şükela:  tümü | bugün
  • "karizmatik duruş" kaygısından tamamen uzak olan bu saf filmler daha en başta basit! melodilerden oluşan müzikleriyle insanı alıp götürebiliyor uzaklara. hani abd'de arabalı sinemalarda insanların eskiden film izlediğini felan görürüz ya filmlerde, işte öyle bir durumda hissetmeme neden oluyorlar.

    yine insansı bir film işte. insan, hayat ve birazda mizahi bakış açısının toplamı gibi bişey amarcord. teknik kısmıyla ilgilenmiyorum ama. çünkü filmi ya teknik kısımla yani beyin ile izleyeceksiniz ya da kalbinizle. biz genelde
    kalbimize yeniliyoruz. gerçi bundan şikayetçi olan var mı pek sanmam. o yüzden hangi kare ne kadar fotoğraf estetiğindedir onlardan hiç bahsetmek istemiyorum.

    işte kalbinizle izlediğinizde çok az kişi heralde ben beğenmedim diyecektir. çünkü hayat ve insana özgü şeyler var filmde. tabi tüm sıradanlığıyla doğal olarak. italya'nın bir kasabasında dine, aşka, eğitime, politikaya, cinselliğe, aile yaşamına, anılara, hayallere, kadınlara, erkeklere, çocukluğa, ergenliğe, yetişkinliğe, çocukça yaramazlıklara, okul yaşamına,
    cinselliğin keşfine, akabinde masturbasyon heyecanına, kendinden büyük birine duyulan ilgiye, kendinle yaşıt birine duyulan (karşılıksız) aşka, fantazilere, kar ve bahar sevincine, ölümlere daha çok mizahi yönden bakan bir film var. ayrıca bol bol iri meme ve popo da dahil bunlara.

    gülmek isteyen bir çok insana rahatlıkla tavsiye edilmeli bu film. çünkü istemeden ve kendinizi zorlamadan resmen salyalar saçarak gülüyorsunuz. italyan kültür merkezini dolduran sosyetik süslü entel teyzelerle yanyana epey bir güldük filmde. iri memelere, "üflemeyeceksin emiceksin" tarzı süperötesi mizaha, çok sempatikçe gösterilen masturbasyon sahnelerine,
    "tashaq" tarzı cesurca kullanılan söylemlerine falan kolkola gülüyorduk o teyzelere işte. yani demem o ki her çeşit insanda ortak duygular uyandırabiliyor film.

    fellini'nin karakter yaratmaktaki başarısını takdir ettim. okul sahnesindeki o hocalar gerçekdışı olamaz ya. bu kadar mı iyi seçimler, paketle vitrine koy adamları olur. sonra o yaşlı amca, teo amca, çocuklar, hanfendiler çok iyiydiler.
    monica belluci'nni nasıl bu kadar hoş,çekici birisi olduğunu şimdi daha iyi anladım. çünkü filmdeki fahriye abla* bile yaşına rağmen üzerinde çok sıkı bir çekicilik barındırmaktaydı. italyanlar böyle olsa gerek.

    ha film hep mi saf duygularla bezeli hiç mi mesaj yok. var tabiki. ama hepsini ayırt edemiyorum elbet. yoksa gramofon sahnesi hatta inşaattaki "tuğlalar" şiiri bile aslında biraz kara mizah olabiliyor. ama yinede ağırlığı mizahi yönünde bu filmin.

    söylemeden geçemeyeceğim bir nokta daha var. bu filmi ben biraz vizontele, biraz hababam sınıfı ve birazda züğürt ağa filmine benzettim içtenliği adına, bir bölgenin insanını tasvirleme adına. beğeni derecesi olarak bu filmler ile amarcord'u çok çok uç noktalara ayırabilecek birilerinin samimiyetinden şüphe ederim. türk filmi diye burun kıvıran, bir kenara atan birisi gelip bu filmi göklere çıkarırsa işte orada sahte entelliğin izleri başlar benim gözümde.

    biraz uzun gibi oldu ama film aslında bu kadar uzun bile değil. hayat kadar normal, fazlası olmayan bir film idi işte. sevdim. ama ne eski diye, ne farklı bir ülkeden diye, ne klasik ilan ediliyor diye, nede kültür merkezine gelenlerin belki çoğunluğunun "bak bunlar seviyo kesin iyidir" kaygısı adına değil bizzat bana hissettirdikleri için sevdim. zaten sinema bunu başardıkça biz "yaşasın sinema" demekten bıkmayacağız gibi görünüyor.
  • hayatın ateşi üflemekle sönmez, emeceksin diyen film.
  • su birkac yil icinde 4-5 defa izledikten sonra su sonuca vardim ki, bende fellini amcayi mezarindan cikarip elini opme hissiyati uyandiran bir basyapit bu. sanki filmi izlerken aslinda bir film izlemiyoruz, sanki rimini'li yaslica bir amca guzel bir icki sofrasinin bas kosesine oturmus da bize gencliginin rimini'sini, ailesinin egzantrik uyelerini, italyan fasistlerini ve bir ergen olarak yasadigi cinsel maceralari mizahi ve tatli detaylar ile susleyerek meddahvari bir ustalikla anlatiyor da anlatiyor.
  • biliyorum, biliyorum, biliyorum
    elli yaşında bir adamın
    elleri temizdir hep
    ve ben günde üç kez yıkarım ellerimi

    ama yalnız ellerimi kirli görünce
    hatırlıyorum
    çocuk olduğum günleri.

    federico fellini
    amarcord
  • küçük kasabalar ve o kasabalarda sıkışmıs hayatlar, anılar, hayaller, kadınlar, erkekler, çocukluk, ergenlik ve hatta yetişkinlik, kısacası yaşam üzerine yapılmış bir başyapıt. sahip olduğu tetikleme mekanizması ile beni her izlediğimde ağlatmayı başarabilmiş filmdir.ne 8.5 ne la dolce vita, fellini’nin en iyi filmi budur.
  • 1973 yapımı, fevkalade bir federico fellini filmi. 30'ların italya'sına çocukluk ve gençlik gözüyle bir bakıştır ancak o kadar gerçek, o kadar güzeldir ki, 80'lerde türkiye'de çocukluğunu yaşamış birini bile tamamen içine alıp götürebilir nostalji diyarlarına...

    --- spoiler ---
    çocukluğumuzun rituelleri, yaramazlıklar, fırlamalıklar, okuldaki komik olaylar, kar sevinci... cinselliğin keşfi, mastürbasyon zirveleri, yaşça büyük kişiye duyulan aşk, mahallenin fahriye ablası, fantaziler ve sonra ilk aşk, karşılıksız kalması... siyasetle tanışma, olaylarıyla yüzyüze gelme, sporla tanışma... aile, aile kavgaları, dedenin bunaması, babanın öfkesi, annenin ölümü...
    --- spoiler ---

    her karesinde kendi çocukluğumu bulduğum, belki de yapılmış en evrensel film. saygıyla eğiliyorum.
  • bir bekleyis, bir hayaller filmi. pek tabi bol koca meme, bol koca popo.
  • buram buram italya olan filmdir.

    özellikle ailenin yemek masasında toplandığı ve babanın oğlunu yaptığı haytalık yüzünden bahçede kovalaması ile son bulan uzunca sahne inanılmaz komiktir, filmi dvd'den ilk izleyişimde tekrar tekrar başa alıp 3-4 kere izlediğimi hatırlıyorum. o masadaki her karakter tam bir karakterdir, tam bir karikatürdür. fellini'dir.

    bu arada fellini filmlerini izlerken insan genelde bunu düşünür hisseder ama özellikle amarcord 'u izlerken bende bu his had safhaya ulaşmıştır: türk sineması üzerindeki fellini (ya da belki genel olarak italyan) etkisi çok nettir.
  • sisin içinden beyaz boğa'nın belirdiği sahne unutulmazdır.
  • film baharın gelişini kutlayan şenlik yürüyüşü ile açılır. güneşin yüzü henüz ısıtmıyor olsa da, soğun şiddeti kırılmıştır. takvim baharın ilk gününü göstermektedir. rüzgâr tohum taşıyan pamukçukları çılgınca oradan oraya savururken, şenlik alayı kasaba meydanında yakılan ateşte kıştan kalanları yakmaktadır.

    aslında bir hikayesi yoktur. yönetmen çocukluk ve gençlik fantezilerini şiirsel bir dille anlatırken, aynı zamanda faşizmin ayak seslerinin duyulmaya başladığı 30lı yıllar italya’sı küçük bir sahil kasabası ölçeğinde resmetmektedir. anılara karışan hayâller, artık bir hayâl olan anılar abartılı ve bir o kadar renkli karakterlerle birlikte resmi geçit yaparlar. fellini verdiği bir röportajda, kendi sinema anlayışının çıkış noktasının karikatür ve çizgi roman olduğunu söylemiş. antik tiyatroda duyguların maskelerle ifade edilmesi gibi, filmlerinde sıkça rastlanan birbirinden renkli akrobatlar, palyaçolar, gezgin kumpanyalar, her bedenden kadınlar, din adamları bir duyguyu, bir korkuyu temsil eder. amarcord bu anlamda bir fellini tipleri müzesidir. her bir sahne çarpıcı, insanın içini ısıtan ya da burkan bir çizgi bant havası taşır. karakterlerin yanı sıra zaman ve mekân da önemli bir rol oynar fellini sinemasında. amarcord’da geçen bir yıl, yönetmenin bütün çocukluk ve gençlik yılları boyunca geçen mevsimlerin toplamı gibidir. kasaba, memleketi olan rimini’nin izdüşümüdür. zaten filmde adını, rimini’de konuşulan italyanca’nın emilia-romagna lehçesinde "hatırlıyorum" anlamına gelen “a m'arcord”dan alır.

    film, dürüst ve kendi halinde iş yapan bir müteahhit olan asabi aurelio, cefakâr anne miranda, haylaz çocuklar, güzel giyinmeyi, güzel yemeği ve güzel sevmeyi bilen ama çalışmakla arası olmayan kibirli dayı, akıl hastanesinde bir amca ve çapkın dededen mütevellit kavgası gürültüsü bol, harareti yüksek tipik bir italyan ailesi olan biondiler üzerine odaklanır. olan biteni haylaz oğul titta ile kasabanın vakanüvisinden dinleriz.

    mucizevi, neşeli, kederli olaylar birbirini izler. evleri çatısına kadar kara gömen soğuk bir kış sabahının erken saatlerinde, kar yığınlarından oluşan bir labirente dönüşen kasaba meydanında birden bire muhteşem kuyruğunu açmış salınan bir tavus kuşu peydahlanır. sonra beyaz elbisesi içinde gradisca’nın çalkalanan kalçalarını görürüz.

    titta ve arkadaşlarının fantezi dünyasında cüssesi ile orantılı bir yer edinmiş olan tütüncü kadınının devasa memeleri doldurur birden perdeyi. oğlanların hayali o memelere dokunabilmektir. titta şansını denemek ister. tütüncü kadın kendisini kaldırması halinde bu hayalini gerçekleştireceğini söyler.

    bundan sonra neler olduğunu kesinlikle izlemeniz gerekir. bir başka unutulmaz sahne akıl hastanesinde yatan teo amca’nın evci çıkarılıp birlikte yemek yenildiği günün akşamı, dönüş vakti yaklaştığında bir ağaca çıkıp kadın istiyorum diye yeri göğü inletmesidir.

    okulda yapılan eşek şakaları, ahalinin büyük bir umut ve heyecanla sandallara atlayıp kasaba açıklarından geçen rex adlı transatlantiği görmeye gitmeleri, dedenin siste kayboluşu, volpina’nın vahşi bakışları, kasabanın delisi biscein’in grand hotel’de kalan arap şeyhinin 30 karısından oluşan hareminde geçirdiği geceye ilişkin palavrası canlılıklarını asla yitirmeyecek şekilde izleyenlerin hafızasına kazınır.

    düşsellikle gerçekliği, gündelik hayatın güven veren sıkıntıları ile geleceği belirsiz kılan siyasi gerginliği harmanlayan fellini, tıklım tıkış insan yığınlarını, düğünleri, zıvanadan çıkmış aile yemeklerini anlatırken ne kadar şen şakrak ise bireyler üzerine odaklandığında aynı derecede hüzünlüdür. neşeli anılar geçidini gülümseyerek izletirken, alttan alta aslında hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını küçük ayrıntılarla aralara serpiştirir.

    daha önce fellini filmlerinde mekânın da ana rollerden birini üstlendiğinden bahsetmiştim. kasaba altın çağını yaşamış ve geride bırakmıştır. güzel günler silinmiş, karanlık bir gelecek ağır ağır çökmektedir. biscein’in harem fantezisinin geçtiği, şatafatlı partilerin verildiği, soyluları, zenginleri ağırlayan grand hotel ile aynı soylularla flört eden, erkeklerin akıllarını başlarından alan, güzelliği geçen yıllarla birlikte solan kuaför gradisca’nın kaderleri birbirine benzer; kasabanın geçmişinin ve bugününün simgesi gibidirler.

    geçmişe özlemi neşeyle perdelenmiş bir hüzünle anlatan bir başka unutulmaz sahne, kasaba halkının görkemin ve gücün simgesi olan rex adlı yolcu gemisini görmek için sandallarla denize açılmasıdır.

    umutlarına, anılarına, huzurlu eski günlerine ne kadar yakınsalar, rex’e de ancak o kadar yaklaşabilirler. gemi uzaktan gelir ve geçer.

    filmin künyesine ait birkaç bilgi de vereyim. 1973 yapımı filmin muhteşem müzikleri nino rota’ya ait. titta’nın teo amca’sını oynayan ciccio ingrassia, bizim kuşağın televizyon düşkünlerinin hatırlama olasılığı olan “yavru ile katip” serisinin “katip”i. sophia loren’i andıran gradisca rolünde oynayan magali noel “ izmir’in kızları güzel olur” sözünü doğrulayan izmir doğumlu bir italyandır. film türkiye’ye 1981 yılında gelir. ankara’da akün sineması’nda oynar ki, ben sinemada izleyen azınlıktayım. istanbul’da ise as sineması’nda oynamış. filmi tüm karşı çıkmalara rağmen ülkü tamer’in tavsiyesi ile ülkemize getiren ise ercüment karacanmış. gişede iş yapmaz dene film 17 hafta gösterimde kalmış.

    daha başka ne anlatayım bilmiyorum ki. ölmeden izlemeniz gereken ilk on film içinde kesinlikle yer almalıdır.