dönemin çıkıp gelmesini önleme isteğini açığa vurur.

    bu bulgumuz, kadının bir başka açıklamasıyla sağlamlığa kavuşur. kadın, bir hanım arkadaşından söz açar bize; arkadaşı pek çok bakımdan kendisine karşıt bir tiptir, mutsuz bir evlilik hayatı sürmekte ve tam o sırada bu evlilik hayatından yakayı kurtarmak istemektedir. bir gün hastamız arkadaşını elinde bir kitapla görür; kocasına, o gün öğle yemeğini zamanında hazırlayabileceğini pek sanmadığını söyler arkadaşı ve bu davranışıyla kocasını öyle kızdırır ki, adam sert bir dille karısını eleştirmeye koyulur. bu olay konusunda hastamız şöyle der: “durumu biraz dikkatle gözden geçirdim mi, benim yöntemimin daha iyi sayılacağı sonucuna varıyorum. benim, arkadaşım gibi suçlama ve eleştirilere konu yapılmam düşünülemez; çünkü sabahtan akşama kadar işten göz açtığım yok. öğle yemeğini zamanında hazırlayamadım diye, benim gibi bütün gün koşturup duran, telaştan göz açamayan birine hiç kimse bir şey söyleyemez. şimdi bu yöntemden el mi çekeceğiz?”

    kadının ruhunda neler olup bittiği görülmektedir! görece masum bir yoldan üstünlüğe kavuşmaya, her türlü suçlamaya karşı kendini bağışık kılmaya ve kendisine hep sevecenlikle davranılmasını sağlamaya çalışır hastamız. bunu da izlediği yöntemle ele geçirdiğine göre, ilgili yöntemden el çekmesinin istenmesine pek akıl erdiremez. ancak hastamızın davranışının gerisinde daha başka şeyler de saklıdır. nihayet aynı şekilde başkaları üzerinde üstünlük sağlamaya yönelik sevecenlik çağrısı, kadının kendi açısından gereği kadar etkili şekilde yapılamamaktadır. dolayısıyla, birbirinden değişik terslikler gelip kadını bulur. bakarsın bir şeyi kaybeder, ara ara bulamaz, bir hay huydur sürüp gider evde, işlerin bir türlü altından kalkamaz, başına ağrılar girer sürekli, rahat bir uyku uyuyamaz, çünkü tasa içindedir hep, uğraşıp didinmesine haklılık kazandırabilmek için olağanüstü bir gözle bakar bu tasaya, onu abarttıkça abartır. bir yere gitmesini gerektiren bir davet bile, çetin bir iş olup çıkar gözünde; davete ancak büyük hazırlıklardan sonra katılabilir. habbeyi kubbe yapar hep. dolayısıyla, birini dolaşmak, bir yere misafirliğe gitmek, saatlerce, hatta günlerce sürecek bir hazırlığı gerektirir. bir davet durumunda bazen gelemeyeceğini bildirir karşı tarafa ya da en azından geç gider. toplum yaşamı, böyle bir kişinin yaşamında belirli sınırları aşmaz.

    kuşkusuz iki insanın arasındaki evlilik gibi bir ilişkide, sevecenlik çağrısının özel bir ışık altında gösterdiği birçok durum vardır. öyle olabilir ki, erkek, iş gereği bir yere gitmek zorunluluğunu duyar, bir dost çevresi vardır da tek başına şu ya da bu kimseye gitmesi ya da üyesi bulunduğu bir derneğin toplantısına katılması gerekir. peki böyle durumlarda karısını evde tek başına bırakması, onun sevecenlik isteğine aykırı düşmeyecek midir? ilk anda evliliğin taraflara, birbirlerini elden geldiğince eve bağlama hakkını verdiğini kabul etmeye eğilim göstereceğiz belki; bu da pratikte sık karşılaşılan bir durumdur. taraflardan birinin bu yolda duyacağı istek ne denli sevimli görünürse görünsün, iş sahibi biri için gerçekte altından kalkılamaz bir güçlük oluşturur. karşı tarafı ister istemez rahatsız edici durumlar ortaya çıkacak, örneğin, bizim vakadaki gibi, cümle kapısının kapanma saatinden sonra kimseyi rahatsız etmemeye çalışarak süklüm püklüm yatağına girmeye çalışan erkek, karısını hâlâ uyanık bulup şaşıracak, karısının sitem dolu bir edayla kendisini karşılamasını sineye çekecektir. herkesin yeterince bildiği böylesi durumların üzerinde daha fazla durmanın gereği yok. beri yanda, gözden kaçırılmaması gereken bir nokta varsa, burada yalnızca kadının hatalarının söz konusu olmaması, aynı davranışı sergileyecek erkeklerin de sayıca kadınlar kadar çokluğudur. ancak, bizim için asıl önemlisi, geniş ölçüdeki sevecenlik isteğinin bazen bir başka yoldan kendini açığa vurabileceğidir. bizim vakada ise böyle bir olayın aşağıdaki seyri izlediğini görmekteyiz: kadın, bir akşamı ev dışında geçirmesi gereken kocasına, insan arasına pek seyrek çıktığını, dolayısıyla bu kez rahatlıkla eve geç dönebileceğini açıklar. her ne kadar bunu şakayla karışık bir edayla dile getirirse de, sözleri pek ciddi bir özü içermekte ve şimdiye kadar kadınla ilgili belirlemelerimizle bağdaşmaz görünmektedir. ne var ki, daha bir yakından bakıldığında, aradaki uygunluk hemen fark edilir. kadın o kadar akıllıdır ki, kocasına karşı bilinçli olmasa bile fazla sert davranmak istemez. ayrıca, dıştan bakıldı mı, her yönden son derece sevimli bir izlenim bırakır insanın üzerinde. ele aldığımız bu vaka öyle iler tutar yeri olmayan bir nitelik taşımaz; üzerinde durmamız, salt psikolojik bakımdan ilgimizi çektiği içindir. kadının kocasına söylediği sözlerle gerçekte ulaşmak istediği, yapacağı şeyin kocasına, tarafından dikte edilmesidir. kocasının eve geç gelmesine kendisi izin vermiştir, dolayısıyla kocası eve geç gelebilir, oysa adamın kendiliğinden eve geç gelmesi kadını incitecek, küstürecektir. yani kadının sözleri gerçek durumu kamufle edici bir rol oynar. kadın, kocasına ilgili sözleri söyleyerek kocasının yapacağı davranışı ona kendisi dikte eden biri aşamasına yükselmekte, kocası ise salt toplum içindeki bir yükümlülüğü yerine getirmek için evden ayrılıp gitmesine karşın, kadının istek ve iradesine bağlı bir aşamaya indirgenmektedir.

    içindeki aşırı sevgi isteğini, hakkında edindiğimiz bu yeni bilgiyle birleştirirsek, hemen şunu anlarız ki, bu kadının tüm yaşamı her zaman başrolü oynamak, başkalarına karşı hep üstünlüğü elde tutmak, hiçbir sitem ve suçlamayla bulunduğu konumdan alaşağı edilmemek, çevresinin hep odak noktasında yer almak gibi görülmedik derecede güçlü bir içgüdüyle yoğurulmuştur. hangi durumda olursa olsun, kadının yukarıda belirtilen çizgi dışına çıkmadığını görürüz. diyelim ev işlerinde kendisine yardım eden hizmetçi işten atılıp yerine bir başkası alınacaktır; son derece büyük bir tedirginliğe sürüklenir kadın; tedirginliğinin de nedeni, yeni hizmetçi karşısında belki o zamana kadar alıştığı gibi diktatörce davranamayacağı düşüncesidir; bu düşünce, açıkça tasalara sürükler kadını. diyelim sokağa çıkacak oldu, yine benzeri bir durum söz konusudur. otoritesi kayıtsız şartsız güvence altına alınmış bir ortamda yaşamak başka, evden çıkıp “yabancı” bir bölgeden içeriye adım atmak, kimsenin kendi iradesine bağlı olmadığı, yoldan geçen arabaların önünden bir kenara kaçması gerektiği, kısaca küçük bir rolle yetinmek zorunda olduğu sokağa çıkmak başkadır. demek oluyor ki, ancak bu kadının evde ele geçirmeyi arzuladığı olağanüstü otorite ve güç düşünüldüğü zaman, yaşadığı gerilimin neden ve anlamı ele geçirilebilecektir.

    söz konusu belirtiler çoğunlukla o kadar sevimli bir şema içinde kendini açığa vurur ki, ilk anda bir insanın bu şekilde kendini kahredip duracağı hiç akla gelmez. çekilen sıkıntı ve kahır, bazı vakalarda çok daha büyük boyutlara ulaşabilir. bizim vakadaki gibi gerilimleri daha geniş çapta zihinde tasarlamak, bunu anlamak için yeterlidir. öyle insanlar vardır ki, toplu ulaşım araçlarına binmekten ürker, çünkü orada kendi sözlerinin geçmeyeceğini bilirler. ürkeklik öylesine ileri bir noktaya ulaşabilir ki, bundan böyle evden hiç ayrılmak istemezler.

    sonradan izlediği gelişimi dikkate alırsak, bizim vaka, çocukluk izlenimlerinin insanın yaşamında hiçbir zaman etkisini yitirmediğini göstermesi bakımından oldukça öğretici bir örnektir. bizim vakadaki kadının kendi açısından haklı sayılacağı yadsınamaz. çünkü bir kimse görülmedik bir diretişle çevresinden yakınlık, sıcaklık, saygınlık ve sevgi bekleyip kendini buna göre ayarlayıp da, tüm yaşamını buna göre yönlendirdi mi, isteklerine kavuşabilmek için kendini aşırı yük altında eziliyor göstermesi, telaşlı ve tedirgin bir davranışı sergilemesi pek fena bir yol sayılmaz; böylelikle her türlü eleştiriden yakasını kurtarabileceği gibi, durmadan yapacağı yumuşak uyarılarla çevresindekilerin de kendisine yardım etmesini, ruhsal dengesini bozabilecek her türlü davranıştan kaçınmalarını sağlayabilecektir.

    yaşamöyküsünde biraz daha gerilere gidersek, hastamızın henüz okuldayken ödevlerini yapamadığı zaman, alabildiğine telaşa kapıldığını ve bu yoldan öğretmenlerini kendisine pek nazik davranmaya zorladığını öğreniriz. ayrıca hastamız bu konuda bize şu bilgiyi verir: üç kardeşten en büyüğüdür; kendisinden sonra erkek kardeşi dünyaya gelmiş, onu da bir kız kardeş izlemiştir. erkek kardeşiyle bir türlü geçinememiş, kavga edip durmuş, aile içinde onun el üstünde tutulduğunu görmüştür hep. özellikle kızıp içerlediği bir şey vardır ki, kardeşinin okulda kazandığı başarıların evdekiler tarafından dikkatle izlenmesidir; oysa başlangıçta iyi bir öğrenci sayılacak kendisinin elde ettiği başarılar, öylesine bir ilgisizlikle karşılanmıştır ki, sonunda bu duruma pek katlanamaz olmuş, niçin kardeşiyle kendi başarılarının ayrı terazilerde tartıldığını kötü kötü düşünmeye başlamıştır.

    bu durumda hastamızın çevresindekilerden eşit davranış görmek istediğini, çocukluğundan beri güçlü bir aşağılık duygusunu içinde taşıdığını ve bunu dengelemeye çalıştığını anlamaktayız. söz konusu amaca da okulda iyiyken kötü bir öğrenciye dönüşerek ulaşmaya çalışmış, okuldan eve kötü karneler getirerek kardeşini aşmayı arzulamıştır. anne ve babasının dikkatini özellikle kendi üzerine çekmek gibi çocuksu bir düşünceyle söz konusu yola başvurmuştur. hastamızın bugün açıkladığına göre, o zamanlar gerçekten kötü bir öğrenci sayılmayı açık seçik istemiştir. ne var ki, anne ve babası okuldaki başarısızlıklarıyla da en ufak bir şekilde ilgilenmemiştir. derken hastamız yine ilginç bir davranışa başvurmuş, okulda tekrar başarılı bir öğrenci aşamasına yükselmiştir. ama işte bu sırada küçük kız kardeşi, kardeşlerden en küçüğü sahnede boy göstererek dikkatleri üzerine çekmiştir. kız kardeşi de kendisi gibi okuldan kötü karneler, kırık notlar getirmiştir eve. gelgelelim, annesi erkek kardeşinin başarılarına nasıl ilgi göstermişse, kız kardeşinin başarısızlıklarıyla da aynı şekilde ilgilenmiş, bu ilgi de tuhaf bir nedenden kaynaklanmıştır: hastamız normal derslerden kötü not alırken kız kardeşi ahlak dersinden kötü not almış, böylelikle evdekilerin dikkatini kendi üzerine çekmeyi çok daha iyi başarmıştır; nedeni de, ahlak dersinden kötü not almanın öteki derslerden alınacak kötü notlarla kıyaslanamayacak kadar ayrı bir toplumsal önem taşımasıdır. bu durum okulca özel birtakım önlemlere başvurulmasına yol açabileceğinden anne ve babayı ister istemez çocukla daha çok ilgilenmek zorunda bırakır.

    bu durumda, hastamızın eşitlik uğruna savaşı geçici bir süre için başarısızlıkla sonuçlanmış olmaktaydı. ancak, şurası unutulmamalıdır ki, böyle bir başarısızlık ilgili süreçte asla bir duraklama anlamına gelmez. çünkü hastamızınki gibi bir duruma katlanabilecek kimse yoktur. söz konusu durumdan aralıksız yeni duygular fışkırıp yeni çabalar kaynaklanacak ve tümü de ilgili kişinin karakterinin alacağı biçime katkıda bulunacaktır. hastamızın telaşının, başkalarının önünde kendini yük altında ezilmiş ve bunalmış gösterme eğiliminin nedenini de artık daha iyi anlamaktayız. başlangıçta hastamızın sergilediği davranışlar anneyi hedef almıştır; anne ve babasını zorlamak, kız kardeşi gibi kendisine de aynı ilgiyi göstermelerini sağlamak, beri yandan kendisine kız kardeşinden daha kötü davrandıkları için onları suçlamak istemişti. hastamızın o zamanki ruh durumunun temel öğeleri, bugüne kadar kaybolmadan varlığını sürdürmüştür.

    hastamızın yaşamında daha da gerilere uzanabiliriz. çocukluğunun özellikle kendisini etkilemiş bir yaşantısı olarak açıkladığına göre, üç yaşındayken henüz kısa süre önce doğan erkek kardeşine bir ara bir odun parçasıyla vurmak istemiş, annesinin uyanık davranışıyla olay büyük bir kazaya yol açılmadan atlatılmıştır. demek oluyor ki, hastamız kendisini ihmal etmelerinin ve kendisine gereken değeri vermemelerinin salt bir kız olmasından kaynaklandığını son derece ince bir sezgiyle daha çocukken anlamış bulunuyordu. o zamanlar belki binlerce kez keşke bir kız olmasaydım sözlerinin dilinin ucuna geldiğini anımsıyor hastamız. yani erkek kardeşinin dünyaya gelmesiyle sıcak yuvasını elinden alınmış gördüğü gibi, kardeşine erkek olduğu için kendisinden daha çok ilgi göstermelerine çok üzülmüştür. söz konusu eksikliği gidermek için de zamanla bir yol bulmuş, başkalarına karşı kendini hep aşırı yük altında göstermiştir.

    bir insanın devinim çizgisinin ruhsal yaşamının ne kadar derinliklerine kök salabileceğini şu düş de yine açıkça ortaya koymaktadır. hastamız düşlerinin birinde kocasıyla konuşur. ama kocasında hiç de bir erkek hali yoktur, bir kadına benzer daha çok. ilgili ayrıntı, tıpkı bir simge gibi, hastamızın yaşantı ve ilişkilere yaklaşımda başvurduğu şemayı ortaya koyar. düşün içerdiği anlama göre, hastamız kocasıyla kendisi arasında amaçladığı eşitliğe kavuşmuştur. kocası, bir zaman erkek kardeşinin olduğunu düşündüğü gibi, kendisinden üstün bir erkek değildir artık, neredeyse bir kadına dönüşmüştür. kocasıyla bundan böyle aynı aşamada yer alır. aslında çocukken elde etmek için can atıp durduğu şeyi düşünde ele geçirir.

    böylece, ruhundaki iki noktayı birleştirerek bir insanın yaşam çizgisini ve ana doğrultusunu saptamış olduk ve kendisi hakkında tutarlı bir izlenim edindik; ilgili izlenimi de: “sevimli birtakım çarelerden yararlanarak üstün kişi rolünü oynamak isteyen bir kimse karşısında bulunuyoruz” cümlesiyle özetleyebiliriz.

    --
    alfred adler - insanı tanıma sanatı

    --- spoiler ---
  • alfred adler, aşağılık duygusu ile üstün olma duygusunun birbiri ile paralel olduğunu formüle eden ilk isimdir. freud’un savunuculuğunu yapan adler zamanla freud’un cinselliği çok fazla vurguladığını eleştirerek kendi yolunu çizmiştir. aslında birçok psikoterapistin yolu freud ile kesişmiş daha sonra kendi yolunu çizmiştir ancak muhakkak freud’un yaktığı ateşte ellerini ısıtmışlardır. adler’de bu isimlerden birisi.
    adler, insan karakterinin ana motivasyon kaynağının üstün olma çabası olduğunu söylemiştir. üstün olmak şimdiki olduğundan daha iyi olmak, daha yukarda olmaktır. mükemmeli aramadır. mükemmel bir hayat için çaba göstermektir. mükemmellik insan zihninde yaratılan ilkelerdir. herkes olmak istediği, idealize ettiği mükemmel insanı temsil eden kendilik oluşturur. yani her insan aslında olmak istediği mükemmel insanın temsilidir.
    üstünlük için çabalamanın kaynağı ise aşağılıdır duygusudur. adler aşağılık duygusuna negatif anlam yüklememiştir. bir insan kendini ne kadar aşağılık hissediyorsa o konuda kendini geliştirmek için çaba gösterecektir. aşağılık hissetmek hem insanın yeteri kadar hızlı, akıllı ve bilge olamayacağını hatırlatır hem de daha sağlam ilişki kurma noktasında güç verir.
    aşağılı hissetmek ve üstünlük için çabalamak cinsiyeti de etkiler. adler’in maskülen protesto kavramı, aslıdna bir kadının kendi feminen rolüne karşı protestosunu simgeler.
    bir insanın kendine özgü aşağılık duygusu, üstün olmak için seçtiği hayat tarzını da etkilemektedir. örneğin entelektüel yetersizlik hissetmek, daha sonra seçkin bir entelektüel olmayı sağlayabilir. entelektüel hayat tarzı ise daha sonra kişinin hayatının bütünleyici bir prensibi haline gelir. hayat tarzı tamamen ona göre şekillenir.
    insanlar genellikle erken çocukluk dönemindeki tecrübelerine göre hayat tarzlarını oluşturur. aile dağılımındaki çocuğun pozisyonu yani doğum sırası hayat tarzını etkiler. ortanca çocuk büyük olanın önüne geçmek için hırslı bir hayat tarzı belirler. genellikle ikinci çocuklar dünyaya baş kaldırmak için gelirler. en büyük çocuk genelde muhafazakar bir yaşam tarzı belirler. en küçük çocuk ise ardından gelen biri olmadığı için ilgi kaybetmeyeceğini düşünür bir prens veya prenses gibi yaşamayı ümit etmeye eğilimli olacaktır.
    her ne kadar insanın hayat tarzını bunlar etkilesede hayat tarzlarını etkileyen en önemli şey bunlar değildir. hayat şeklinin temel kuvveti yaratıcı kendiliktir. yaratıcı kendilik insanı sosyal ve biyolojik olmaktan çıkarır. yaşam tarzlarına etki eden diğer faktörleri de kabul etmekle birlikte yaratıcı kendilik, insanda iz bırakan bütün güçlerden, insanı daha mükemmel bir hayata götürecek olan kişisel amaçları üretir.
  • birkaç yıldır dönüp dönüp okuyorum adler'i. çok değil 2 sene evvel "vavs" ya da "ohannesburger" gibisinden reaksiyonlara gark ediyordu beni. tık. zamanla toplumsallık konusunda zırvaladığını düşünmeye başladım. rahatsız ediyor beni fakat bu gerçeklerle yüzleşmekten duyulan bir rahatsızlıktan ziyade karşınızda yetersiz olgulardan yola çıkıp yargılara varan insanları gördüğünüzde duyumsadığınız türden bir rahatsızlık. toplumu bu denli yüceltmesi ve birey için hayatın anlamının her koşulda toplumun ilerlemesine katkı hatta hizmet olduğunu söylemesi bana artık komik geliyor.

    adler'in hayata verdiği anlam başkaları için çalışmak, başkalarına ilgi göstermek, onlarla işbirliği ve uyum içinde bulunmak. insanlık tarihine bakmış ve yalnız böyle düşünen insanların iz bıraktığını görmüş. diğerleri silinip gitmişler. hatta bütün ömürlerini boşa geçirmişler. uzun uzun açıklamaya gerek yok zaten kendi kendini gülünç duruma düşürmüş bu sözlerle. nesin sen totaliter bir hükümet misin? bu nasıl bir öğreti. tabii öğreti kelimesine takılacak olanlar vardır fakat adler satır aralarında kendi öğretisini dikte ediyor. meseleleri çözümlemek ile yetinmiyor. uzmanı olduğu alanın teknik sınırları içinde kalmadığı açık. ayrıca böyle üst perdeden konuşup sonra dilinin ucuyla bireyin hayatı algılayışında deterministik bakış açısını yadsımadığını söylemesi fakat yine eski yargılarına güçlü bir biçimde dönmesi insanda sünepe bir izlenim uyandırıyor. üst perdeden sunduğu öğretiye tatmin edici argümanlar bulamadığı için kendi çelişkilerinin içinde nefes alabileceği bir gedik açmış gibi geliyor bana. hayatı anlamlandırırken adler'in öğretilerine gözü kapalı uyum sağlamaya çalışan insan lümpen ve yavan olmaya mahkumdur.

    hala söylediklerinin çoğuna katılıyorum ve onlardan etkileniyorum fakat özgür irade ve determinizm özelinde bu şerhi düşmesem olmazdı..