şükela:  tümü | bugün
  • istanbul yayinlarindan cikan 2008 tarihli misyoner romaninin yazari, bogazici universitesi siyaset bilimi ve uluslararasi iliskiler mezunu, genc sosyolog..
  • ilk olarak anayasa için ‘cehalet peçesi’ başlıklı yazısıyla dikkatimi çekmiş olan akademisyen, yazar:
    "yeni anayasa ile ilgili kilişeleşmiş söylemlerden birisi anayasanın herkesin onayını alması gerektiğidir. böyle bir isteğin teknik olarak mümkün olmadığını söylemek güç değil. ancak benim bu isteğe karşı çıkma nedenim isteğin uygulanmasındaki zorluklar değil, isteğin bizi demokratik sonuçlara götürmeyeceğidir. ilk olarak, cumhuriyet’in kendisi gibi düşünenlere ait olduğunu savunan ve diğerlerinin kendilerine hizmet etmek için varolduklarını düşünen zihniyetin onayını almak ne uzlaşmadır ne de demokrasinin bir gereğidir. tersine böyle bir ideolojiyi benimsemiş çevrelerle uzlaşılması demokrasiye ihanettir. bu fikirden hoşlanmayanlara bir örnek verelim. hitler’in partisiyle aynı mecliste olduğumuzu düşünelim. demokratik tavır onunla uzlaşmak mıdır, onun isteklerine tamamen sırt çevirip adaletin peşinden gitmek midir? buraya kadar demokrasiye inananlarla hem fikir olduğumuzu düşünüyorum. peki eğer anayasa herkesin rızasına dayanmayacaksa neye dayanmalıdır? bugüne dek anayasa tartışmalarında hak ettiği yeri bulamayan rawls’un adalet teorisini ve cehalet peçesini (bu tamlamadan hoşlanmayan kemalistler “bilinmezlik örtüsü” terimini kullanabilirler) hatırlamakta fayda var.

    bilinmezlik örtüsü

    john rawls’un “a theory of justice” isimli kitabında açıkladığı teorisini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz. rawls öncelikle bir hayali durum yaratmaktadır. bu hayali senaryoda vatandaşları temsil eden kişiler bir araya gelecek ve toplumu yönetecek kuralları ve prensipleri belirleyeceklerdir. normal şartlar altında böyle bir durumda temsilciler adalet prensibine aykırı olabilecek eğilimlerde bulunur, kendi çıkarları doğrultusunda prensipleri belirlemeye çalışırlar. oysa rawls’un yarattığı hayali senaryoda temsilciler bu tür eğilim göstermekten çekinirler. çünkü onları bundan alıkoyan bir kavram vardır: cehalet peçesi. bu peçe ile sarıldıkları için hiçbir temsilci hangi ırkı, cinsiyeti, sınıfı temsil ettiğini, hatta -hayal bu ya- kendisinin hangi ırka, cinsiyete, sınıfa ait olduğunu bilmez. beyaz ve zengin bir erkek de olabilir, fakir zenci bir kadın da. böylece oluşturulacak kurumlar, alınacak kararlar, izlenecek prensipler adalet ilkesinden sapamaz. bir temsilci bir grubu dezavantajlı konuma düşürecek bir prensibi benimsemekten korkar çünkü peçesi açıldığında kendisinin o gruptan olduğunun farkına varabilir. böyle bir durumda zenciler otobüsün arkasında otursun diyemez, çünkü kendisi zenci olabilir. benimsenen kural ve prensiplerin dezavantaj yaratmaması için her temsilci hiçbir ırkı, sınıfı, cinsiyeti kayırmayacaktır. benzer bir hayali durumda türkiye’deki peçeli temsilciler kürtler anadilde eğitim yapmasın diyemezler çünkü kendileri kürt olabilirler. kadınları öldürmeyi meşru gören bir yasa çıkaramazlar, kadın olabilirler. hatta şikeyi hoş göremezler çünkü kendileri şampiyonluğa oynayan mütevazı bir takımın taraftarı olabilirler. bu durumda sadece adaletin yön vereceği prensipler, yasalar, kurumlar var olacaktır. elbette rawls’un bu teorisi çeşitli açılardan eleştirilmiştir. öncelikle teori hayali bir durumu varsaydığı için gerçekte uygulanabilirliğine şüpheyle yaklaşılmıştır ki bu boş bir itiraz değildir. kimliklerimizden sıyrılmamızdan bahsetmek, kimliklerimizden sıyrılmaktan daha kolaydır. çoğu zaman kimliklerimiz bize öylesine yapışmıştır ki, adil olduğumuzu düşündüğümüz anlarda bile kendi çıkarımızı savunuyor olabiliriz. bu nedenle belki de hiçbir zaman rawls’un anlattığı adalete sahip olamayacağız. yine de isteklerimizin ve onları meşrulaştıran söylemlerimizin adalet açısından sorgulanmasına yarayan bir araç olarak rawls’un cehalet peçesini yüzümüze geçirmeye çabalamalıyız. rawls’un idealize ettiği duruma yaklaşmaya çalışmak, toplumsal barışa uzun vadede “nasıl olsa bu durum hiçbir zaman gerçekleşemeyecek dolayısıyla çıkarlarımızı korumaya bakalım” demekten daha fazla hizmet edecektir.

    uzlaşmanın koşulları

    son olarak şunu hatırlamakta fayda var; uzlaşma ilkesinin ezilenlerin hakkını ne kadar koruyabileceği ciddi bir soru işaretidir çünkü toplumun ezilen kesimlerinin kendilerini mecliste ne derece temsil ettikleri tartışmalıdır. bu yüzden anayasayı oluşturanlar sesi çıkanlarla uzlaşmak yerine sesi çıkmayanların da düşüncelerini ve haklarını korumak mecburiyetindeler. rawls’un cehalet peçesi bunu sağlamanın en iyi yolu olarak görünüyor."

    diğer yazıları için http://alperbilgili.com/ sitesi ziyaret edilebilir.
  • görüşlerinde felsefeye hakettiği önemi veren yazardır. örneğin kürtaj konusunda dini argüman vermeden felsefi bir analizle konuyu ele almış, ikna edici itirazlar sunmuştur. özetle “evet, cenin bir homo economicus değildir” köşe yazısında şunları demektedir. (tecavüzün istisnai olabileceği görüşüne de şüpheyle yaklaşır ki kurduğu hayali durum düşündürücüdür.)
    “kendi görüşümü paylaşmadan önce tartışmanın yanlış düzlemde yapıldığını belirtmem gerekiyor. bu önemli tartışmada pozisyon alırken herhangi bir siyasi görüşe olan yakınlığımız veya uzaklığımız referans alınmamalıdır. örneğin başbakan’ın samimi olması veya gündem değiştirmek için bu tartışmayı açmış olması kürtaja karşı konumumuzu belirleyen bir etken olmamalı. yine bu tartışmalara girişen kişilerin cinsiyetleri onların argümanlarını değerlendirmede bir kriter olmamalı. bilhassa agresif feministler arasında “siz erkeksiniz, konuşması kolay…” cümleciğiyle başlayan, kürtaj konusunda sadece kadınların konuşması gerektiği yönündeki iddialar duygusal bir tepkiden ibarettir. oysa rasyonel tartışmalar cinsel organlarla değil, argümanlarla yapılır. sonuçta geç de olsa gündeme gelmiş önemli bir tartışma var ve bu konudaki lehte ya da aleyhteki argümanların seslendirilmesi verimli bir tartışmaya kapı açacaktır.”
    “ işin gerçeği dindar müslümanlar arasında bile bu örnek üzerine kürtaja istisna tanıma eğilimi yaygındır. elbette bu rasyonel değil, duygusal bir tepkidir. öncelikle şunu belirtmeliyim ki rasyonel tartışmalarda duygulara atıfta bulunmak bir mantık yürütme hatası (fallacy) olarak kabul edilir. yapılması gereken sakin olup iki tarafın da argümanını dinlemek olmalıdır. şimdi, tecavüz sonucu hamile kalan kadın örneğimizi duygulara teslim olmadan ele almayı deneyelim. farz edelim tecavüze uğrayan bu kadın bir şekilde kürtaja cesaret edememiş ve çocuğu doğurmuş olsun. ancak çocuk doğduktan sonra o dehşet anlarını hatırlasın ve çocuğu öldürsün. bu durumda kadın çocuğunu öldürmekle hatalı mı davranmıştır yoksa çocuk ona tecavüzcüsünü hatırlattığı için haklı bir gerekçeyle mi hareket etmiştir. sanırım bu konuda kürtajı destekleyenlerin bile büyük çoğunluğu kadının çocuğunu öldürmesini hatalı bulacaktır. peki kadının çocuğu anne karnındayken öldürmesini meşru kılan gerekçe neydi? gerekçe çocuğun ona tecavüzcüsünü hatırlatacağı ise bu gerekçe çocuk doğduktan sonra da geçerlidir -hatta daha gerçekçi bir hal almıştır. o halde bebeği anne karnındayken öldürebileceğimizi savunan bir kişi onu doğduktan sonra öldürmeye neden karşı çıkmaktadır? aynı tutarsızlığın sakat çocuk örneğinde de bulunduğunu görürüz. down sendromuyla doğmuş bir bebeğin öldürülmesine karşı çıkarken, bebeğin doğmadan önce öldürülmesine karşı çıkmamak açık bir tutarsızlıktır. çünkü çocuğu öldürmeyi meşru kılan gerekçeler değişmemiştir. demek ki kürtajla ilgili tartışmalarda sakatlık veya tecavüz gibi örnekler yerine anlamlı, tutarlı bir kritere ihtiyacımız var.”“peki tartışma hangi düzlemde yapılmalıdır? bahsettiğimiz kriter ne olmalıdır? bana göre kürtaj önemli ölçüde etik ve ontolojinin -yani felsefenin- tartışma alanına girmektedir. felsefeyi oyuna dahil etmeden soruyu cevaplayamayacağımızı, bir kısır döngü içerisinde kalacağımızı düşünüyorum. tartışmanın taraflarının temel argümanlarını hatırlayalım. kürtaja karşı çıkanlar esasen insan hayatının dokunulmazlığına atıfta bulunmaktadırlar. bu görüşe göre bebeği anne karnında öldürmekle doğduktan sonra öldürmek arasında bir fark yoktur. bu yüzden kürtaj bir nevi cinayettir. öte yandan kürtaj hakkını savunanlar insanın kendi bedeni üzerinde karar verme hakkına sahip olduğunu belirtirler ve bebeği dünyaya getirip getirmeme kararının annenin inisiyatifinde olması gerektiğini savunurlar. burada dikkat edilmesi gereken nokta her iki tarafın da kendince “ahlaki” bir pozisyon aldığıdır. kürtajı savunan birçok kişi, ceninin insan sayılmadığını savunarak kürtajın cinayet olmadığını iddia eder. kürtaja karşı çıkanlarsa ceninin ilk andan -veya belli bir aşamadan sonra- insan sayıldığını belirtirler. eğer insanı öldürmemizi yanlış kılan nitelikler ceninde de bulunuyorsa bu durumda onu öldürmek cinayet olacaktır. demek ki burada kilit nokta ceninin ne zaman insan olarak görüldüğü, insani niteliklere sahip olup olmadığıdır. bu durumda akla gelen ilk cevap “uzmanına soralım” olacaktır. doğru, bu soru uzmana sorulmalıdır, ancak bu sorunun uzmanı tıp doktorları değildir. çünkü ceninin ne zaman insan sayılması gerektiğini bilmemiz için öncelikle “insan”ı nasıl tanımlayacağımıza karar vermemiz gerekir, ki bu felsefi bir karardır. insan olmanın kriteri kimi tanıma göre bilinç sahibi olmak, kimine göre rasyonel düşünebilmek, kimine göreyse özgür iradeye sahip olmaktır. listeyi uzatmak mümkün. sorun, bu tanımların her birinin ceninin insan olup olmadığı konusunda farklı cevaplar vereceğidir. örneğin insan olmanın kriterini “tam bir bilince sahip olmak” olarak tanımlarsak -ki bazı kürtaj savunucuları bu görüştedir- geçen hafta bursa’da yeni doğmuş bebeğini boğan kadın için de cinayet işledi diyemeyiz.”
    “sonuç olarak bilim adamları neyin insan olup olmadığını tek başlarına belirleyemezler. onlar sadece bu kriterlerin -örneğin acı çekmenin- ne zamandan itibaren bedende var olduğunu söyleyebilirler. hangi kriterlerin cenini insan yaptığı biyolojik değil felsefi bir sorudur. işin gerçeği, soruyu bu denli çetrefilli kılan da cevabın felsefi tartışmaya dayanıyor olmasıdır. ancak doğruya daha çok yaklaşmanın yolu da önyargıları bir kenara bırakıp felsefi tartışmaya katılmaktan geçiyor. en azından potansiyel olarak birbirimizi ikna etmemiz mümkündür.”
  • ilk defa dün gece trt haber - sosyal medya’da izlediğim genç sosyolog. sosyal medya yeni bir tür yalnızlık mı yaratıyor sorusunu sherry turkle’ın “alone together” isimli kitabından yola çıkarak cevaplamış, ama orada kalmayıp sosyal medyanın insanı nasıl bir objeye dönüştürdüğünü yeni ve içerikli örneklerle açıklamıştır (trtde “chat roulette” örneğini duymak da garip oldu doğrusu). açıkçası ben mcluhan’nın “medium is the message”, postman ve putnam’ın da “form kötüyse içeriği de etkileyecektir” tarzı açıklamalarının, hatta baudrillard’ın “hiperrealite” kavramının bu denli sade bir dille anlatılabileceğini pek düşünemezdim. hem de isim ve kavramlarla seyirciyi boğmadan yaptı bunu. bilmek ayrı anlatmak ayrı, malum. bir de sosyal medyanın yeni bir tür narsisizm yarattığı şeklindeki iddiası kafamda şimşekler çakmasına neden oldu. sosyal medya hem kendimizi olduğumuzdan önemli gösterdiğimiz ve önemimize kendimizi de inandırdığımız; hem de insanlar benim için ne düşünüyor güdüsünün baskınlığıyla hareket ettiğimiz bir yer dedi. o halde buradan psikolojiye mi yönelsem ne yapsam, bilemedim.
  • dün gece trt sosyal medya programında izlediğim, bilgisi ve anlatım yeteneğiyle beni etkileyen sosyolog. ekranlarda görmeye alıştığımız, otuz yıl önce amerika’da yapılan anketlerden çıkarım yapıp sosyoloji anlatmaya çalışanların aksine, toplum hakkında yaptığı doğru tespitlerle, kurduğu güncel cümlelerle pek çok kez “beni mi izliyor acaba bu adam” diye sormama sebep olmuştur, sosyolog olmasa kâhin olabilirmiş.

    şaka bir yana, uzun zamandan sonra anlayarak sosyoloji dinleyebilmemi sağladı. televizyon programlarında karışık konuları nazlı nazlı anlatıp, aklımın bambaşka yerlere gitmesini sağlayan insanlar yüzünden oldum olası bu konuları televizyondan öğrenemem. dün gece bunun çok güzel bir istisnası oldu, alper bey sayesinde sosyal medyanın bize aşıladığı narsizmle, ikili oynamayla, etkileme gücüyle, televizyonlardan rol çalışıyla ilgili çok şey öğrendim, tek bir program öğrencisi olmak istememe yetti. bazı konuların aslında çok keyifli olduğunu, ama bize anlatanlar yüzünden sevemediğimizi dün tekrar tecrübe ettim.

    küçük bir google araması boğaziçi üniversitesi siyaset ve uluslararası ilişkiler bölümünde lisans ve yüksek lisans dereceleri aldığını, istanbul üniversitesi’nde doktora yapmakta olduğunu bildiriyor. zaten programı izledikten sonra böyle bir cv göreceğimi tahmin etmiştim, “tahsille başarı farklı şeyler” mottom bir gol de kendisinden yedi.

    ayrıca alper bilgili’nin european journal of science and theology’de yayınlanmış “mantık hatalarına giriş, dawkins’in tanrı yanılgısı” isimli ve european perspectives’te yayınlanmış “post-seküler toplum ve türkiye’deki çok sesli din ortamı” isimli makaleleri varmış –kendisi gönderimi okuyorsa makale başlıklarının amatör çevirisini mazur görsün-. misyoner isimli romanı olduğunu da dün programda öğrendim. bu makalelere ve kitaba erişip okumaya çalışacağım, onlar da dün programda anlattıkları gibiyse çok güzel okumalar beni bekliyor demektir.

    umarım televizyonlarda daha sık görüp bilgisinden faydalanabiliriz. dünyada ve ülkesinde ne olup bittiğinin farkında, eskinin değil şimdinin verileriyle konuşan, iyi tahsilli ve öğretme yeteneğine sahip bir sosyolog olduğu için ben değil ülke olarak hepimizin sevinmesi gerekiyor. iyi ki kendisini trt’de izledim, inşallah gelecekte başka yerlerde de izlerim.
  • isam'da bilim teorisi ve modernite dersini veren akademisyen
  • bilim sosyoloğu.
  • twitter üzerinden sorduğum soruya değer verip,mail adresime ayrıntılı bir cevap gönderen sosyolog.
    sosyologluğu nasıl henüz bilmiyorum ama kesinlikle " insana değer veren biri " olduğunu söyleyebilirim.
    böyleleri günümüzde gerçekten az. takibindeyiz.*
  • özenilecek derecede donanımlı, katedecek çok yolunuz olduğu hususunda cesaret kırıcı birikimiyle menfi hissiyata sahip olmanıza sebebiyet veren, bir buluşma öncesi ''laflarıma dikkat edeyim de fazla batmayalım'' dedirten, sokratik yöntemi kullanırken kendine hayran bırakan, mütevazı, kibar, erdem sahibi biri.

    dawkins'in paslarını nasıl da güzel gollere çevirdiğini ''an introduction to logical fallacies: dawkins' the god delusion" isimli makalesinde bulabilirsiniz.