şükela:  tümü | bugün
  • şehit mustafa cambaz'ın oğlu. babasının ardından gözyaşı dökmeyen, gencecik yaşında sergilediği yiğitlik ve metanet ile bizleri utandıran bir arslan parçası. bakın babasının ardından neler demiş:

    --- spoiler ---

    fetö'nün 15 temmuz gecesi gerçekleştirmeye çalıştığı ancak halkın meydanlara dökülerek püskürttüğü darbe girişiminde 240 vatandaşımız şehit edildi. yaşanan yoğun çatışmalar sonucunda alınan şehit haberleri ile tüm türkiye yasa boğulurken, hainlere karşı sergilediğimiz dik duruş tesellimiz oldu.
    haber10.com sitesi, darbe gecesinde vatandaşların üzerine açılan ateşte şehit edilen, gazetemiz yeni şafak çalışanı mustafa cambaz'ın oğlu alpaslan cambaz ile babasını ve o gün yaşadıklarını konuştu.
    ne zamandır buradasınız?
    çocukluğum zeytinburnu'nda geçti. evimiz oradaydı. bir gün oturduğumuz evin bir alt sokağında bomba patladı. iki terörist bomba yaparken ellerinde patlıyor. annem de dakika farkıyla kurtuluyor patlamadan. sonrasında üst katımızda oturan anneannem de rahmetli olunca bizimki daha fazla duramam buralarda dedi ve taşındık.
    babam gümülcinelidir. yunanistan'dan buralara geldiğinde tek başına dolaşır dururmuş anadolu yakasında. yaklaşık 10 yıl evvel onun isteğiyle taşındık bu yakaya. bu arada bana "göçmen misiniz?" diye sorduklarında "yok, göçememişiz biz" derim. çünkü baba tarafım hep yunanistan tarafında. bir tek babam gelmiş buraya. çocuk yaşta gelmiş ve boğaz'ı çok sevmiş.
    kira mı bu oturduğunuz ev?
    kira. 4 ev değiştirdik. ilk başta kuzguncuk'ta bir yere taşınmıştık ama son üç seferdir çengelköy'den çengelköy'e taşınıyoruz. buradan ayrılamadık bir türlü.
    buraya da daha yeni taşınmıştınız sanırım?
    evet. henüz bir ay oldu. benim babam pire gibi bir adamdı, hiç yerinde durmaz. fakat son zamanlarda bize hep yorgun gibi geliyordu. mesela buraya ilk geldiğimizde kitaplarıma dokunmayın onları ben halledeceğim dedi. bir oda dolusu kitabı var. inanın hiç elini sürmedi. annem 4 günde düzenledi orayı. evde her işi biz yapıyoruz, o ayaklarını uzatıp manzara izliyordu. eve halıları atıp da tam manasıyla yerleştik diyorduk ki gecesine bu olaylar yüz gösterdi. diyorum ki meğer biz annemle evi taziye ziyaretlerine hazırlarken o da son günlerini yorgunluğunu atmakla geçiriyormuş.

    zile dahi adınızı yazma fırsatı olmamış sanırım. baya bir aradık?
    evet, bizden önceki kiracının adı yazıyor. demiştim ki buraya "cambaz ailesi" yazacağım. babam "benim adımı yaz." dedi. tamam dedim ama bir türlü nasip olmadı adını yazmak. o zilin plastik tabakasını söküp de içindeki kağıdı çıkartmak için kapının önünden geçtikçe elimdeki sivri bir cisimle abartmıyorum tam 5, 6 kere uğraşıp durdum ismi değiştirmek için. ama her seferinde bir türlü çıkaramamıştım plastiği oradan.
    sonra da aciliyeti daha fazla olan başka bir ev işine yoğunlaşıp bunu sonraya bıraktım her seferinde. 15 temmuz akşamı eve döndüğümde kapıdayken zile baktım ve içimden "hala şuraya adamın adını yazmadım, yarın kesin halledeyim." dedim. gecesinde de babam şehit düştü.
    peki o gün alpaslan... neler yaşadınız? nasıl oldu?
    arkadaşlarıyla çengelköy'de çok otururdu. yine oradaydı. eve geldi. ben de internetten haberlere bakıyorum. dedim beylerbeyi'nde bir şeyler oluyormuş. askerler insanlara sıkı yönetim ilan edildi eve dönün diyorlarmış... hemen heyecanlandı. ciddiye almadı başta, arkadaşlarını arayıp "abi yanımızda darbe oluyormuş haberimiz yok" dedi. hatta bir an “o değil askerleri yakacaklar, onlara yazık" dedi. sonra iş biraz ciddileşti ama öyle halka ateş açan asker filan yine yok ortada. televizyondan tankların yürüdüğünü görüyorduk sadece. gerildik. hatta bu gerilim bizi siyasi tartışmalara götürdü. ben sakin sakin konuşurdum böyle fakat babam fevriydi. aslında o da dediklerimin çoğuna hak verirdi de belli etmezdi.
    dışarı nasıl çıktı baban?
    hiçbir şeye kulak asmayarak. tek başına. o sürekli yanına aldığı fotoğraf makinesini bile evde unutarak. haberleşip buluştuğu arkadaşı da olmamış hiç. diğer şehitlerden de böyle tek başına gidenler olduğunu işittim. onları çağırıyorlar abi. dağ olsan önünde duramazsın. arkasından internete görüşlerimi yazmıştım. evde oturup dualar eşliğinde olanı biteni izleyeceğimi filan. ama açıkçası o çıktıktan sonra mahalleden gidenleri gördükçe benim de inesim gelmişti.
    babam on, on beş dakika sonra bana telefon açtı. asker karakolu bastı, "halka ateş ediyorlar" dedi. ben tabi nasıl olur diye kavramaya çalışıyorum, o sırada arkadan silah sesleri geliyor. “sen neredesin?" dedim. “duvarın dibindeyim" dedi. “ani hareketler yapma" dedim. onu tanıyan bilir. ani hareketler yapar, fevridir... telefon kesildi bir müddet sonra. bende tabi film koptu.
    içeri gittim hemen abdestimi aldım. bir tane tişörtüm var “o'ndan geldik o'na gideceğiz" ayeti yazıyor üzerinde, onu giydim. evde silah olsa silah alacağım yanıma. çakı aldım bir tane… akla bak! o an zaten sopa mı çakı mı ne geçerse artık… çengelköy'e bir indim ki hareket etmek mümkün değil. öyle bir yoğun atış var ki... sağdan gidin sağdan gidin diye bağırıyorlar… sağa sola bakıyorum insanlar vuruluyor, vurulanları taşıyorlar… her taşınana babam mı değil mi diye bakıyorum.
    sonra?
    ben olaylar biliniyor, birazdan özel harekat falan birileri gelir ve halleder işi diyorum. diyorum da, zaman geçiyor ve bittiği yok…
    biz de tekbirlerle onları psikolojik olarak baskı altına alıp sıkıştırdık. onlar zaten, ölüm korkusuyla rastgele ateş açıyorlar. aynı siyonist askeri gördüm ben orada. korkudan savunmasız insanları tarayan psikopatlar gördüm karşımda.
    sonra ara sokaklara girdim. deli gibi babamı arıyorum. telefonumda dakika falan her şey sıfırlanmış. başkalarının telefonlarından ulaşmaya çalışıyorum.
    en son bazı ağabeylerimi aradım. abi çengelköy'de kıyamet kopuyor dedim. ne diyorsun sen ya diyorlar. bir buçuk saattir biz orada ateş altındayız kimsenin haberi yok.
    dedim buradaki kalabalık kuru kalabalık özel harekat falan yok mu? f16 havalanıp bomba bile attı. bildiğin suriye'ye döndü burası nasıl duymuyorsunuz… "tamam kardeşim ilgileniyoruz" diyorlar ve kapatıyorum telefonu.
    babamdan hala haber yok. bana ulaşıp “neredesin konum at" diyenler var. hepsine; silah varsa gelin, yoksa bomboş ölmeye gelmeyin, bana da bir silah getirin diyorum. baktım olacak gibi değil. tabi evde annem perişan. sıkıştırıldığımız noktadan çıkıp eve döndüm. babamın telefonunu aradım birkaç kere daha. çalıyor çalıyor açmıyor. en sonunda bir hanım açtı. dedi babanız buraya geldi çengelköy hastanesi'ne. oradan başka hastaneye sevk etmişler. iki tane hastane adı verdi bana. ümraniye devlet veya numune. bu ikisinden biri bilmiyoruz dedi. durumu nasıl dedim bilmiyoruz dedi. nasıl çıktı dedim ona da çok bilmiyoruz ama çıkarken iyiydi dedi. ben daha o an babamın şehit olduğunu anladım. aslında bundan bir, iki hafta evvel bana malum olmuştu her şey de oralara hiç girmeyeyim, oralar bana kalsın.
    neler sezmiştin?
    dediğim gibi bana kalsın. böyle şeyler yaşıyorum bazen… kendi kendimi hazırlıyorum. acayip tevafuklar, olaylar... bunların bir kısmını sayfalarımdan paylaştım. şu an anlatamam da yazarken iyi yazıyorum. facebook ve twitter sayfamdan yayıyorum. insanlar ağlayarak okuyor onları, ben keyifle yazıyorum. hiç gözyaşı yok. çünkü hissediyorum babamın şu anda yanımda olduğunu. bizi dinlediğini… baya eminim bundan. yüzü gülüyordu, şehitlerin yüzü güler. konuştukça bana daha da güldü. amcamla halama da böyle görünmüş gasilhanede. çok güzel şeyler yaşadım ben. ölümün güzelliğini gördüm ve göstermek istiyorum. babamın bana açtığı yolun nurunu kelimelerle anlatamam.
    herhangi bir kahroluş yok yani?
    ne kahrolacağım canım. isyan yok, bir şey yok, hiçbir şey yok. sürekli şükrediyorum. ben babam şehit olmadan bir ay önce bir cümle bile kuramıyordum. bütün sosyal medya hesaplarımı kapattım. şimdiyse bende taşmak isteyen birçok şey var.
    hastaneye dönecek olursak, hangisine gitmiştiniz, orada neler oldu?
    ümraniye'ye gittik, numune'de bir abimiz vardı zaten. onu arayıp, bakar mısın dedim. o babama ulaşamadı. bir de babam vatansız biliyor musun kimliği yok. 30 yıldır evli, 25 yaşında çocuğu var ama kimliği yok… yani bu adam nasıl yaşadı şimdiye kadar kimse inanmaz anlatsam… vatanı için canını verdi, ama vatansız. hastanenin girişindeki listede adını görememiş olmamı buna bağladım.
    öğrendiğime göre morgda biri yatıyordu bir de yoğun bakımda insanlar vardı. morgdakine benim bir abim girdi, geldiğinde o değil dedi. fakat beni kendine inandıramadı. herkes yarım yamalak bir şeyler söylüyordu. oyalıyorlardı bizi. ama gerçekten morgtaki o değilmiş. sabah 5.30 civarı yoğun bakımdan cansız bedenini çıkardılar.
    siz yoğun bakımdayken girdiniz mi, gördünüz mü?
    yok, hiçbir şekilde sokmadılar… kapısının önünde bekledik.. ne kadar güçlüymüş ki artık, iki g3 mermisine direnmiş adam onca saat. ama ben birden vefat ettiğine inanmak istiyorum. yüzünden de onu anladım. bizi oyalamış olabilirler o gece.
    neresinden girmiş o iki kurşun?
    bir şehide en yakışan yerden, göğsünden.
    hastaneden çıktıktan sonra neler oldu? ne yaşadınız o andan sonra?
    ben zaten diyorum ya, hazırlıklıydım. annem için endişeleniyordum sadece. ağlamıyorum, bana sarılanlar ağladıkları için ağlıyorum. onları teselli ediyorum. böyle bir psikoloji. hiçbir şekilde yıkılmadım. açıkçası annem de şaşırttı beni. o da çok metanetliydi.

    çok sakin görünüyorsun maşallah. peki babamı kim vurdu diye düşünüp de öfkelenmedin mi hiç?
    ilk başta attığım twitlerde biraz öfke var tabi. savunmasız insanlara ateş açanları kelepçelediklerini öğreniyorum. bunlar katildir. kafasına sıkıp bırakacaksın diyorum. benim gibi silahsız insanlara en acımasız şekilde ateş açıyorlarsa karşımda isterse 15 yaşında biri olsun bunu yapan, elime geçirirsem öldürürüm. veya diyelim komutanım bana silahsız insanlara ateş açmamı emrediyor, döner onun kafasına sıkarım hiç düşünmeden. diğeri de beni vurur ve mesele kapanır.
    fakat hain asker ve polisler bizi diğer güvenlik güçlerimize adaletsiz davranmaya sevk etmemeli. zaten bu olanların hepsi muhtemelen ülkemizi başka bir ülkeyle savaşa sokmak için. askerimizi güçsüzleştirmeye çalışıyorlar. bize düşen hainlerden arınıp askere, polise sahip çıkıp onlarla omuz omuza kafire kılıç sallamaktır. çok ciddi bir savaşın arifesindeyiz. ama allah'ın izniyle düşmanlarımıza karşı galip geleceğiz. buna inanıyorum. allah'ın orduları bizimle. ben bunu olanlara dair yaşananları izlediğimde çok iyi gördüm. ateş açılıyor, herkes sistemli bir şekilde eğiliyor, sonra kalkıp çıldırmış gibi silahların üzerine filan yürüyor. burada çok farklı bir şey var. burada insanların içine nüfuz eden gizli bir güç, cesaret var.
    sen tek çocuksun. dedin ki babamın kimliği yoktu, vatansızdı… senin kimliğin?
    annem türk uyruklu olduğu için bende var. trajikomikti babamın hayatı. hatta rahmetlinin filmini çekecektim "haymatlos" adında. çekecektim demeyeyim, çekeceğim inşallah. izleyemedi diye de üzülmeyeceğim, çünkü izleyecek.
    ilginçmiş. peki hiç konuşuyor muydunuz babanızla kimlik durumunu? mesela hastalanınca ne yapıyordunuz?
    hastalanmıyordu. zaten hastalansa bile belli etmeyen bir tipti babam. her şeyi hoş görüyordu. hep başkaları için yaşadı denir ya hani. kendi için hiç koşturmazdı. ben ondan fazla dertleniyordum kimlik işine. diyordum şunu artık hallet. ben söyledikçe kızıyordu.
    evde bekleyen evrak ne var ne yok topladım bir gün babamın haberi olmadan. ankara'ya gittim. avukat buldum. “devlet size ne gibi gerekçe gösteriyor, onu bana söyle" dedi avukat. adam akıllı halledelim şu işi dedi. babama geliyorum devlet sana ne diyor filan diyorum bir şey demiyor. kestirip atıyor. anası babası yunanistan'da. gidemiyor onları görmeye. onlar da elden ayaktan düştüler eskisi gibi gelemiyorlar. anası cenazeye bile gelemedi mesela.
    dedem de en son memlekete dönerken zaten epey ağlattı beni. "o kadar çağırıyordu gelemedim" dedi gözünden yaşlar boşalırken. kendini suçlu hissediyor.
    basından sizi arayanların dışında böyle halktan, vatandaştan arayan soran, sizi bulanlar oldu mu? sosyal medyadan ulaşanlar oldu mu?
    çok fazla. bakamayacağım derecede. sağolsunlar. beni en etkileyen de cenazeye kadar gelip bana sarılarak "sen beni bilmezsin ama ben seni okuyordum, babanı da bilirdim." diyenler.
    babanın son projesi camilerle ilgili bir çalışmaydı değil mi?
    evet. babam bu kitabın bitmiş halini daha birkaç ay evvel eline almıştı. çok keyifliydi bunu bitirdiği için. bu onun yıllardır hayaliydi. hiçbir ticari beklentisi yoktu. cumhuriyet tarihi boyunca yapılmamış bir çalışmayı ülkesine kazandırmak istiyordu sadece. ve türkiye ulu camilerinin hepsini bir kitapta topladı. bana da yardım etmek nasip oldu. baba oğul anadolu'yu gezerek yaptık bu kitabı.
    bu yolculukta birçok anı biriktirmişsinizdir illaki. onlardan birini anlatabilir misin? babana dair bir şeyler...
    doğu'daydık. çocuğun biri peşimize takıldı. “abi allah sana kabe'ye gitmeyi nasip etsin" dedi. dondu kaldı babam. arkasını döner dönmez cebindeki neredeyse bütün parayı uzatarak "ne güzel dua ediyorsun, bir daha et" dedi.
    kabe'yi görmeyi çok isterdi. ramazan'ın son günlerinde yoğun şekilde onunla birlikte kabe'ye gidebilmek için dua ediyordum. fakat şehadetine yakın başka bir şeyler oldu. benim tek başıma yola çıkmak gibi bir hayalim vardı hep. ailemi buna nasıl ikna ederim, bu ne zaman olur, ne kadar sürer filan hep düşünürdüm böyle.
    amaç sadece yolda olmaktı, varmak değil. lakin babamın şehadetine yakın ben bu yolculuğun sonu kabe'ye varmalı diye düşünmeye başladım. yani uçak bileti alıp değil de, yürüyerek çıkacaktım yola. selam alıp vererek, yoldaş biriktirerek mekke'ye varacaktım. babamsa bu planın içinde değildi hiçbir şekilde. zihnimin karanlık bir noktasına gidiverdi. "onsuz gideceksin" dedi yaradan bana yani, malum etti. şimdi diyorum ki o zaten en güzel yolla gitti oralara. içim rahat. inşallah ben de bu hayalimi gerçekleştireceğim.
    peki şimdi ne olacak? bundan sonraki hayatınıza dair bir düşünce var mı zihninde?
    artık annemle baş başa kaldık. seni sürekli gezdireceğim diyorum ona. babamdan daha fazla gezdireceğim... babamın işleri yoğundu, dünya telaşından fazla vakit ayıramıyordu zaten. canı sıkılırdı hep bu duruma.
    en son kervansaraylar ve çeşmeler üzerine bir şey yapacaktı. inşallah onları tamamlayacağım. onun fotoğraf makinelerini kurcalayarak büyüdüm neticede.
    mustafa abiden sonra ardiyedeki yuvasından çıkmayan kedisi şinasi...
    mustafa abiden sonra ardiyedeki yuvasından çıkmayan kedisi şinasi...
    yeni şafak gazetesi ile bu süreçte iletişiminiz nasıldı?
    hepsinden allah razı olsun. patronları ve tüm meslektaşları çok ilgi gösterdiler. ben hep kızardım bu sektördekilere birbirlerine hiç vakit ayıramadıkları için. bugün çok daha net gördüm ki ölüm gerçekten müthiş bir şey. bize aramızdaki tüm soğuklukların dünya telaşından kaynaklandığını gösteriyor. aslında hepimizin içinde birbirimizle kucaklaşmak yatıyor ama dünyalık telaşlar aramızı açıyor işte.
    teşekkür ediyorum alpaslan. başımız sağ olsun tekrardan.
    ben teşekkür ediyorum. allah milletimizden razı olsun. bizim üzerimizden rahmetini, bereketini eksik etmesin.
    --- spoiler ---

    http://www.yenisafak.com/…-gecesini-anlatti-2498153
  • darbe şehidi mustafa canbaz'ın eşi ve oğlu külliye'deki toplantıyı neden terketti?

    'cumhurbaşkanlığından davet geldi. anneme gidelim mi diye sordum, gidelim dedi ve gittik. hem hava değişikliği ikimize de iyi gelir diye düşünüyorduk. allah razı olsun yanımızda olanlardan. telefonlar hiç susmuyor, evimiz hiç boş kalmıyor. fakat takdir edersiniz ki bu yüksek tempo molasız oldu mu ruh da, beden de yorgun düşer. birkaç gün evvel ateşler içindeydim mesela. nazar duası ve “maşallah” isteklerime karşılık verenlerim sayesinde, inancımla güç toplamaktayım.

    ailecek yola çıkmakta, evden uzaklaşıp dağların bayırların arasından geçmekte şifa bulurduk. cumhurbaşkanlığının bizim için ayarladığı uçakla değil de babamın ve benim yakın dostumuz, yoldaşımız olan bir ağabeyin arabasıyla gittik ankara’ya.
    yolculuk iyi geldi fakat aynı şeyi ne yazık ki anma etkinliği için söyleyemeyeceğim. kocaman bir salona aldılar annemle ikimizi. salonun arka sıralarındaki bir yere oturduk. yavaş yavaş şehit yakınları ve gaziler girmeye başladı içeri. ardından da devlet büyükleri bir bir giriş yaptı. bulunduğumuz binanın dışındaki dev ekranlardan da orada toplanan halk takip ediyor olup biteni.

    erdoğan salonda göründüğünde alkış kıyamet bir şeyler oldu. hatta bir ara futbol tribünlerini hatırlatan “recep tayyip erdoğan” sloganları atıldı. salonun neredeyse tamamı ayaktaydı, benim gibi oturan çok az kişi vardı. herkes sessizce, cumhurbaşkanlığı makamına hürmeten ayağa kalksaydı ben de kalkacaktım. fakat ben holigan değilim. orada babasını şehit vermiş bir evlat ağırlığındayım. çok rahatsız oldum. hiçbir türlü ortamla bütünleşemedim.

    bize; yapılan yolların, hizmetlerin reklamı 15 dakika arayla 2 kere izlettiriliyor ekrandan, alkış kopuyor. biri çıkıp bir şey söylüyor, alkış kopuyor. dua okunuyor, ona bile alkış kopuyor.

    “ya sabır!” çekiyorum içimden. bu alkışı, tezahüratı filan neden bu kadar benimsemiş olduğumuza sinirleniyorum. erdoğan çıkıp bir an evvel konuşsun istiyorum artık. güzel sesiyle kur’an okur belki de o zaman yatışırım, alkışlar da yatışır diye geçiriyorum içimden.

    tam o sıra film kopuyor. bu defa ekrandan bize 15 temmuz’a dair görüntüler izlettiriliyor. bombalanan, taranan insanlar, f-16'lar, salalar… annem kulaklarını tıkıyor, ağlamaya başlıyor. titriyor hatta. ön koltukta küçücük çocuklar vardı, babaları şehit düşen küçük çocuklar… onlar da etkilenip ağlamaya başlıyorlar.
    15 temmuz gecesi evimizin hemen üstünden geçen f-16'nın hava patlamasıyla neredeyse camlarımız kırılacaktı. evin ortasındaki anneme “yere yat!” demiştim. bize bunları yaşattılar, ben de etkileniyorum o seslerden. düşünün, ses sistemi kusursuz bir salondayız ve her yandan f-16 sesi geliyor. televizyondan izlemeye benzemez.
    artık daha fazla dayanamayıp fırlıyorum koltuğumdan. “ne yapmaya çalışıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum salonun ortasındaki rejiye. memur zihniyeti, “bizim ilgimiz yok, kulaklıklı görevlilere söyleyin.” diyor. kulaklığı olanlara söylüyorum, onlar da başkalarını işaret ediyor. bu saçmalığın sonlanacağı yok, annemin yanına dönüyorum. “çıkalım buradan.” diyor. koluna girip çıkarıyorum annemi.
    hemen ankara’daki genç bir dostumu arıyorum bizi alması için. bu arada koca külliye… yollar kesilmiş, çıkmak kolay değil. oraya coşmaya gelmiş insan kalabalığını yararak, uzunca bir mesafe kat ediyoruz. annem yorgun düşüyor, yanımızdan geçen bir polis aracını çeviriyorum. sağolsunlar bizi arkadaşın arabasının beklediği yere kadar götürüyorlar. arkadaşım bizi alıyor ve üçümüz birden sessiz sakin bir yere çay içmeye gidiyoruz. başka bir dostum da konaklayacağımız yeri hallediyor ve otele gidip annemle biraz olsun kafa dinliyoruz.

    diyorlar ki “ama reis çok güzel konuştu sonrasında.” yahu isterse dünyanın en muhteşem konuşmasını yapsın, annem zangır zangır titremeye başladıktan sonra neye yarar? hâlâ bizim genel itibarıyla neye kızdığımızın, neden kızdığımızın, ne hissettiğimizin idrak edilemiyor olduğunu görmek gerçekten çok üzücü. hâlâ hükümetin eseri olan herhangi bir yanlışa eleştiri getirdiğimde ufak tefek hesaplar göz önüne alınıp kötü niyetliymişiz gibi bakılması filan…

    vallahi bunu da paylaşmayacaktım lakin o günü soranlar çok olduğundan burada belirtmek istedim yaşadıklarımızı. yazdıklarımın hiç tahmin etmediğim kişilere bile ulaştığını görünce de illaki buradaki eleştirilerim de adresini bulur ve aynı yanlışların tekrar yaşanmasının önüne geçilir diye düşündüm.

    erdoğan’ın benle tanışması nasibinde yokmuş diyorum. onun babama borcu var. muhabbet borcu… aşıktı babam ona. olanlardan beri bizzat evimizi ziyaret edip gönlümü almamış olmasını bu aralar çok mühim bir yoğunluğu olmasına bağlıyorum. annem de laf söyletmez reisine. onu dinlemek için yola çıktı o gün ama “keşke gelmeseydim.” dedirttiler kadına.

    burada genel itibarıyla vurgulamak istediğim şey: neden hassas olunamıyor? bu şeyleri kimler organize ediyor? aralarında hiç mi uzman sosyolog, psikolog yok ne bileyim. kolu bacağı sarılı gaziler ve bizim gibi şehit yakınları o gün dışarıdaki kalabalıkla neden aynı muameleyi gördü? tek farkımız bizim içeride koltuklarda oturuyor olmamızdı. mesela neden ünlülerin kabulü bizimkinden çok daha samimi bir ortamda gerçekleşti? aşağıdaki linkten görebilirsiniz, bu yakınlık ortamını biz daha fazla hak etmemiş miydik? o gün ünlüleri dolduruverseydiniz salona, onların izlemeye ihtiyacı var o şeyleri. biz zaten onları yaşadık, vatan mevzu olduğunda kavganın hep ortasındaydık."
  • mustafa cambaz'ın, metanetini ve erişkin duruşunu saygıya izlediğim kendi gibi güzel ve büyük kalpli oğlu. yeryüzü, yüzüne dar gelmesin.

    https://twitter.com/alpaslancambaz
  • "az insan, az eşya, az yemek, az laf ve çokça gitmek. diyeceğim bu." diyen güzel insan.
    devam eden darbe davasının gidişatını twitter ve facebook hesaplarından takip edebilirsiniz.

    https://twitter.com/alpaslancambaz
    https://www.facebook.com/…r/posts/10211512935912938

    --- spoiler ---

    istanbul ana darbe duruşmasının ilk ayağında yaşananların ayrıntıları
    u yerleşimli uzunca bir salondu. u'nun ucunda mahkeme heyeti, önlerinde takım elbiseli katil zanlıları, onların sağ yanında ve onlara hayli yakın mesafede avukatları, sol yanlarında uzak bir mesafede 15 temmuz mağdurlarının avukatları, bu avukatların sağına doğru uzanan sıralar, yani bizim asıl oturmamız gereken yerlerde de 3, 4 basın mensubu vardı. basın mensubunun bulunduğu yerin sağında geçiş yolu, onun sağında da biz vardık. u'nun alt kısmını oluşturan bizim sağ yanımızsa seyircilere ayrılmıştı. salonun en ucunda seyirci gibiyiz yani. avukatlarımıza değil bir şey söylemek veya danışmak bulunduğumuz yerden yüzlerini göremiyoruz, öyle bir mesafe var aramızda. bir ara bir şey iletmek üzere o tarafa geçeyim dedim 2 jandarma mensubu çevik bir hareketle önüme dikildi ve buna hiçbir türlü izin vermedi. o tarafa geçsem, katil zanlılarıyla aramda yine metrelerce mesafe ve onlarca jandarma olacaktı zaten. çıplak ellerimle onları öldürebilmem fizik kurallarına göre hiç mi hiç mümkün değildi yani. bunların nasıl korunduğunu bilin diye yazıyorum. kendilerini görmemiz bile engelleniyor. sadece enselerini görebildik.
    ilk başta yoklamaya geçildi. önümüzdeki sıralarda mikrofon var fakat cahil olduğumuzdan(!) veya bize lüks görüldüğünden olsa gerek aktif değillerdi. bunun yerine her birimize tek tek seyyar mikrofon uzatan bir görevli vardı. bir şehit babası yoklamada ismini söyledikten hemen sonra gayet nazikçe bu dizilimden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. mahkeme başkanı "şu an sadece yoklama alıyoruz, talebinizi daha sonra iletin." dedi. şehit babası birkaç kelime daha ekleyecekken mikrofonunu kast ederek hemen görevlilere "sesi kapatalım, mikrofonu alalım!" diye uyarıda bulundu. mikrofon alındı. biz de doğal olarak "ne oluyor yahu? daha bismillah ne bu sertlik?" tepkisi veriyoruz. ben de o ara bağırdım "bizi öne alın, şunların takım elbiselerini göremiyoruz sayın başkan!" diye. bağırdım diyorsam, sesimi ulaştırmak için. aramızdaki mesafeden dert anlatabilmek sadece bağırmakla mümkün. mahkemeden atılmakla tehdit edildik.
    her neyse, vakit ilerledi. bize bir şey söylenmişti "talebinizi daha sonra iletin." diye. arada avukatlara da rica ettim bu dizilim talebimizi. duruşma başladığında iletildi. iletildi fakat meclis başkanı bu defa "dizilim bu şekilde uygun görülmüştür, bu yönde talepte bulunmayacaksınız." ayarında, hiç abartmıyorum aynen buna benzer bir söylemle bu yönde talebimizi iletmekle yanlış bir şey yapıyormuşuz gibi hissettirdi bize. ağzımızı açamıyoruz korkudan. kesinlikle şehit ailesiyiz diye ekstradan bir hürmet beklediğimden değil, mahkeme başkanı normal, adil bir görüntü çizse yetecek bana fakat aramızda yaşlı başlı annelerimiz, teyzelerimiz, amcalarımız, dedelerimiz var ve hakimin bu keskin, net tavırlarının ne manaya geldiğini çok iyi okuyorum. gariban daima sussun isteniyor. gizliden bir kışkırtmadır salınıyor mahkeme heyetinin oradan bizim bulunduğumuz tarafa. yanımdaki jandarmanın biri de beni hareketli görünce şey dedi zaten, "bu hakim kimseye benzemez haa, atar direkt. çok ses çıkarmayın." vallahi diyorum üzerimize kurşunlar yağan o gece bile şu mahkeme ortamlarından daha anlaşılırdı bizim için her şey. insan dumura uğruyor.
    sıra avukatların kendilerini tanıtıp kimin, kimlerin avukatı olduklarını ve hangi mağduriyetle burada bulunduklarını kısa ifadelerle belirtmelerine geliyor. iddianamede suça dair ne ararsanız var. nasıl bir cümle kurarsanız kurun içinde illaki paramparça edilerek katledilmiş insanlar var, işgal var, soysuzluk var... böyle bir ortamda avukatlardan birinin kurduğu cümle içinde katil zanlıları için "katil" demesi mahkeme başkanı tarafından uygun bulunmuyor ve kendisi hemen uyarıda bulunuyor "katil diyemezsin" diye. daha sonra bunun üzerinden bir avukat hakimin tarafsızlığını yitirdiği gerekçesiyle reddi hakim talep ediyor ve ara veriliyor. aradan sonra hakim, biz cahillerin pek anlayamadığı, dinleyince "haklıdır herhalde" dediği bol sayılı kanunlar gereğince reddi hakim talebinin kabul edilemeyeceğine karar veriliyor.
    sıra zanlıların kendilerini tanıtmalarına geliyor. hepsi sabıkasız, yükseköğretim mezunu ve ihraç edilmeden önce gelir kaynaklarının 5 bin ve 6 bin lira civarında olduğunu söylüyor. yine neredeyse hepsi önceki ev adreslerinin yerinin değiştiğini ifade ederek yeni adres bilgilerini paylaştılar. kağıttan okudular adresleri. kağıttan okumayan biri istanbul diyecekken ankara dedi, hemen sonra düzeltti. dili sürçmüştür belki. suizanda bulunuyorum şunun şurasında. niye ezbere konuşup yalan ifade versinler ki, mahkeme başkanı "yanlış bilgi verilmesi falanca kanuna göre kesinlikle suçtur" uyarısında bulunmuşken...
    aralar veriliyor, katil zanlılarının avukatları ve bizim avukatlar konuşuyor, bizse sadece izleyici konumundayız. yine bilmem kaç sayılı kanunun veya mahkemenin genel düzeninin bir gerçeğidir bu mutlaka, cahil olduğumuz için bunları bilmiyoruz. darbecilerin takım elbiseli yargılanıyor olmasına, kavurmacıların filan salınmasına bilmem kaç sayılı kanunlar ve mahkemelerin genel düzenleri hiçbir şekilde engel olamıyor ama biz mağdurlara sürekli bir engel çıkıyor. neyse, avukatlardan biri yine güzel bir şey söyleyerek hakkımızı müdafaa ediyor, dizilim konusunda hakimi sıkıştırıyor ve alkışlamaya başlıyoruz. çünkü ona hak verdiğimizi, söylediklerinin gerçekten bizim içimizden geçenleri yansıttığını mahkeme heyetine ve mahkemeyi kayıt altına alan kameralara göstermemizin tek yolu bu. o ana kadar sadece 2 kere filan alkış yapmış olmamıza rağmen mahkeme başkanı "yalnız her seferinde alkışlayacaksanız bu mahkemenin bir düzeni vardır, böyle olmaz." diyerek mahkemeden atılabileceğimize yönelik bir sinyal daha veriyor. bastırdıktan sonra dizilimin çarşamba günü 'düzeltilebileceği' sözünü alıyoruz.
    sıra savunmalara geliyor. dönemin 3. kolordu komutanı korgeneral erdal öztürk elindeki belgelerle kürsüye çıkıyor. mahkeme heyetini selamlıyor. bir sunum hazırladığını söylüyor, ekranı kullanmak istiyor. dedikleri yapılıyor. o ekrandan bize sürekli 15 temmuz gecesi bağlandığı ntv ve tgrt yayınlarını izletiyor, aslında darbeyi nasıl canla başla engellemeye çalıştığını anlatıyordu. darbenin başarılı olmayacağı anlaşıldığında kendini gizleyenler, başka bir plan üzere darbeyi önleme rolü kesenler olduğunu bilen bizler için yeterli delil değil bunlar. her neyse, ikna edici ses tonuyla ve aptalmışız gibi sürekli aynı cümleleri tekrarlayarak sunumuna devam ediyor. mahkeme başkanı hiç mi hiç "bunları söylemiştin, sadede gelelim." diye araya girmiyor. sabırla dinliyor. saatler geçiyor. şehit aileleri, teyzeler, amcalar oruçlu, uykusuz ve yol yorgunu olduklarından masalarda uyuklamaya başlıyor, kimisi salonu terk ediyor. hatta ben de dahil olmak üzere çoğu ikna bile oluyor konuşan zanlının kumpasa uğradığına.
    cahil de olsak insanız çünkü. merhametten nasibimiz var. fakat biraz beklemek istiyoruz tabi, diğerleri de konuşsun, hepsinin kumpasa uğradığına, aslında kemalist filan olduklarına ikna olursak bu işte illaki bir iş vardır diye.
    kürsüdeki zanlı suyundan bir yudum alarak "bir sonrakine geçin." deyip slaytındaki sayfayı değiştirerek savunmasına devam ediyor. bu arada şehit aileleri olarak slaytta ne var ne yok hiç seçemedik. oturduğumuz yerin uzaklığından ötürü gözümüz görmüyor.
    erdal öztürk, konuşmasının başında sadece mahkeme heyetini selamlamıştı. cumhurbaşkanımızı da fevkalade saygıyla anıp durdu. fetö'ye lanet yağdırdı. sürekli vatanseverlik ve yüce millet edebiyatı yaparken vatanı için canını, kanını vermiş oradaki yüce millete, bizlereyse zerrece muhabbet göstermedi. orada yokmuşuz gibi konuştu. az buçuk psikolojiden anlıyorsam eğer gerçekten iftiraya uğramış samimi biri olsa şehit ailelerinin karşısında mahcubiyetten yerin dibine girecek gibi olur, evvela onları ikna etmeye çalışırdı. altı bomboş bir "yüce millet" lafı sürdü gitti...
    savunma uzadıkça uzadı ve planlanan sürenin dışına çıkıldı. şehit ailelerinde de sabır tükendi ve bağrışmalar oldu. mahkemenin sonlarına doğru anladık ki seyirciler arasında da meğer fetö'cülerin yakınları daha fazlaymış. laf atmalar oldu, ortalık karıştı. olacakları bildiğimden duruşmaya annemi götürmemiştim, bundan sonrakilere de götürmeyeceğim. diğer anneler de bana "iyi ki getirmedin." dediler büyük bir moral bozukluğuyla.
    eğer karşımıza çıkardıkları zanlılar arasında gerçekten darbeye karşı mücadele vermiş, kendisine iftira atılan insanlar varsa ve bizi de bu korkunçluğa, bu vebale alet ediyorlarsa hepsinin hesabını soracaktır allah. kimse hesabı görülmeden bırakılmayacak. biz o soğuk mahkeme salonlarına üzerimize "hasbunallahu ve ni'mel vekil"den başka muska takmadan giriyoruz. insanlarımızdan, devletten tek bir isteğimiz var o da bellidir: adil olunsun.
    29 mayıs... istanbul fethinin yıldönümünde istanbul'u işgale yeltenenlerin yargılanmaya başlanması kulağa hoş geliyor. fakat şu anlaşılsın artık, bizim kulağa hoş gelen şeylere değil; adalet inancımızı sarsmayacak, içimizi soğutacak somut adımlara ihtiyacımız var. oruçlu insanlar daha çabuk yılabilir diye mi bu tarih seçildi onu da anlamış değiliz. yaşananların bizzat şahidi olarak siyasilerin, içinde hiç mi hiç fetö bulunmayan siyasilerin olumlu bir havadaki umut dağıtan bomboş sözlerine gülüp geçiyoruz. gariban sustukça, kendini ifade edemedikçe azmaya alışkındır muktedirler. ben dayandığım allah'tan ve arkamdaki dualardan güç alarak nefesim yettiğince hak bildiğimi haykıracak, garibanın sesi olacağım. soma'larda ve daha nicesinde hakkı yenen o insanların ahı, vebali boynunda olanlar artık gayretullahı önemsesin ve memleketi büyük bir felakete daha sürüklemeden tövbe etsin.
    --- spoiler ---