şükela:  tümü | bugün
  • ayaktakımı görülen halkın, modernlik öncesi isyanlarının büyük doruk noktalarından biri, genel olarak "alman köylü savaşı" olarak adlandırılan, on altıncı yüzyılda orta avrupa'da patlayan kapsamlı bir çatışmadır.

    savaş, kısmen, kutsal roma imparatorluğu olarak bilinen çok sayıdaki prenslik arasında ortaya çıkan ekonomik problemlerden kaynaklandı. imparatorluk bölünmeye başladığında, serflik avrupa'nın her yerinde zayıflarken bile feodal egemenlik aşırı derecede güçlendi ve yönetici prenslerin çoğu, dinsel ve dinsel olmayanlar, egemenlikleri altındaki prensliklerde köylüler aleyhine kendilerini büyütmeye çalıştılar. gerek ekonomik ihtiyaçların artması, gerek daha büyük güç elde etmek için (bu ikisi birbirini karşılıklı olarak dışlamaz), lordlar ve prensler, köylülerin geleneksel ortak arazilerine el koyarak, hemen hemen tüm feodal zorla el koymaları artırarak ve görece zaten özgür olanlar arasmda serfliği yeniden kurmaya çalışarak onlara giderek daha ağır yükler dayatmaya başladılar. üst sınıfların alt sınıflara getirdiği küçük yükler, şikayetleri ve eylemleri 1525'te güneybatı'daki ayaklanmayı ateşleyen stühlingen köylülerinin altmış iki maddesi ile değerlendirilebilir. soylu sınıf, roma hukukunu almanlara benimseterek köylülerin yüzyıllardır sahip olduğu özgürlükleri azaltabildi ve geleneksel hukuka ve alman adetlerine göre küçük görülebilecek ihlallere ağır cezalar vermeyi gerekli kılabildi. satın alabilecek olanlara büyüyen avrupa ticaretinin sağladığı mallar ile ayartılan dünyevi ve dini lordlar, köylülükten daha önce istemiş olduklarından daha fazlasını talep ettiler ve oldukça sık biçimde, hali vakti yerinde olan köylüler, bu talepler karşısında, kuşaklar boyu yaşamdaki kısmetlerini kaderci biçimde kabul etmeye koşullanmış olan ve daha çok ezilen insanlardan daha fazla tedirgin oldular.

    serflik, kendi payına, ortaçağ'ın ortasından itibaren daha acımasız hale gelmişti. ortaçağ serfi, yerine getirmek zorunda olduğu görevlerin yanında en azından talep edebileceği haklara sahipti ve kaderi genellikle lord ve astı arasında kuşaklardan beri gelen uzlaşmalarla yumuşatılmıştı. yarı kabile toplumunun geleneksel hukuku ve kilise'nin dinsel kaideleri keyfi malikane yönetimine karşı dengeleyici güçler olarak hizmet etmişlerdi. feodalizmin gerilemesi ve kilise'nin yozlaşması ile serflik doğrudan köleliğe yaklaşmaya ve keyfi dünyevi güç, köylü yaşamının en korunaklı alanına tecavüz etmeye başladı. şimdi yalnızca çalışma zamanının daha fazlasını, aslında çoğunu lorda vermeye ve artan vergileri, kiraları, öşürleri ödemeye zorlanmıyor, aynca keyfi olarak hapse atılabiliyor ve işkence edilebiliyordu, hatta bazı durumlarda lordun buyruğuyla öldürülebiliyordu. kaderlerinin kötüleşmesiyle birlikte, serf olan veya serf olma olasılığı ile karşılaşan birçok köylü, üzerinde evcil hayvanlarını otlattıkları ortak otlaklarını ve hatırlanmayacak kadar eski bir zamandan beri yakacak ve kereste topladıkları ortak ormanlıklarını kaybetmenin ıstırabını yaşadılar.

    genel olarak, çok farklı iki yaşam tarzı birbiriyle karşı karşıya geldi ve neredeyse kaçınılmaz biçimde açık bir çatışmaya yöneldi. bir yanda, gıda üreticilerini zorlayan bütün belirsizliklerle kopmaz biçimde bağlantılı olan geçimlik çiftçilik etrafında oluşturulmuş köylü ekonomisi vardı. tom scott ve bob scribner'in gözlemlediği gibi, bu köylü ekonomisi ihtiyaçlarını karşılamak için yalnızca tarımla uğraşan çiftçilikten daha geniş bir etkinlik alanına dayanmak durumundaydı. ortak araziden av sahalarının yaratılması ve ormanlara erişim hakkının reddedilmesi köylülerin katıksız çiftlik gelirlerine ek olarak uygun şekilde yararlanabildikleri ve doğal bir kaynak olarak gördükleri şeyden onları mahrum etti. hayvanlan otlatmak için çayırlıklara ve boş arazilere erişim ya da domuz veya büyükbaş hayvanları meşe palamutu ile semirtmek için ormanların kullanımı, çiftlik hayvanlarının idamesi için hayati görülüyordu. bunun için de, hayvan yemi için ot ve samanın vazgeçilmez olmasından dolayı, mümkün olduğunca çok miktarda toprak parçası ekime açılıyordu.

    diğer taraftan, belirgin biçimde açgözlü olan soylu sınıf, italyan tüccarların alpler'in üzerinden taşıdığı iyi malların tutkunuydu ve arazi mülklerini artırma ihtirasıyla yanıp tutuşuyordu. alt sınıflara geçmişten kalan sorumluluklarını hiç umursamayan bu soylular, köylülülerin emeğinden ne koparabileceğinin peşindeydi. "özellikle gelirlerini maksimize etme arzuları ve genişleyen bir pazarın sağladığı her fırsat avantajını kullanarak birçok yoldan bu geçim ekonomisini" sömürme arayışındaydılar, diye gözlemliyor scott ve scribner:

    ormanlar, kereste veya odun kömürü haklarının satışı veya kiralanması için kullanılabilecek zengin bir doğal kaynak iken, fıçı tahtası veya ağaç kabuğu geleneksel bir hak olarak köylülere verileceğine onlara satılabiliyordu. geleneksel olarak balık avlamak için kullanılan su kaynakları kiralanabilir veya lordun kendi kullanımına tahsis edilebilirken, ortak araziler çitle çevrilebiliyor ve tarım alanlarına dönüştürülebiliyordu. bazı alanlarda iki ekonomik sistemin fiilen çatışmasını görebiliyoruz, yerel pazarlarla zorunlu bağları olan geçimlik bir köylü ekonomisi ile ekonomik konjonktürün getirdiği pazar olanaklarının sunduğu bütün pazarın farkında olan toprak lordlarının ekonomisi. bu şartlarda, köylünün huzursuzluğunu devrimci boyutlarda genel bir ayaklanmaya dönüştürmek için gereken şey yalnızca bir kıvılcımdı.