şükela:  tümü | bugün
  • uc haftalik tecrubeme dayanarak soyluyorum ki %80'i mal olan bir toplumun bireyine verilen isimdir. artik suna inaniyorum ki amerika tum dunyada kendi vatandaslari gibi insanlar yetistirmek ve cogaltmak istiyor. bir adim sonrasini ogrenmekten aciz, surekli televizyon izleyen, ne sunulursa ona razi olan, hazir gidalarla beslenen, kurallarin bir milimetre bile disina cikmayan bir insan obeginden bahsediyorum. bilgi teknolojileri gibi sektorlere bakildiginda calisanlarin %90'i amerikali degil. adamlar resmen beyin göçüyle ayakta duruyorlar. benim calistigim plazada en bilindik bir elektronik ev aletleri markasinin dogu amerika genel merkezi var. o kata girip cikan ya cekik gozlu ya hintli. tum bina oyle. yine teknoloji alaninda hizmet veren sirketlerin genel profili yabanci calisanlardan olusuyor.

    ayrica bu insanlarin evde yemek yeme kulturu yok. yemek pisirmekten de bir haberler. fast food zincirlerinin buradan cikmasina sasirmamak lazım.

    aliskanliklarindan kolay vazgecemiyorlar. yil olmus 2012 hala posta ile gonderi yapmanin ve çek yazarak para odemenin pesinden kosuyorlar. markette kasa kuyrugunda odeme sirasi geldiginde cantasindan cekini cikarip uzuuun uzuuun ve yavas yavas yazan yasli teyzeyi beklemenin yarattigi haz paha bicilemez! inanin buna.

    bir evragi "e-posta ile gonderin" diyorum, "yok postaya veriyorum, 2 gune sizde olur" diyen dallama insanlar ayrica. bir cok kisi e-posta ile iletisim kurmuyor. deli oluyorum. gunde iki kere posta kutusuna gitmekten fenalik gecirecegim.

    giyinme sekilleri de cok enteresan. kadiniyla erkegiyle ayaklarina en az iki numara buyuk terlik giymeye bayiliyo salak insanlar. gecen gun calistigim binada bi hatun gordum, saniyorum muhendis bir abla. ayagi 38 numara ama 40 numara terlik giymisti. boyle ise gelebilmis. bir de şık giyinince (şık dedigim de beyaz pantolon, topuklu ayakkabi ve duzgun bir gomlek) okuzun trene baktigi gibi bakiyorlar "ne alaka" der gibi.

    medeniyetin gobegi denilen yerde durum boyle. gozunuzde fazla buyutmeyin yani.

    edit: bazı yazarların cok zoruna gitmis bu elestirim, icleri kan aglamis. ben turkiyedeki insanlarla karsilastirmadim amerika insan profilini. bagimsiz bir elestiridir. kafama fes de takmadim, sacma bir turk insani da olmadim. ayrica bu kafayla yol kenarindaki o genis evleri turkiyeden agzinin suyu akarak filmlerde izlemeye devam edersin. ben teknolojiden ve beyin gocunden bahsediyorum adam evlerden ve yollardan bahsediyor yahu. te allahim.
  • her kötünün bi iyi yönü vardır ya, bu insanların da diyalog rahatlığını seviyorum ben. geçenlerde amerika'dan türkiye'ye, evlendiği türk kadın ile göç etmiş bir amerikalı ile iş yaptık. yapıyoruz da gerçi hala neyse. gittim görüşmeye, çözüm üretemedik olmadı, üzüldüm ben de, oturdukları 12 milyon euro'luk villaya ve bitirdikleri üçer beşer üniversitelere rağmen mütevazılığın dibine vurmuş insanlar. niye evlendiklerini anlayabiliyorsunuz ortak paydaları çok net. "üzülme badi senin suçun yok ben şanssız bi adamımdır." dedi, elini omzuma attı sıktı, "benim şanssızlığım da olabilir, ben de çok şanssız biriyimdir, sizden daha şanssız olduğumu görebiliyorum hatta." dedim, hemen kafasıyla onaylayıp kahkahalarla güldü, öbür elini de attı kader arkadaşıymışız gibi. uzatma yok sakız gibi çekiştirme yok, burada olsa "aynısı kaynımda var." geyiğine döner muhabbet, kimse bi diğerinin samimiyetine inanmaz. ilk defa trilyonluk bi adamla böyle enseye şaplak göte parmak olduğum için değişik duygular hissettim ama dedim ya, bu insanlarla diyaloğa girmek aşırı rahat. bunun hastasıyım. o öğrendiği 2-3 kelime türkçe bile güzel geliyor. ufak bir kıyak yaptığında "hağrikasığn, çuk tişeğkküleğ.", bir şey istediğinde "lütfeeen :(" diyor sldkfjsldk. "şu olabilir." diyorsun, uyarsa teşekkür ediyor, uymazsa "yok istemem." diyor. goygoy yok delicesine net ve fakat bi o kadar da samimi. muasır medeniyet bu ve benzeri şeyler olabilir. bu adamla tanıştıktan sonra adam sandler'ı niye sevdiğimi anladım yani. kendi halkımlayken ne kadar yorulduğumu fark ediyorum bu insanlarla iletişimdeyken.
  • bu millet sikinin dogrultusunu fena halde kible bellemis ve yurekleri sefa pezevenkligiyle dolup tasan bir millet oldugundan, super iyi oyun arkadasi olurlar insana. onlarla sevismek, mac etmek, dans etmek superdir.
    amma iki geyik cevireyim, uc yarenlik edeyim derseniz hic yaramazlar.
    bi de dogustan arkadan gelene kapi tutma, kavsaklarda gereksiz sirin surat ifadeleri esliginde yol verme huylari vardir ki, atesle ve turlu ayilikla terbiye edilmis turk'e garip gelir.
  • bir amerikalidan üstün yanimiz istanbulun yerini biliyor olmamiz gibi abuk sabuk bir espri yapabilirdim.ama allah sizi inandirsin yapmiyacagim.

    bu gariban amerikan halki dünyada psikolojik sava$ araçlarina maruz kalan en geni$ kobay kitlesidir. (bkz: pentagon)
    yazik.hayir yani bi meriye,bi tomiye yazik.
  • keske bu adamlardaki nesenin yuzde 5'i bizde de olsaydi. adamlar anlayisli, cana yakin, kibar ve en onemlisi mutlu. simdi gelip bana amerikan emperyalizmi zirvalari anlatmayin. bu insanlari da seviyorum ulkelerini de.
  • kafaları hakikaten bi acaip çalışıyo bunların. ya da çalışmıyo, bilemedim. hem üstten hem yandan açılabilen pencerelerden var odada, yandan açtım çantamı silkelemek için. ben çantanın içini dışına çıkarmış hunharca pat pat vururken, alt katımdaki komşu kişisi tam da çantamın altında durup kafayı kaldırarak gözleri şaşkınlıktan pörtlemiş vaziyette "o pencereyi nasıl açtın o kadar yaa?!" diye sordu. cevab verememekle beraber, suratımda bir "wtf??" ifadesi vardı eminim. pencere lan?? baya bildiğin pencere, window, huhuu? açmadın mı hayatın boyunca hiç? ayrıca çantanın içindeki kırıntıları da kafana yedin, haberin yok. adam hayatının şokunu yaşadı resmen. odasına gidip pencereyi hayran hayran seyretmediyse neyim. teallam.
  • ''amerikalilar hicbir seye inanmaz, ta ki onu televizyonda gorene kadar.''

    (bkz: richard nixon)

    #22401524
  • silah üretip savaş çıkartan, sonra da bunun filmini çekerek parayı kıran millet.
  • bir yıl new york'ta, dört yıl da los angeles'ta yaşadım; ancak anlatacağım şeyler, düşük bütçeli bir film çekimi için bir aylığına gittiğim watseka isimli kasabada tanıştığım insanlara dayanıyor.

    şunu da önceden belirteyim, yazacağım şeylerin bir kısmı sadece muhatap olduğun insanlara özgü özellikler olabilir. bir yere kadar genellenebilecek kısımlar vardır tabii; ama tamamını genelleyip "işte bütün amerikalar böyle" demek gibi bir amacım yok.

    olayları anlatırken yeri geldikçe dikkatimi çeken meselelere değineceğim. biraz uzun ve karışık olacak. bu konudaki yetim kısıtlı maalesef.

    filmin yönetmeni los angeles'a kıyasla çok daha ucuz olacağı için filmi doğduğu ve büyüdüğü bu watseka isimli şehir/kasabada çekmeye karar vermiş.
    film dediğim gibi düşük bütçeli, bu yüzden yönetmen kasabada tanıdığı insanlarla anlaşmış ve biz ekiptekiler olarak ikişer ve üçer kişilik gruplar halinde bu kasabalıların evinde kalacağız.

    watseka, chicago'ya yaklaşık 2 saat mesafede. havaalanına indim, yönetmenlerden biri beni aldı, gidiyoruz watseka'ya. ilk dikkat çeken şeyler, chicago'dan uzaklaşıp bu ufak şehirlere doğru ilerledikçe haliyle tarla ve yeşillik miktarı artıyor, evler müstakile dönüyor, ve sokakta yürüyen insan sayısı azalıyor.
    genelde kasabaların yaklaşık tunalı hilmi caddesi kadar bir şehir merkezi oluyor, onun dışında her taraf tarla, aralara da evler serpiştirilmiş.

    bunun dışında ilk başta farketmeyip, 1-2 hafta içinde kafanıza dank eden şey, bu kasabalarda zenci, meksikalı, asyalı ve benzeri azınlıklar yok denecek kadar az.
    bir ay boyunca böyle bir yerde yaşamaya alıştıktan sonra hele de los angeles gibi bol azınlık içeren bir şehre geri dönünce bir afallıyorsunuz hakkaten.

    mısır tarlalarının filan arasından geçe geçe sonunda benim kalacağım eve ulaştık. normalde yaklaşık 15-20 müstakil ev sığacak bir sokakta, aşırı seyrek olarak yerleştirilmiş 4-5 tane müstakil ev var, hepsinin baya büyük bahçeleri var. evlerin türkiye'deki lüks site evlerinden tek farkı mısır tarlalarının ortasında olmaları.
    ilk başta tabii insana güzel geliyor bu yeşil ve huzurlu kasaba ortamı.
    arabadan indik. kalacağım evin sahipleri karşıladı. 50-60 yaşlarında bir hanım ve kızı. bir de kocasi varmış; ama adam kamyon şoförü olduğundan genelde pek evde olmuyormuş.
    ikisi de ileri seviyede obez. hakiki obez ama. türkiye'de gördüğünüz şişman insanlar gibi değil. göbekler, genital bölgenin üzerinden pantolonun içine doğru devam ediyor ve 20-30cm aşağı kadar uzanıyor.
    bunun diğer uç noktası olan, milletin ruh hastalığı derecesinde "sağlıklı" beslenmeye ve vücut geliştirmeye önem verdiği los angeles'tan gelince tabii bu durum da başta bir göze batıyor.

    eve girdik. başta gayet misafirperver davrandılar, kendini evinde hisset, istediğini yap filan dediler.
    tesadüfen torunlarinin katolik bir merasimi varmış bir önceki gün, confirmation denilen, o gün de evde parti var. akşama doğru tüm sülale ve tanıdıklar bunlara geldi, yemekler, içecekler filan.
    beni de davet ettiler, ben de kaynaşayım bari diye katıldım bunlara. insanlar eve gelmeye başlayınca anlaşıldı ki, obezite bu aileye özgü değil ve hakkaten anlatıldığı kadar yaygın. bir kere aile fertlerinin tamamı obez. gençler ve çocuklar obezleşme sürecinin başında oldukları için sadece balık etli gibiler. nutty professor'deki klump ailesi'nin beyaz tenli olanı gibi aile.
    diğer tanıdıklar arasında da normal insan boyutunda olan az sayıda kişi var. geri kalanların çoğu yine ileri seviye obez, kalanlar da şişman ve balık etli.

    yemeklerle ilgili (bkz: #57542237). hakkaten çok kötüydü; ama o gün ilk gün, hemen kendimi kasmayayım, insanlarla kaynaşayım filan diye istemeye istemeye yedim yemekleri.
    bir aşamada pasta getirdiler, bu obez aile fertlerinden biri daha fazla kremalı olduğu için kendisine köşe parça verilmesini talep etti. böyle bir muhabbet varmış, pasta kare olduğu için en güzel yeri köşeler gibi bir algı var. obez bunu talep edince bir yadırgadım. los angeles'ın havasından ister istemez etkilenmişim. kalori sınırını aşmamak için ince dilim kek talep eden adamların ve kadınların arasından kopup, pastanın en kremalı kısmını talep eden obezlerin yaşadığı watseka'ya gelmişim neticede. dürüst olayım, aklımdan geçti "ulan ayı, haydi pasta yemene bir şey demiyorum, al bir dilim efendi gibi ye, eyvallah da, bari en kremalı kısmını bana verin deme lan." diye. ama sonra düşününce, adam zaten o aşamayı geçeli 50 kilo olmuş. "olan oldu, koyver gitsin, atın ölümü arpadan olsun." modunda yaşıyor.
    sonraki günlerde kasabada, yan kasabalarda biraz vakit geçirdikten, walmart'a gidip oradaki tipleri filan gördükten sonra obezitenin, en azından bu kasabalar baz alınınca, hakkaten genele yayılmış ve akıl almaz boyutlarda olduğunu teyit edebilirim. (büyük sayılabilecek bir numune sayısına ve gayrı-bilimsel gözlemlerime dayanarak.)

    neyse, 1-2 bira vasıtasıyla muhabbet filan derken bu çekingen halimle mümkün olduğu kadar kaynaştım işte. ilk gün bu şekilde geçti.
    o ilk gece henüz benimle kalacak olan diğer ekip elemanları gelmemişti, ondan boş odada kaldım. ertesi gün diğerleri gelince dişi olan elemana odayı verdiler, biz pipili dallamaları ise bodrum katına attılar. depo gibi kullandıkları baya büyük bir alana iki tane şişme yatak koymuşlar. biz orada kalacağız.

    normalde türk birinin evinde kalacak olsanız ne yaparlar? kalacağınız yeri iyi kötü bir ayarlarlar, temizlerler filan değil mi? bunlar hiç öyle bir olaya girişmemiş. yatakları şişirmişler, üstüne temiz olduğunu düşündükleri (neden düşündükleri diyorum, oraya hemen geleceğiz) çarşafları bırakmışlar. o kadar. onun dışında ortam bildiğin depo gibi, etraf yıllar öncesinden kalma bok püsür kaynıyor ve her yer aşırı derecede pis.

    evet, bu pislik başlı başına değinmek istediğim bir mesele. ilk gün heyecan, kalabalık filan derken çok farketmemişim; fakat ikinci gün bodrum katına inmemizden itibaren bu pislik durumu iyice ayyuka çıktı.
    ben kendim de zamanında öğrenci evinde de kaldım, bekar evinde de kaldım, baya pasaklı insanların evlerinde de bulundum; ama hiçbiri bu kaldığım evdeki pislik seviysiyle kıyaslanamaz. hele bunlara muadil yaşta insanların yaşadığı bir aile evinde böyle bir durum olması imkansıza yakın.

    - bodrum katını söyledim, ne buldularsa atmışlar, bir daha da ellememişler.
    - bahçedeki mobilyalar leş gibi. pislik, toz, leke, ne ararsan var.
    - halılar, yerler filan yine leke dolu. bölge bölge kırıntılar mevcut. aylar önce bir şeyler dökülmüş ve hiç temizlenmemiş gibi.
    - kapı kolundan tut, dolaplara, duvarlara kadar her şey yapış yapış. olay bu boyuta nasıl gelmiş bilmiyorum. normalde pis bir evde tezgahların filan üstü toz olur, köşelerde filan toz birikir, haydi üç beş yerde de leke olsun. bunlar o aşamayı geçmiş, artık nasıl olduysa yüzeyler de bir yapışkanlık baş göstermiş. tozlar direk yüzeye yapışıp kalıyor.
    - çamaşır odası ve makinesi bile pis. kıyafetleri makineye attığınızda ilk halinden daha temiz mi, daha pis mi çıkıyor emin değilim.
    - tuvalet zaten felaket. lavaboda ve küvette ne idüğü belirsiz lekeler vs.

    tabi bunları tespit etmemiz yine bir hafta kadar sürdü. sonra bir noktada "yarın temizlik yapacağız, gürültü olabilir. kusura bakmayın." dediler. ertesi gün ev temizlendikten sonra kalktık. neyi temizlediler hakkaten bilmiyorum. gözle görülür hiçbir değişiklik yoktu.
    durum böyle olunca, diğer elemanlarla birlikte walmart'a gidip bolca yiyecek, içecek depoladık ve bir daha o evde yapılan hiçbir şeyi yiyip içmedik. zaten film çekiminde olduğumuzdan iki öğünü sette yiyoruz. bir tek tatil günlerinde ve saatine göre bazen bir öğünümüzü evde yiyebilecek durumda oluyorduk. o zaman da aldığımız şeyleri yiyorduk.
    öyle hergün sofra kuruluyor da biz yabani gibi oturmuyoruz değildi yani.

    bu sisteme zamanla alıştık; fakat bu sefer başka bir sorun baş gösterdi.

    kaldığımız evin fertleri aşırı derecede yüksek sesle konuşuyordu. normal sakin konuşurkenki sesleri, benim bağırmamdan daha yüksekti. bir de kilolu oldukları için bir şey söyleyecekleri zaman, ilgili kişinin yanına gitmeden, odadan odaya bağırarak iletişim kuruyorlar. normal ses tonu yüksek, bağırmayı siz hayal edin artık.
    neticede tatilde değiliz. film çekiyoruz. gün oluyor 12-13 saat çalışıp eve gelip yatıyoruz, ve bunlar sabahın köründe kalkıp bangır bagır konuşmaya başlıyorlar.

    bu arada ev sakinleri de bizimle aynı projede çalışıyor. teyze makyaj departmanın başı, kızı da buna yardım ediyor. yani bunlar da bizimle aynı saatlerde yatıyorlar; ama az uyuyup sabahın köründe kalkıyorlar nedense.

    yeri gelmişken başka bir noktaya değineyim. gördüğüm kadarıyla amerikan kasabalılarında da bilmediğini bilmeme durumu ve buna bağlı olarak aşırı özgüven ve cahil cüreti mevcut.
    teyze makyaj departmanının başıyım diye bir kasılıyor, bir kasılıyor. halbuki konuyla ilgili bilgisi, yeteneği ve hızı, ortalama bir film makyözünden net daha az. ama bunun altında çalışanlar teyzeden bile donanımsız olduklarından teyze istediği gibi at koşturuyor.

    makyaj dışında da ahkam kestikleri konular, ettikleri laflar birikimlerine göre hep fazla geniş kaçıyor. muhtemelen şu sıralar trump'ı pohpohlamakla meşgullerdir.
    bir gün torunlardan birini karşılarına almış nutuk çekiyorlardı. ben de su almak için yanlarından geçerken "jimmy'e hayatla ilgili bazı dersler veriyoruz da." mealinde bir laf etti teyze.
    o anda usulca jimmy'e yaklaşıp kulağına "sakın bunları dinleme, ne diyorlarsa tersini yap." diyesim geldi.

    herneyse, biz bodrum katında kalıyoruz demiştim ya, bir gün setten geldik, tam yatacağız, tavanın benim şişme yatağın tam üstüne denk gelen kısmından şarıl şarıl su akmaya başladı. yatağı hemen kurtardıktan sonra koşarak çıktım adamlara haber verdim. o günlerde amca evdeydi. indi aşağı. biz gelene kadar su kesilmiş; ama yerler sırılsıklam. bir sandalye aldı, çıkıp boruyu inceledi. "hmm, burada bir kaçak var, ben bunu yarın hallederim. haydi iyi geceler." deyip siktir oldu gitti.
    ulan amca, benim çarşaflar ıslak. yer sırılsıklam. borudan tekrar su gelir mi meçhul. su ne suyudur, temiz midir boklu mudur o da meçhul.
    insan bir yardımcı olur; ama yok. çıktı gitti adam. bu da yine daha önce karşılaşmadığım seviyede bir vurdumduymazlık.
    ertesi gün mecburen yine walmart'a gittik. zaten bunların çarşaflarını kullanırken huylanıyordum pislik sorunundan ötürü. kendime çarşaf, yastık, yorgan filan ne bulduysam aldım. gitmişken havlu da aldım.
    akşam eve geldik ben yatağa serdim her şeyi. herhalde adam boru işini halletmiştir diye düşünüyoruz. yeni çarşaflarıma içim rahat bir şekilde yattım.
    tam uyuyacağım, aynı yerden yine su akmaya başladı. yatağı yine zar zor kurtardım.

    o artık zurnanın zırt dediği yer oldu. bu sefer amcaya haber bile vermedik. zaten bir bok yaptığı yok.
    kaldığımız depoda içi boş dev bir saksı vardı, onu suyun aktığı yerin altına çektik ve hemen yönetmen yardımcısını arayıp konuştuk. "bak gürültü ve pislik sorununa ses etmedik; ama bu kadarı fazla. yatağımın yanında boklu su gölü var. bu akşam burada son kez kalıyoruz, yarından itibaren bizi buradan aldırın, bu şartlar altında daha fazla kalamayız." dedik.

    ertesi sabah bavulları filan topladıktan sonra çıktık yukarı. böyle böyle bir durum var, sonuçta bu sizin suçunuz veya derdiniz değil, prodüksiyonun ilgilenmesi gerek. evlerde böyle sorunlar olabilir; ama biz çekimin ortasında bu şartlarda yaşayamayacağız. ondan bizi başka yere yerleştirmelerini talep ettik. no hard feelings dedik. ama yönetmen yardımcısı da biz bunları söylemeden önce teyzeleri arayıp pislik meselesini değil; ama gürültü sorununu bunlara iletmiş. tabi öyle olunca biz ne kadar yumuşatarak anlatmaya çalışsak da hard feelings gayet oldu. kadın normal konuşmasının gürültülü olduğunun farkında olmadığı için "ne gürültüsü, bir gün parti vardı, onun dışında zaten evde bir tek biz vardık. neyse, iyi tamam gidin, ne haliniz varsa görün" gibi bir tepki. "teyze şu anda bile öküz gibi bağırıyon, nasıl ne gürültüsü?" diyemedik tabii. peki deyip ayrıldık.

    sonra bunlar ailecek bize biraz kin tuttular, çekim sonuna kadar da pek konuşmadılar. en son gün de güle güle bile demeden ayrıldık.

    neticede yanlarında kaldığım aileyi, anadolu'da yaşayan ortalama bir türk ailesiyle kıyaslayacak olursak;
    - çok daha pislerdi
    - misafirperverlik anlayışları çok farklıydı
    - cehaletlerinin farkında olmama durumu muhtemelen türkler ile benzer. buna karşın tabii ifade özgürlüğü ve kişisel özgürlük, köylü de olsa, kasabalı da olsa amerikalıların çoğu tarafından içselleştirilmiş kavramlar. bu yüzden küçük ölçekte cehaletin yobazlık veya mahalle baskısı olarak topluma yansıması türkiye'deki kadar kuvvetli değil.
    yani koyu katolik kasabasına taşınan ateisti dövüp kenara atmazlar muhtemelen. içten içe çok irite olurlar; ama ses etmezler. aşırıya kaçmış istisnalar vardır elbet.
    - maddi durum olarak inanmayacaksınız ama bizden üstünler. bu "akp süper, harika durumdayız, ekonomimiz çok muhteşem" diye düşünen bir kasabalıyı türkiye'den alıp bunların evine götürsem adam aklını yitirir. kasabalıyı bırak, ankaralı orta sınıftan beyaz yakalı birini götürüp, "bak bu evin sahibi kamyon şoförlüğü yapıyor." desem o bile aklını yitirir. gayet büyük ve müstakil bir ev, yiyecek içecek alma sıkıntısı yok, bir el yağda bir el balda yaşıyordu adamlar.
  • ya valla ilginc milletler. bircok sey yazilir, ben sadece bunlarin elden tutma taraflarini yazacagim.

    ben buraya immigrant olarak geldim. beyaz yakali calismaca. deriz ya biz bunlar ruhsuz, bizde olsa soyle boyle diye. abi o kadar cok elimden tuttularki buradan en azindan bu onyargiyi kirmak istedim.

    eski mudurum, ornegin, surekli beni biriyle tanistirma cabasinda. bir de isin ilginci, tanistirdigi adam da bir baskasiyla tanistiriyor. hani benle 30 dk gecirip beni birine iletiyor, o da sonra bir baskasina.

    ıkincisi, adamlar gercekten 0 ego. bak biraz once 22 milyar dolar fon yoneten bir adama - kendisi co-chief investment officer - dedim ki iste sizin sirketinizde bir ilan gordum, ona basvurdum haber vermek istedim. 2dk sonra adamdan cevap - ilanin tanimini kopyalar misin. yahu cevap beklemiyordum onu gec adam 2dk da yazdi. bir de sunu anlatayim size bak.

    ben bu adamlarla is yaptim ama alt seviye bir calisanim. analistim yani. ama adamla git gel tanistik ve ben gecenlerde buna uzun bir mail attim. ıs ariyorum, e finans amerikada sirf ivy league falan turkiyeden degree ile zor. ben de dedim kendimi anlatayim bari. adam geri donus yapti - inanin hic beklemiyordum. gittim ofisine, adam ve bir de bir managing director benim attigim emaili print etmisler, notlar almislar toplantiya geldiler.

    ya su sahneye inanabiliyor musun. 24 yasinda bir adami cagiriyorlar ofislerine ve senle toplanti yapiyorlar. neden? sana kariyerinde yardimci olmak icin. seni suraya yonlendirebiliriz buraya yonlendirebiliriz diyorlar. bu adamlar halka acik sirketlerin yonetim kurulu uyeleri, adamlarin ismini google'a yazinca xx sirketi board member diye link cikiyor. peki soru, yahu turkiye'de bu mumkun mu acaba? biz sozde musluman sozde yardimsever milletiz, ve sozde bu amerikali kapitalistler hep kendine hep kendine, ama hic de oyle degilmis demek ki.

    allah razi olsun diyim, ne diyim. bu amerikalilar benim sansim oldular, insallah ben de bir gun baskalarinin sansi olacagim.