şükela:  tümü | bugün
  • bir süre önce necati sönmez, filmlerin aldığı ödüllerin her zaman değerli olmadığı hatta kimisinin boş olduğu üzerine bir yazı yazdı.

    https://ozgurdenizli.com/…dul-avcisi-necati-sonmez/

    bozkır kuşlara bak kuşlara filmi 70'ten fazla ödül aldı. fakat bu ödüller incelendiğinde bu ödülleri veren festivallerin, filmlerin hanesine sadece sayı olarak yazılacak ödüller verdiği ortaya çıkıyor. bu sahte festivaller para karşılığı saçma sapan ödüller veriyor. bazı filmler de bu ödülleri kazandığını söyleyip filmlerin pazarlamasını yapıyorlar. ve filmin tanıtımı esnasında şu kadar festivalden bu kadar ödül aldı diye bir tanıtım yazısını gören kitle de bu filmleri bir halt sanıyorlar. üstelik bu ödülleri veren festivaller adlarına berlin, paris, tokyo gibi büyük şehirlerin adlarını veriyorlar; sanatsal isimler de ekleyerek havalı oluyorlar. ama boş işte.

    bu örneğe benzemeyen ama konuya dair başka bir örnek de esaretin bedeli filmi. bu film kötü bir film değil ama kendi en iyi 50 film ya da 100 film listemin içine girmez. insanların bir çırpıda sayacağı en iyi 10 film listelerine de girmez. hatta garip bir şekilde çoğu kişinin aklına bile gelmez. o yüzden imdb'de yıllardır birinci sırada olması garip gelmiştir. tüm zamanların en iyi filmi olmaktan ziyade o dönemin popüler filmi olduktan sonra, internetin yayılmaya başlaması ve film oylama sitelerinin de açılmaya başlaması peşi sıra gelince, bu film imdb listesinin 1. sırasına yerleşti, sonra da "1. sıra iyidir" algısına kapılan ve zevkini başkalarının listelerine göre belirleyen kitle de bu filmi izleyip, ortalama üstü olduğunu da görünce verdiler 9-10 puanları, bir türlü inmiyor listenin başından.

    filmin yönetmeni frank darabont da öyle düşünmüş olmalı ki şöyle bir açıklama yapıyor;

    "bu listeye baktığımda tabii ki baba ve yurttaş kane gibi filmleri görüyorum ve esaretin bedeli gerçekten bunlardan daha mı iyi diye düşünmeden edemiyorum. buna inanmak biraz güç ancak bu oylamaya karar veren sinema izleyicileri."

    listelerdeki filmlere, özellikle listelerin başındaki filmlere bir tapınma hali söz konusu. bu durum imdb, guardian listeleri gibi evrensel listeler olunca iyice abartılıyor. o filmler iyi filmler değil demeyi bırak, abartmayın bu kadar da güzel değil deyince bile şaşkın bakışlarla karşılaşılıyor. birilerinin iyi olduğunu söylemesi, özellikle bu kişi o konuda sözü geçen biriyse, başkalarında da o film iyidir algısı oluşuyor. beğenmiyorsa bile beğendiğini söylüyor, beğenmediğini söylemeye çekiniyor ya da başkalarının zevkini kendi zevkinden üstün tuttuğu için de kendinden şüphe ediyor. bu film kalitelidir, bu kitap kötüdür, bu yazar işe yaramaz tarzındaki söylemler, kendi zevkini oturtamamış kitlenin algısını da o yöne yönlendiriyor. ardından çok fazla kişinin söylemesi o sözün doğru olacağı anlamına gelirmiş gibi, iyi olarak pazarlanan o eserler iyi kabul edilip, sorgulanamayan eserlere dönüşüyorlar.

    fakat diğer yandan bozkır kuşlara bak kuşlara filminin yönetmeni mehmet tanrısever'in yaptığı şey çok garip. garip değil aslında çok tanıdık. bu adam sahte ödüller alarak kötü olan filminin iyi bir film olduğu algısını yaratmaya çalışıyor. çok kötü bir film ama birkaç sahte ışıltı ve bu sahte ışıltıya kapılan insanlar da, körleşerek onu savunmaya geçiyorlar. onu izleyen aklıbaşında insanların beğenisi değil, sayıca fazla kişinin beğenmesi önemli olduğu için de, bu algıyı yaratmaya çalışan kişi de bu duruma tav oluyor tabii ki.

    aslında bu algı yaratma durumu sadece eserini pazarlayanlarda değil, olmak istediği karakterde olmayan ama o karaktere bürünmek için çaba sarf etmeyip bunu illüzyonla göstermeye çalışan herkes için geçerli. varoş ruhu taşıyan kişi, yarattığı üst düzey karakterle piyasaya çıkıyor, çevresindeki birkaç kişinin övgüsüyle diğer kişilere de bakın ben böyle biriyim imajı yaratıyor. sonra da millet sanıyor ki gerçekten de o karakterde. garip.

    en ilginci ise çoğu kişinin, dışarıya imaj olarak gösterdiği karaktere bir süre sonra kendisinin de inanması. iyi filmler çekemeyenin yönetmenin kendini iyi yönetmen sanması, aforizma kasmaktan kendini komik duruma düşürmüş yazarların türk edebiyatını sırtlandım tavırları ya da bunu en iyi ben bilirim diyerek kasılarak bilgi ürettiğini sanan yurdum insanı... hepsi aynı.
  • bir tanıdığım babasının kendisine cinsel tacizde bulunduğunu söylemişti. tacizi oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatmıştı. feci şekilde korkuyordu ve uykusuzluk problemi vardı. depresyonun bütün belirtilerini gösteriyordu. taciz olup olmadığı hiçbir zaman doğrulanamadı ama o kız hayatını bu inanış üzerine kurmuştu. doğru olup olmamasının önemi yoktu. babası gece üzerini örtse o geriliyordu.

    algı her şeydir o yüzden.

    dünyayı düşman olarak algılayan biri bütün hayatını savunma üzerine kurar, dünyayı toz pembe gören biri -kaldıysa hala- savunma, plan, komplo teorileri ile uğraşmaz.

    platonik aşkların çoğu hep bu algı ile ilgilidir. aşığın gözünde mükemmeldir karşıdaki kişi.
    örnekler attırılabilir.

    kötü olan şudur : algıyı değiştirebilmek çok zordur. gözün gördüğünün inkarı demektir çünkü. nasıl görürsek öyledir dünya. zordur mu dedim? imkansızdır.
  • çözemediğim konuların başında gelir. çok ciddiyim e: mc2 bile bana daha kolay gelir algıyı anlamaktan ve anlatmaktan.

    bu konuyla ilgili en basit örnek yıllar önce yaşadığım bir hatırada vücut bulur. bir şekilde beni çok seven ve eğlenceli bulan bir kadın tanıdığım ve aylardır başıma bela olan bir erkek tanıdığım bir ortamda bir şekilde denk geldik.

    erkek olan subay (teğmen) kadın olan ise sigortacı idi. neyse bu tesadüfi ortamda hatun kişi yakışıklı olan teğmen kişiyi çok beğendi ve bende açıkçası er kişinin benden uzaklaşması için bir şekilde bu olaya çanak tuttum. er kişiye hatunun olumlu özelliklerini anlattım durdum, bir şekilde birbirlerini tanımalarında fayda olduğunu anlattım. hatun kişi dünden razı zaten. ben erkeği razı ettim sadece.

    neyse bunlar bir yaz akşamı mado'da buluştular. buluşma sonrası hatun kişi aradı beni , söyledikleri aşağı yukarı şu şekildeydi ;

    - harika bir akşamdı, beni çok beğendi, akşam bitsin istemedi, gitmem gerekince de beni otobüsüme kadar götürdü, tek başına gitmene izin veremem dedi, beni sahiplendi, çok iyi anlaştık, saatlerce konuştuk, onunla konuşabiliyorum, konuşabilmek çok güzel biliyor musun ? vs vs

    ertesi gün er kişi aradı beni, söyledikleri aşağı yukarı şu şekildeydi ;

    - gece bitsin diye dua attim, bu kadın hiç susmaz mı yahu, bir an bile nefes almadı, gidecem deyince ben hemen atladım gideceğin yere bırakayım diye yoksa gecenin biteceği yoktu, konu uzamasın diye o konuştukça hiç araya bile girmedim sustum hep, mümkünse bir daha hiç görmeyeyim, beynimin içine etti.

    algı çok enteresan bir şey.
  • algı ne ise gerçek odur. önemli olan olaylar değil onları nasıl algıladığımızdır. örnek için (bkz: matrix) ve (bkz: there is no spoon).
    algıyı etkileyen faktörler uyarıcının konumu, rengi, sesi, ortam koşulları, ışık, sıcaklık, hareket olabileceği gibi kişinin içinde bulunduğu ruh hali, geçmiş deneyimleri, öğrendiği sosyal normlar ve beklentileri de olabilir.
  • algı göreceliligin kalesidir.dış dünya bizim gördüğümüz gibi değildir.beyin dış uyaranlara karşı bir filtreleme mekanizmasına sahiptir.bütünleştirme ve basitleştirme temelinde bir işlem uygular.ard arda yanan lambaların hareket ediyor gibi görülmesi (kara şimşek'in tamponundaki gibi) bunun basit kanıtlarındandır.şizofreni hastalarında ve halüsinojen kullananlarda bu filtre mekanizmasının zayıfladığı görülür.aslında şizofreni hastaları sanrı görmüyor biz onların gördüklerine vakıf olamıyoruz düşüncesi insanı ürpertir kimbilir daha neler göremiyoruz diye düşündürür...
  • aldığın kadarı.
    ama kesinlikle
    anladığın kadarı değil.
  • insan algısı çok tuhaf. çok çok tuhaf.

    aylardır ertesi gün işe gideceğim geceler saat 02.00den önce uyumadım hiç.
    işe gittiğim sabahlar 08.40'dan önce uyanamadım.

    dün işteki son günümdü,
    dün gece arkadaşlarımla film izlerken 23.00 gibi gözlerim kapanmaya başlamıştı, 23.30da uyumuştum çoktan.
    sabah ise 08.30 olmamıştı uyandığımda.

    tüm bunlar için "ulan şansa bak, mis gibi özgürüm ama erken uyuyorum, erken kalkıyorum" diye basit düşünmüyorum. o kadar basit değil hakkaten. tam burda insan algısı giriyor devreye.

    çalıştığım süreç içinde bünyem geceleri özgürlük alanı olarak algılıyor, ertesi gün iş olduğunu bildiğinden vücudu zorluyor, "daha çok özgürlük, özgür zamanlarını değerlendir. uyuma uyuma"

    sabahları ise, köleliğe gidildiğini bildiğinden "uyu lan bok mu var iş yerinde" diyerek mümkün mertebe en geç saate kadar uyutuyor seni.

    peki bu algı, işler değişince ne yapıyor? "ulan daha bir gün bile olmadı ben bir durayım" demeden kendini hemen yeni duruma uyarlıyor, uykun mu geldi? isterse 21.00de gelsin, isterse 21.00de uyuyunca 05.00'de uyanılsın. "hepsi özgür zaman, hepsi benim zamanım nasılsa" diyerek takılıyor kafasına göre.

    yani toplamda benim bünye diyor ki aslında; ucunda işe gitmek varsa sorundur sabah 06'da kalkmak, sevgilinle tatile gittiğinde güzeldir ki...
    ertesi gün uyandığında işe gidiyorsan kötüdür 23'de yatmak, ertesi gün de tatile açılıyorsa güzeldir ki...
  • dün uyumadan mutluluk üzerine düşünüp hayatımı gözden geçirirken* aklıma alamut kitabında algının mutluluk üzerindeki etkisiyle ilgili bölüm geldi. uçucu hafızama rağmen kitapta böyle bir bölüm geçtiğini hatırladığıma göre beni gerçekten etkilemiş.

    --- spoiler ---

    aslında, şeylerin kendileri, bizi mutlu veya mutsuz kılmazlar. aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır. cimri ihtiyar hazinesini kimsenin göremeyeceği bir yere saklar: her yerde kendisini fakir olarak tanıtır ama içten içe zenginliğine sevinmekedir. komşulardan biri hazinesini bulur ve onu çalar. peki cimri ihtiyar hazinesinin çalındığını anlayana kadar, hırsız, onun hazinesi ile mutlu olmasını engeller mi? ve başına gelen felaketten haberdar olmaksızın ölmesi durumunda, son nefesinde dünyaya sahip olduğunu düşünmez mi? aynı şeyi sevgilisinin kendisini aldattığını bilmeyen adam için de söyleyebiliriz. eğer aldatıldığının farkına varmazsa sevgilisinin kollarında hayatının en mesut anlarını yaşamaya devam edecektir. veya diyelim ki adamın sevgilisi sadakatin ta kendisidir fakat yalancı ağızlar, adamı, bunun böyle olmadığı konusunda ikna ederler - bu durumda cehennem azabı çekmez mi? demek ki hakiki şeyler veya gerçekler, mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar. bu tasavvurların ne kadar yanlış ve yanıltıcı oldukları, her geçen gün, çeşitli biçimlerde açığa çıkmaktadır. mutluluğumuz sağlam bir temele oturmamaktadır. şikayetlerimizde ne kadar da haklıyız! bilge insan için mutluluk veya mutsuzluk arasında bir fark yoktur, sadece aptallar ve budalalar mutlu oldukları için sevinirler!
    --- spoiler ---

    şimdi vakit bulmuşken paylaşmak istedim. az önce tekrar karıştırdım. kitap bunun gibi birçok konuya değiniyor, farklı bakış açıları sunuyor.
  • ben küçükken gözlerimizin gördükleri konusunda çok septik idim. mesela benim sarı diye gördüğüm şey, herkes için sarı mı? ya da benim sarım ile herkesin sarısı aynı mı? yani, benim sarı dediğim benim zihnimin içinde diğer insanların kırmızı dediği ve benim kırmızı dediğim de insanların zihni içerisinde sarı olan ile denk olabilir.

    yüz yıllık klişeyi de ortaya ısıtıp koymuş olmayalım.

    bunlar benim küçük zihnimde "algı" kavramının tohumlarını ekerken, ben daha ilkokula bile gitmiyordum. yine yakın dönemde, insanların gözleri için, kafalarının içerisinden dışarı açılan pencereler olduğuna inanmaya başlamıştım. hatta, reelde bir adet dışarıda , fakat insanların kafalarının içerisinde binlerce hatta milyonlarca dünyacık olduğunu düşünmeye başlamıştım. mesela benim kafamın içinde de yuvarlak bir gezegen, gezegenin içerisinde ankara diye bir şehir ve orada iyice derinlerde tıpkı kardeşimin kafasının içerisinde olanla aynı şekilde bir evimiz olduğunu tasavvur ediyordum. ve bunların böylesine birleşiyor olmasına çok şaşırıyordum.

    sonra allahtan modern eğitim sistemine katıldım da, kafayı yemekten kurtuldum. ilk ya da ikinci okul günündeydik. öğretmen "hadi şimdi biraz yazı yazalım ne dersiniz?" diye bizlerden çantalarımızdaki defterleri çıkarmamızı istemişti. ben de "yazı yazacağız" deyince gaza gelip, arkadaşlarım daha deftlerini çıkarırken, ilk satırın başına adımın ilk iki ya da üç harfini yazmaya başlayıvermiştim. sonra öğretmen silgi kullanmaksızın, düz çizgiler çizmemizi istemişti de yanlış bir şey yaptığımı düşünerek, büyük harflerle yazılmış s ve a harflerinin üzerinden düz çizgilerle geçerek tüm sayfa boyunca devam etmiştim. keşke ebeveynlerim benim adıma, eğitim hayatımın başlangıcını temsil eden o ilk defteri saklasalardı. bu sayede, her seferinde eğitim hayatına başladığımızda bildiklerimizin üzerine nasıl da düz ve disiplinli o çizgileri çektiğimizi hatırlayabilirdim.

    neyse, modern eğitim sistemi bana "çok düşünme bunları" dedi ve biraz daha toparladım. çoktan seçmeliler dünyasında hakikaten çok da düşünecek zamanım olmamıştı. durumumuz çok iyi değildi, ama bizler de dershaneye gitmeliydik. kızılayda, iş hanlarında sadece bir katın bozması ile dershane haline getirilmiş eğitim yuvacıkları da dahil olmak üzere, neredeyse tamamının "dereceye giren öğrencilere bedava" tipi sınavlarına girmiştik. bazen günde iki ya da üç sınava giriyorduk. bazen de neler yapabileceğimizi görmek için bir üst sınıfların ödüllü sınavlarını deniyorduk. hah ha, annem bizi bir sınav için bırakır, dışarı çıkar ve bir kaç sınav kaydı ile geri gelirdi. allah var, bazen öyle başarılı oluyorduk ki, kardeşlerden biri çok iyi yaparsa diğeri de onun hatrına çok büyük indirimlerle kaydoluyordu. hah ha, böyle bir müsabaka psikolojisi içerisinde "kafamızın içindeki küçük dünyacıklar" biraz daha geri planda kalmıştı.

    sonra, lise döneminde kendi başıma kaldığımda farkettim ki, aslında teorim tamamen kaybolmamış ve hatta sanırım içerilerde bir yerde çok da üzerine düşmezken evrime uğramıştı. orada, bir çok çocukla, onların değişik karakter yapıları ile, toplumda varolma yöntemleri ile mücadele ederken başka bir şey farketmiştim. ortada gerçekte bir dünya olup olmadığından emin değildim ama kafamızın içerisinde birden fazla dünya vardı. temel özellikleri aynı olan fakat bizde değişik etkiler bırakan birden fazla dünya vardı, ve anneannelerin hacdan geitirdikleri fotoğraf makinaları misali tuşa bastıkça değişiyordu. tuşa basan ise kendimiz değildik. herkes birbirinin fotoğraf değiştirme tuşlarına basıyordu. inanılmaz bir bakış açısı geliştirmiştim.

    tabi zamanla bunu da kaybettim, çünkü kafamızın içerisinde bir et parçası olduğunu kanıksayacak kadar pozitif eğitime tabi tutulmuştum. hah ha, işte burada sayın okur; kara mizah literatürüne bir eğitim sistemi eleştirisi daha kazandırdım. kendimle gurur duyuyorum.

    şaka bir yana, bu düşünceler bendeki empati ve görecelik kavramlarının yerleşmesinde etkili olan zihin egzersizleri idi. bugün hala etrafımdaki olayları değerlendirirken bunlara başvurur, doğru olduğunu düşündüğüm şeylerin yanlış, yanlışların ise doğru olabileceğine dair bir açık kapı bırakırım. çünkü her an birileri kafamızın içerisindeki tuşa basmış olabilir.

    konu ile alakalı, daha önce şurada bir entari yazmıştım. (bkz: #35862055)

    yeni bir ayakkabı aldığımızda bağcıklarını nasıl da hevesle bağlar ve çözeriz. benim botlarım için eskiden bu böyleydi. bugün ise, sabah evden çıkarken ayakkabılarımı bağlıyor ve öğlen namaz kılacağım zaman çözeceğimi düşünerek özen gösteremiyorum. öğlen namazı sonrası da ikindi namazı için çözeceğimi düşünüp özen gösteremiyorum. ikindi vakti ise eve döndüğümde çıkaracağımı düşünerek mutsuz oluyorum. botlarım nesnel değerlendirmelere göre eskisinden çok farksız değil ama benim kafamın içerisinde onların öyle olduğu bir dünyaya geçtim. artık heyecan duymuyor, geçici olduğunu hissediyorum.

    her şeyin bir gün geçecek olması beni çok dehşet bir boşvermişliğe sürüklüyor. her şeyden bir şekilde bıkıyor olmak, her hevesin illaki azalıyor olması, her yeni olanın eskiyecek olması beni yaşamaktan çok uzaklaştırıyor.
    bayılarak izlediğimiz üçlemenin üçüncü filmi before midnight'da bir kurgudan bahsetmişlerdi. yazılan bir kitapta, kahramanlardan birinin her baktığı yerde çok uzak bir geleceği hayal edip mutlu olamadığı anlatılmıştı. örneğin, adam masmavi paylayan bir denize bakıp, onun kuruduğu ve oraların çöl olduğu zamanları görüyor ya da düşünüyordu. kendimi tıpkı o adam gibi hissediyorum. nereye baksam, gri renkli resimler görüyorum.

    işyerinde benimle birlikte yeni bir kardeşimiz çalışıyor. okuldan yeni mezun olduğu için piyasa konusunda bilgisi yok. ben ise meslekte 6 yıla yakın bir zamandır çalışıyorum. dolayısı ile birlikte çalıştığımız süre içerisinde bana ve bildiklerime ve belki ona aktarma şeklime saygı duyuyor, bunu hissedebiliyorum. aynı zamanda sosyal anlamda da diyalog kuruyoruz, müzik, sosyoloji vs gibi konularda da alışverişte bulunuyoruz. bu güzel ilişkinin içerisinde beni içerden içerden yiyip bitiren bir şey var ki, bunların hepsi bitecek. tükenecek. örneğin onun için yeni olan müzik önerilerim, sosyal tespitlerim, tavsiyelerim, mesleki aktarımlarım bittiğinde ya da azalma eşiğine geldiğinde, en kötüsü de tekrarlamaya başladığında bu ilişkinin güzel ve heyecan veren yanları azalacak. artık ikindi namazından sonra eve gidince zaten çözeceğim diye düşündüğüm bağcıklar gibi olacağım onun için. istemsiz, heyecansız ve sadece bir görevi yerine getirmek için yapılan işler gibi olacak. onun zihninde başka bir dünyaya geçeceğiz, benim haberim olmadan.

    bu, evliliklerde, arkadaşlıklarda, iş ilişkilerinde, bir sohbet halkasında; yani daha da genele vurursak, bir yenisi olup eskimeye ya da rutine mecbur olan her şey için geçerli. hepimiz birbirimizi birer eskimiş ayakkabı bağcığı haline getireceğiz. bu beni dehşet bir şekilde ürkütüyor.

    çocukluğumda ve ileri ergenlik döneminde geliştirdiğim kişisel gelişim taktiklerim, bunların hepsinin birer algı operasyonu olduğunu söylüyor. yani aslında hiç birimiz, birbirimize yüklediğimiz anlamlarla paralel bir değişim göstermiyoruz. sadece kendi kafalarımızın içerisindeki resimler/renkler değişiyor. ben dün de, bugün de aynı adamım. birilerinize göre eskiyken, birilerinize göre hala yeniyim. ayrıca, hepimiz her an, kendimize yeniyiz. ama zamana göre hepimiz her an eskiyiz. çünkü onun her zaman kendine göre yenileri var; or....pu zaman. dün bize, bugün onlara.

    bazen, bütün bunları çok fazla düşündüğümde, kafamın içerisindeki tüm dünyalar, birer eskimiş ayakkabı bağı kadar anlamsızlaşıyor gözümde. zaten öleceğimizi düşünüp, hiç bağlamadan yürüyesim geliyor bağcıklarımı.

    tam o sırada henüz düğmesine basılmamış bir dünyada, kafamın içerisinde fonda zara çalıyor ve ben şu dizeleri düşünüyorum.

    "biz sevdik aşık olduk,
    sevildik maşuk olduk.
    her dem yeniden doğarız
    bizden kim usanası."

    hayat ikisinde de aynı değil mi?
    birinde yunus fısıldıyor, peki ötekinde kim?
    bu düğmelere kim basıyor?
    israilin oyunları?
  • duyu organlarına gelen uyarımların anlamlı hale getirilmesi süreci.