şükela:  tümü | bugün
  • kizilay otobus duraklarinin arkasinda tabak canak avize satan dukkan. ben kucukken iceride mikrofonlu bir teyze vardi. "su anda elimde gormus oldugunuz altin kaplamali cicek islemeleriyle evinize bir bahar esintisi katacak avrupadan ithal cok amacli cantasiyla catal bicak setini 20 dakika icinde alana alttan pompali gazoz acacagi hediye. hanimlar kacirmayin tam 19 dakika kaldi." gibisinden soylemlerle zottirik hediyeler ugruna kadinlara izdiham yasatirdi.

    (bkz: hey gidi gunler)
  • annelerin, başına geleceklerden habersiz masum yavrularını kandırarak soktuğu kesme cam bardak ve çelik çaydanlık mekanı. (bkz: mayhem) içeriye girince yüzünüze çarpan östrojen seliyle birlikte kendinizi ev kadınlarından oluşan bir akıntının içinde bulurdunuz. sağ taraftan gelen "sürahilerde yarım saat boyunca %30 indirim" anonsuyla birlikte bendini çiğneyip o yöne doğru taşan akıntıya karşı koyamayan bünye, bi süre sonra sol taraftan gelen ve çelik tencerelerdeki indirimi muştulayan anonsla bu defa hoyratça o tarafa savrulurdu. hala bazen geceleri ter içinde "çatal kaşık takımlarında damping" diye çığlık atarak uyanırım.
  • travmatik çocukluk dönemlerimizdeki söz konusu travmaların başlıca müsebbibi olan mekan.

    evlâdını evde yalnız başına bırakmaya razı olmayan anne, tutar elinden çocuğun, o dev cüsseli kadınların izdihama yol açtığı mahşeri ambiansın ortasına sürüklerdi. evlat anlam veremezdi. tezgahtarın birisi, elinde mikrofon ile bas bas bağırırdı, kadınlar panter inadıyla saldırır ve izdiham yaratırdı, arada kalan çocuk ise napsın garibim ezilme tehlikesi geçirir, kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer çocuklarla hasbıhal eder, ağlar, zırlar, yaramazlık yapardı. bugün mediamarkt için yaratılan izdiham ne boyutta ise onun iki katı bir yoğunluk söz konusu olurdu. göt kadar mekan ankara'nın bütün menopoz teyzelerine ev sahipliği yapardı. bilumum, "senin saçını başını yolarım", "bana baksana sen hanım", "itmeyin yahu eziliyoruz burada" temalı haykırışlar bu platformda anlam bulurdu. tam 15 dakikalık indirim bitti, açık havaya çıkacağız derken, yan reyonda yeni bir indirim anonsu yapılırdı. menopoz, ter, östrojen, makyaj kokusu birbirine karışır, ama katiyen raflardaki nadide cam malzemeler kırılmazdı. dükkandan içeriye güneşli havada girilir, akşam karanlığında çıkılırdı. anne, haftanın belirli günleri buraya gitmeyi adet edindiğinden dolayı da, ufacık çocuğun en sevimli yıllarındaki enerji, bu kaotik platformda bastırılırdı. düşmanımın başına gelmesin. alp billuriye'yi anlayabilmek için doksanlı yıllarda alp billuriye izdihamlarına meze olmuş olmak gereklidir. o buhran ve sıkışmışlıkla dolu kahırlı saniyeler yazmakla anlatılmaz. anlatılabilemez. *
  • 6lik bardak takimindan birini yere dusurup kirdiginiz icin vicdan yapip kalan 5 taneyi almaya kalktiginizda, 3lu saklama kabi ve 4 tane sufle kabi hediye eden bir sahibi vardir.
  • ananem bu mağazaya yıllarca "abdül nuri" dedi.
  • eşi benzeri az görülür bir pazarlama ve farklılaşma stratejisi ile günümüzde halen adından bahsettirebilmeyi başarmış ve zamanında bir fenomen haline gelmiş mekan.

    o zamanlar kanıksadığımızdan ve çocuk olduğumuzdan olsa gerek, elinde mikrofon ile cam muhteviyatın arasında mütemadiyen kampanya yapan bir dayı çok daha enteresan gelmiyordu ama esasen büyük bir olaymış..*

    işletme kitaplarında case study olarak okutulsa yeridir..
  • korku benim için alp billuriye demek. evde anneyle yaşanılan, alışverişe gideceğiz sen de geleceksin nous temalı kavgaların ana sebebi demek. koşturma yaşında koşturmana müsaade edilmeyen mekan demek. özde şirin bir sahip ve güler yüzlü çalışanlar barındırmasına rağmen çocuk aklınla cehennemi görmek demek.

    her şey bir tivoli ya da bir wimpy kandırmacısıyla başlardı. bu iki isim umudun taşıyıcılarıydı. çozel burger yaparlardı. ama bugün sorsalar dandirik bir burger için o bitmek tükenmek bilmeyen işkenceye katlanılır mıydı inanın bilemiyorum. tav olurduk o zamanlar. tav olmak da zorundaydık. anne kime bırakacak ki ufacık veledi. götürüyor kadın yanında ne yapsın? elbette bunları geç anlıyorsun. hoş anlamasan ne olacak, sonuç değişecek mi? tartışmasız hayır.

    adımların minik oluşundan mı yoksa küçük bacaklardaki zangırdama oranının fazlalığından mı bilinmez, alp billuriye'nin yolu bir türlü bitmezdi. yürüdüğün alt tarafı iki adım yol olmasına rağmen öyle bir zulüm gelirdi ki sormayın gitsin. arenaya doğru, gün sonunda yaşayıp yaşamayacağını bilemeden, ağır adımlarla ilerleyen gladyatörler ne hissediyorsa aynını hissediyordu bünye. orada anne ne derse desin, koşturacağını biliyorsun. tek hedef kırıp dökmemek. utançtan yerin dibine girmemek.

    ... ve kapıya gelinir. üzerinden kasvet akan tabela ve kapı bugün bile bazı kabuslarıma konu olmaktan çekinmez. açıkçası yıllar sonra biraz daha büyüdüğümde anladım bu korkunun ne menem bir şey olduğunu. o kapıda, o günlerde alp billuriye yazmazdı. welcome to the hell yazardı. alex ferguson ve şürekasının zamanında ali sami yen atmosferinden neden bu kadar çekindiğini görünce empati yetimi daha çok çalıştırmaya karar vermiştim. gerçekten bazı yerler, bazıları için fazlasıyla korkutucuydu.

    içeri girilir. ilk 25 dakika, yarım saat annenin eli bırakılmaz. anne de bu konuya özel ihtimam gösterirdi. fekat, doğası gereği kendini alışverişe kaptırmakla sınanmış hatun kişi ilelebet o eli tutamayacak, bırakmak zorunda kalacak ve o velet oradan oraya koşuşturmaya başlayacaktı. alp billuriye'de geçen ikinci yarım saatlik dilim, aksiyon sahnelerini aratmayacak görüntülere sahne olurdu. benim önden, annemin arkadan geldiği o sahnelerle ilgili bir fon müziği biriktirmemişim bellekte. o anları yalnızca ali kayakıt'ın anlatabileceğini düşünüyorum. minimum nefesle maksimum hareketi anlatmak. bir de üstüne bunu olanca heyecanla yapmak.

    kırıp dökmezdim genelde. hatırladığım taş çatlasa 3 tane bardak seti kırdığımdır. her kırdığımda üzülmüştüm. bugün bile aklıma düştüğünde özür dilerim annemden. hatta alp billuriye'ci amcadan da özür dileyesim var. gidip elini sıkasım. zamanında gösterdiği geniş yüreklilik ve hoşgörü için ona şükranlarımı sunasım var. buraları okuyorsan yerinde duramayan veletler olarak seni de çok sevdiğimizi bil istedik. akıl almaz mikrofon şovuna rağmen hem de. kusur ettiysek affola.

    gün sonunda ne olursa olsun tivoli veya wimpy cepteydi. tatlı hamburger ekmeğinin yanık pekmez kokusu genzime girdiğinde ne annemin beni utançtan utanca sürükleyen bakışları, ne kafamı ütüleyen tembihleri, ne de aba altından sopa gösterdiği tatlı dilli tehditleri kalırdı.

    alp billuriye utançtan yerin dibine girme korkusudur. sert hayatla ilk kez tanıştığın yerdir. o sınavdan çıkarsan her sınavdan çıkarsın. o yüzden, 80'lerin sonu ve 90'ların başında ankara'da büyümüş çocukların yüzüne sadece şöyle bir bakın. hepsinde o olgunluğu ve oturmuşluğu göreceksiniz.

    dünya üzerinde sadece anneyle gidilebilecek sanırım tek yerdir. hali hazırda çekilmezdi de, sen olmasan hiç ama hiç çekilmezdi be anne.
  • gerçekten cehennemdi 90'larda. ben hayatımda bu kadar çok kadını bir arada görmedim ömrüm boyunca. öyle bir kalabalık olurdu ki milim milim ilerlerdin. şu an o derece müşteri potansiyeli olan bir dükkan, bir mağaza yok diye düşünüyorum.

    çocukluğumun kabusu...

    bir de genizden konuşan, esmer, burnu büyük, zayıf abla "hanımlar, altılı çay setinde inanılmaz indirim. bu fırsat kaçmaz." derdi kasa yakınlarında, tezgahın üstünde, elinde mikrofonla.

    her kızılaya gittiğinde mutlaka uğrar annem hala. eskisi gibi kalabalık değil tabi. mikrofonla anons da yapılmıyor artık.
  • malesef kapanmış...
    dün farkettim. ben de o alp billuriyede kaybolan çocuklardan biriydim.
    büyüdüm, anne oldum, bizzat kendimi kaybettim gidince.

    hani annelerinizden şikayetçicisiniz ya boğuluyoruz diye...
    anneler çok mu aklıbaşında sanıyordunuz orada... onlar da kendilerini kaybediyordu... türk kadınının genetik kodlarında züccaciye vs geni var sanırım...

    alp billuriye bir dönem ankara kadınlarının kutsal mekanıydı.
    artık yok.

    rahmetli gimanın üstündeki bulvar pastanesi de yok...
    kızılay çok ciddi çehre değiştirmiş.
    evet yıllardır kızılaya inmediğim doğrudur.