şükela:  tümü | bugün
  • bunun klibi cok guzeldi. baya guzel bir hatun ile iki abi oynamaktaydi. sarisin abi ile hatun sevgiliydi cok seviyolardi birbirlerini. sonra hatun bu abiyi baska bi hatunla basiyordu ve terk ediyordu. sarisin abi de yemeden icmeden kesilip hatunu ariyordu.
    hatun ise siyah sacli bir ressam abiye veriyodu intikam icin. ressam bunun ciplak resmini yapiyodu.
    sonra gunlerden bir gun ressam abi evde yokken sarisin abi geliyodu, hatun ile sariliyolardi o sirada resmin ustundeki ortuyu acinca sarisin abi delleniyordu ve herseyi tekmeliyip evi yakiyordu. ve sokakta yururken goruyoduk sonra bunu gayet cool bi sekilde arkasinda ise itfaiye evi sondurmeye ugrasiyordu. ve siyah sacli abi ile yururken gozgoze gelip kesisiyorlardi, bu baba bir sahneydi.

    ya iste boyle.
  • klibi tam bir klasik olan en güzel bon jovi ballad'larından biri. kliple ilgili daha önce atlanmış bazı detayların altını çizmek isterim.. (esas oğlan : cek, esas kız : debi, pis orospu : nina**, figuran oğlan : pitır olsun)

    cek ve debi birbirini çok seven, her daim çılgın atan bir elmanın iki yarısı çiftimizdir. fantazi bazında yatak odasındaki video kameralarını salondaki televizyona bağlar, takılırlar. debi'nin ev arkadaşı olan nina bir gece uykusundan uyanıp da televizyonu açtığında cek'in performansıyla karşılaşır, "benim neyim eksik" psikolojisine girer ve ev arkadaşının sevgilisine bıyık burmaya başlar*. cek de erkek milletinin bir mensubu olduğundan bu bıyık burmalara karşı kayıtsız kalamaz ve bir gün debi'nin yatağında nina'nın memelerine kafasını gömer. tam bu esnada debi elinde koca bir kesekağıdıyla alışverişten gelmiştir, salona girdiğinde televizyonda o sahneyle karşılaşır ve güneş gözlüklerini yere atarak yatak odasına koşar. burda yamulmuyorsam ağzından bir "i wish.." çıkar ve elindeki kesekağıdını cek'in nina'nın memelerine gömülmüş olan kafasına atar (burası en sevdiğim kısım, hep böyle bir şey olsa da aynı şeyi yapsam istedim) ve son sürat koşmaya başlar. bu noktada da seyirci "vay be hatuna bak topuklularla at gibi koşuyor" düşüncesine dalar. sonra tekrar debi'yi görürüz, bir apartmanın kapısında beti benzi atmış bir şekilde homeless misali oturmaktadır. tam bu esnada o apartmanda hayvan gibi bir stüdyo/evi olan ressam pitır gelir ve debi'ye şefkat gösterir, "yukarı gel de ısıtayım seni" der. beraber yukarı çıkarlar, debi "ohaaaa stüdyoya bak wooohooo" şeklinde böğürür. bu arada pitır bir şişe şampanya açmaktayken "yüz hatların çok güzel debi, senin bir resmini çizmeme izin ver" der. debi kabul eder, pitır resmi çizmeye başlar. az sonra pitır kazağını çıkarır, çizmeye devam eder. bu arada debi de boş durmaz sarındığı battaniyeyi sıyırır, gece yatakta biter. lakin sabah debi pişman olmuş cek'i özlemiştir, telefon ederek lokasyonunu bildirir. cek gelir, sarılırlar ederlerken cek üzeri örtülü resmi görür, örtüyü indirince çıplak olduğunu anlar ve berserk moduna geçer. sanki önce boynuzlayan kendisi değilmiş gibi resmi bıçakla deşer, eşyaları oraya buraya fırlatmaya başlar*. bu sırada debi onu durdurmak için elinden geleni ardına koymaz ama çabaları boşa çıkar tabi. en sonunda histerik bir gülüşle durur cek, debi "baybay cek, işim olmaz artık senle" der, el sallar ve gider (klibin bu destructive kısmı bir dönem bizde de sansüre uğramış, cek'in geldiği yerden durduğu yere kadar olan kısım es geçilmişti. haliyle uzun bir süre "yahu bu adam niye gülüyor şimdi, kadın niye gitti" şeklinde düşüncelerimiz oldu). bunun üzerine hepten tırlatan cek bir sprey ve bir çakmak yardımıyla evi havaya uçurur. çıkarken pitırla gözgöze gelirler, falan fişman.

    güzel kliptir ama yine de yalandır always malways, kimse kendini kandırmasın.

    8 yıl sonra gelen edit: guns n roses'ın november rain klibi kadar külttür bu klip.
  • "but this is touching, severus," said dumbledore seriously. "have you grown to care for the boy, after all?"
    "for him?" shouted snape. "expecto patronum!"
    from the tip of his wand burst the silver doe. she landed on the office floor, bounded once across the office, and soared out of the window. dumbledore watched her fly away, and as her silvery glow faded he turned back to snape, and his eyes were full of tears.
    "after all this time?"
    "always" said snape."

    her duyduğumda hayalimde bu sahneyi canlandırdığım kelime.
  • tarifi mümkün olmayan bon jovi şarkısı.

    hani "sözlükte bilmem kaçta doğmuş efsane nesil" başlıkları var ya, aslında biraz da bunun tadında olacak yazdıklarım. bir insan neden ve nasıl başlar yabancı müzik dinlemeye, bir şarkı insan hayatını ne derece etkileyebilir bunu anlatmaya çalışacağım.

    84'lüyüm ben, efsane nesil mi değil mi orasını bilemem. aslında efsane durumu biraz da o zamanın şartlarında büyük şehirde orta ve üstü gelir durumuna sahip olanlar için geçerliydi. şimdi internetle birlikte gelir dağılımında olmasa da bilgiye ulaşmada bir adalet söz konusu. o zamanlar hiç de öyle değildi, ama konumuz bu değil elbette.

    benim çocukluk zamanlarım, yani 90'lı yılların başları aslında türk pop müziğinin hayvani bir çıkış yaptığı döneme denk geliyor. tarkan, yonca evcimik, kenan doğulu, mustafa sandal vesaire hep bu dönemlerde piyasaya çıktılar. kanallarda pop 10'dan top 10'a geçiş çok sancılı olmuştu mesela eheheh... her hafta güncellenen en iyi 10 şarkı listesi olurdu. deli gibi takip ederdik, tarkan'ın kasetini alınca sevinçten uyuyamadığımı bilirim.

    o zamanlar atıyorum türkçe kaset 3 liraysa yabancı kaset bunun tam iki katıydı. yani baya pahalıydı, üstelik alanlar da "şarkıların hepsi güzel değil zaten" diyorlardı. anlamıyorduk pek fazla, "kulağımıza hoş geleni" dinliyorduk. ilkokul sonunda anadolu lisesi'ni kazandım, zaten şehirde o zaman iki tane anadolu lisesi var, kalite baya yüksek. hazırlık okuyoruz, hocamız yabancı müzik dinlemenin kulağımızı ingilizce telaffuza alıştıracağını söyledi. benim hiç yabancı kasetim olmamıştı, sıkı bir grup vitamin fanıydım, michael jackson ve madonna'yı duymuştum ama kasetleri yoktu işte. eve döndüm, kara kara düşünüyorum "nereden bulurum dinlerken sıkılmayacağım yabancı kaset" diye... daha 11 yaşındayken hocanın dediği emir oluyor, illa ki yabancı kaset bulunacak, çaresi yok...

    anneme anlatıyorum derdimi, ikiletmeden "emre abinde vardır, ödünç alır dinlersin" diyor. öğretmen olan ve annemin yakın arkadaşı olan komşumuzun oğlu emre abi'den bahsediyor. adam zaten idolüm, benden dört yaş büyük, 80'li ve o da anadolu lisesi'ne gidiyor. hem aramız da fena sayılmaz ama tabi ufak olduğumdan benimle müzik konuşmuyor, grup vitamin dinleyen adamı sallamıyorlar...

    telefon ediyor annem, müsaitlermiş git versin sana kaseti diyor. heyecanla çalıyorum kapılarını, emre abi'nin odasında olduğunu söylüyor annesi. çalıyorum kapıyı ama açan yok, "gene kulağına o şeyden takmıştır duymaz şimdi o deyip langırt diye açıyor kapıyı emre abinin annesi. "ilgilen çocukla" diyor, o da gerçekten ilgileniyor hayatımın geri kalan kısmına yön vererek.

    ben 11, o 15 yaşında, sene 1995... başlıyor anlatmaya emre abi, türkçe müzik bok gibi diyor, sözler alakasız diyor, tarkan'ı itin götüne sokuyor, yetmiyor mustafa sandal'a giydiriyor, aşkın gözyaşları albümünü bile oldukça gereksiz buluyor emre abi. yıkılıyorum haliyle, grup vitamin'in yeri bende ayrı. "ah ulan o kasete mecbur olmasaydım kafa göz dalardım da sen şükret" diyorum içimden.

    derken rafta muntazam sıraya dizilmiş kasetlerin arasından bana en uygun olacağını düşündüğü albümü çıkarıyor. "cross road - bon jovi", işte müzik bu aslanım diyor, boşver türkçe'yi asıl sözler asıl müzik bu diyor. kafa sallayıp çıkıyorum odadan. başlıyorum dinlemeye, ilk şarkı güzel diyorum, ikincisi de fena değil, üçüncüsünü beğendim derken dördüncü şarkı başlıyor. afallıyorum, oldum olası slow şarkıların bende yeri ayrı olmuştur. ama bu sefer başkaydı, kan olmuş damarlarımda dolanıyordu şarkıcının sesi. biter bitmez geri sardım, baştan dinledim. kasetin kağıdını vermemişti emre abi, o kadar güvenememişti niyeyse... ertesi gün okulda hocaya rica ettim, walkman'de dinletip sözlerini bir kağıda yazdırdım. çok beğenmiştim şarkıyı ve sözleri de mutlaka özel olmalıydı.

    eve dönünce açtım sözlüğü, sözlük derken ekşi sözlük değil tabi bildiğin oxford ingilizce-türkçe sözlük. her kelimenin anlamını bulup yanına yazarak bütünü bulmaya çalışıyorum üç kuruşluk ingilizce bilgimle. şuna benzer bir şeydi ilk bölüm..

    bu romeo kanıyor
    ama kanını göremezsin
    hiç bir şey ama bazı duygular
    bu eski köpek tekmelendi...

    (orjinali)

    this romeo is bleeding
    but you can't see his blood
    it's nothing but some feelings
    that this old dog kicked up

    ulan dedim ne saçmaymış, buna mı hüzünlendim ben. romeo aşık adamdır, kanıyormuş adamın ciğeri de köpek ne alaka arkadaşım? tabi ertesi gün hocaya bundan bahsettiğimde çok gülmüştü, hatta abartısız yarım saat kahkaha attı hain hoca. öyle değil bu, kicked up olunca şöyle olur falan diye açıkladı. sonra da benim çevirimi yetersiz görüp düzgünce yazdı bana şarkının türkçe sözlerini. baştan sona türkçe okuyunca büyülenmiştim. artık benim şarkımdı "always"...

    ders çalışırken, aşık olduğumda, dışarıda yürüyüşe çıktığımda, uzun otobüs yolculuklarında, okul servisini beklerken hep bu şarkıyı dinledim. geri-ileri sarma derdi olmasın diye 90'lık kaseti baştan sona bu şarkıyla doldurdum. kısa sürede ezberledim tabi şarkıyı, başlarda bon jovi kadar hızlı söyleyemiyordum, sonra aynı ritme gelebildim zamanla, amerikan aksanıyla söylemeye, tıpkı onun gibi nağmeler yapmaya, kelimelerin sonunu uzatmaya başladım. çok sevdim bu şarkıyı ben, hala da yeri ayrıdır.

    eski hayallerimi ve hayatımı paketleyip kaldırabilmemi sağladı bu şarkı, vardır bu sözün tıpkısı şarkı sözünde. o kıza söyler tabi bunu, ben kendime alındım niyeyse. gerçi güneşin hala parladığı yere değil buz gibi bir ülkeye gitmiştim ama olsun.

    çok sevmiştim bu şarkıyı ben, hala da sızısı içimdedir.
  • bon jovi'nin en kaliteli parçalarından, sesini kadifeye boyayıp sunduğu, iç acıtan, yürek söken bi parça... hard başlayıp sonradan ballad formuna döner... törn mi yor bliid..diince insan içinden "taam lan başlıo işte" diyip bütün tikatini şarkıya yöneltir, teslim olar.
  • sözlere dikkat yarabilir ama gülmekten değil..
    "i've made mistakes i'm just a man
    but baby if you give me just one more try
    we can pack up our old dreams and our old lives
    we'll find a place where the sun still shines..."
  • ing. her zaman, hep.

    --- spoiler ---

    but this is touching, severus," said dumbledore seriously. "have you grown to care for the boy, after all?" "for him?" shouted snape. "expecto patronum!" from the tip of his wand burst the silver doe: she landed on the office floor, bounded once across the office, and soared out of the window. dumbledore watched her fly away, and as her silvery glow faded he turned back to snape, and his eyes were full of tears. "after all this time?" "always," said snape.

    --- spoiler ---

    diyaloğuyla harry potter and the deathly hallows'da geçer. sinema uyarlamasında ise alan rickman öyle bir ifade ve ses tonu ile söyler ki bunu, o an affedersin snape'i. çünkü arkadan dumbledore's farewell çalıyordur. dumbledore'un gözleri buğulanmıştır. snape'in patronusu kartaldan, sevdiği kadının animagusuna dönüşmüştür -ki bu çok nadir görülür-. intikamını ve intiharını kendini arabeskleştirmeden başarmış bir dark side karakterinin ne kadar derin olabileceğini anlarsın.

    "kim olduğumuzu belirleyen yeteneklerimiz değil seçimlerimizdir" sözünü de...
    en iyi film sahneleri listemde ilk sıradadır bu yüzden.

    --- spoiler ---

    always

    --- spoiler ---

    editos: imla
  • rip alan rickman :(
  • bon jovi klibindeki oyuncular için (bkz: carla gugino) (bkz: keri russell) (bkz: jack noseworthy)
  • muhteşem bir bent parçası.