şükela:  tümü | bugün
  • h2o kitap'ın dikkat çekici kitaplarından birisi.

    kitap, iki iç kapağın arasında, "bu kitap belli bazı sebeplerden, yazarın da izniyle ilk bölümü çıkartılarak yayımlanmıştır" cümlesiyle başlıyor. spoiler gibi olmasın, ters köşeye yattım, meğer bu uyarının kitabın kurgusuyla alakası varmış...

    son zamanlarda okuduğum en ilgi çekici kitaplardan birisi. hikâyenin yavaşladığı yerler var; ama kitap iyi ilerliyor. "tesadüf diye bir şey yok levend, aşinayı tanımak var" cümlesi aklımda kalan yerlerden birisi.
  • bedenini boğaz’ ın sularına bırakmış yazarımız şöyle diyordu; “bana soracak olursanız kurgulardır gerçek olan”. bu sözü iki türlü de algılamak mümkün, hem gerçeğin karşısındaki kurgu; hem de bir kitabı roman yapan esas unsur olarak kurgu...algı kalesi kurgusuyla şaşırtan, metinlerarası okunmasıyla aynı zamanda “huzur kaçıran” ; yazarını oyuna dahil eden bir roman. bu yüzden de daha avangardist bir yaklaşımla okunması gereken bir kitap. 20. yüzyılın bitiminde roman eleştirisinde tiryaki okur dilbilgisi hatalarının izini süren yakın gözlüklerini değiştirmelidir kanımca ; eleştirinin de romanın hızına yetişmesi artık tahsin yücelvari yaklaşımı aşmakla mümkün. romanın içinde geçen çağı iyi yansıtamamasına dair gelen eleştiri bana henry fielding’ in “tom jones” ta zamanı olduğu gibi yansıtamadığı için okurdan özür dilemesini anımsattı. algı kalesi okura farklı okuma olanakları veren romanlardan biri bence. mutlaka okunmalı.
  • "düz yürüyemiyorsan düzgün düşünüyorsun demektir", "bir kişiyi bulmanın en güzel yolu onu saklandığı yerden çıkarmaktır"
  • ığdır'da görev yapmış bir doktor yazmış bu kitabı.

    bu kitapla ığdır'da hastane yanında bir büfede tam da askerlik yaparken karşılaşmak ve aşinalığı farketmek tesadüf diye birşey olmadığını anlamak bağlamıştır belkide hayata beni.
  • az kişinin bildiği muhteşem kitaplardan biri, reklamı yapılsa bestseller olurdu.

    yazarı tanırım, o kafadan daha neler çıkar, marmara tıp ingilizceyi bitir, tusta derece ol, kardiyoloji mecburi hizmetinde bir de bu güzel eseri yaz, bravo.
  • fantastik yazımın üstadı jorge luis borges, “ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak hayal etmişimdir” demiş. hayatının son dönemlerini tamamen kör olarak geçirdi ama yazınından ve kurgularından tanıdıysam onu şayet, cennete gittiğinde yazılmış ve yazılmamış pek çok ve en iyi kitapları ebediyete dek okuma fırsatı bulacağını düşünerek huzur bulmuş olmalı ölümde. tahminim bu yönde.

    işte bu yüzden, gültekin karakuş'un yazdığı algı kalesi’ni okurken kafamda sürekli borges’in bu sözü çınladı. levend’in büyük bir açlık içinde, elindeki tüm kitapları okuma çabasına girmesi, yazılan ve yazılacak en iyi kitaplara sahip olduğu bilinciyle mutluluktan havalara uçarken, bulduğu her yeni dehliz ve kitap rafının ardından umutsuzluğa düşmesi, bütün bu kitapları bitirme imkanına asla sahip olamayacağının verdiği deliliğe yakın bir depresyon hali, benim çok iyi empati kurabildiğim durumlardı. düşünsenize, türkiye’de bir günde basılan kitapların sadece yarısı çok iyi olsa, bunu bir de 200 adet başka ülkeyle çarpsanız, dünyada her gün binlerce, on binlerce çok iyi kitap basıldığını fark edersiniz. öte yandan hayat memat işleri, trafik, oraya koştur, bu filmi izle, yemek ye, e biraz da yat uyu derken kitap okumaya ne kadar zaman ayırabiliyoruz ki? bizi derinden sarsan bir kitap olmadıkça, işi gücü, hatta yemek yemeyi ve su içmeyi bile bırakıp kitap okuma isteğini ve şevkini içimizde bulabiliyor muyuz? bence hayır.

    algı kalesi tarihi bir roman gibi başlıyor. bizi 19. yüzyıl osmanlısı’nda, haddinden fazla bilgi sahibi iki adamın sohbetine ortak ediyor. tarihin ilk günlerinden beri insanın aklını kurcalayan, bugün bile tartışa tartışa bir hal olduğumuz meseleler üzerine kafa yoruyorlar. derken tahir usta öğrencisi levend’i ardına katarak çıkıyor meyhaneden. kendilerini bir mezarlıkta buluyorlar. levend’e sadece “akil’eselam söyle” diyen usta, kendini vuruyor ve bir anda kurgu tamamen değişiyor.

    sonrasında bütün kitapseverleri manyak edecek, mükemmel bir kütüphane çıkıyor karşımıza. tarihte yazılmış ve yazılmamış, gelecekte kaleme alınacak bütün kitapların toplandığı bu kütüphanede, levend kafaları yercesine gece gündüz kitap okumaya başlıyor. yorgunluktan başı düşse de gözlerini açık tutmaya uğraşıyor. mesela yemek yemiyor, kütüphaneden mümkün mertebe dışarı çıkmıyor. fakat ne yazık ki kütüphanenin kaderinde, haklı ya da haksız sebeplerden olduğuna okuyucunun karar vermesi gereken bir felaket gizli.

    popüler yabancı dizilerde moda olan flashback (geri dönüş) olayını bu kitap en harika şekilde kullanmış. en başta büyük bir gizemle bizden birinci bölümü saklayan yazar, en son bölümde bombayı patlatıyor. kitap bittiğinde aslında yeniden başlamış gibi oluyor ve kafalar çok güzel bir şekilde allak bullak oluyor. hem ihsan oktay anar okuyucularının, hem de jorge luis borges okuyucularının çok çok seveceklerini düşünüyorum bu kitabı.