şükela:  tümü | bugün
  • amerika yapimi olan dizi filmlerin dahil oldugu grup.
  • bu filmlerin en muhafazakar olaninda bile enteresan seksuel ili$kiler mevcut olur ki; bizim gibi az geli$mi$ ulkenin eli kadin eline degmemi$ civan delikanlilarin dikkatini ceksinler.
    bu filmlerde nedense tam olarak cali$an hic kimse yoktur. yiyip, icmezler, hatta kolay kolay sicmazlar bile. ama i$ opu$meye* gelince bana misin demezler***.
  • bircogunda dizi akarken bi mekandan baska bi mekana gecis durumlarinin, gecilen mekanin (mesela evin) disardan söyle bi alindigi, didindindindididin diye bi bas esliginde "az sonra izleyeceginiz olaylar gelismeden az önce de ortam böyle böyleydi. hava da parcali bulutluydu" misali bize gösterildigi dizilerdir bunlar. bu yola basvurmayan amerikan dizisinin amerikanligindan süphe duyarim ya da ederim. o didindundidnind bascisina da gördügüm yerde girismek isterim böyle hayallerim, hülyalarim olur amerikan dizisi izlerken.
  • bu dizilerde insanlar bir giydiklerini bir daha giymezler. saclarini cok nadir kestirirler. zenci kadinlarin saclari 90'lardan beri uzunca, siyah, fönlüdür, makyajlari toprak renklerindedir. kimse bronz tenle dolanmaz, yaz kis beyaz gezerler. sicak icilen tek icecek kahvedir, onu da bardaga 1.5 saniyede doldurur gibi yaparlar. ekmek yemezler. dukkanlarda odemeleri genelde nakit yaparlar, faturalar cek postalayarak oderler.
  • insanı çöl kuzgunu bile yapabitesi olan seri katiller. kendininizi kruz füzesiyle koruyunuz, korununuz.
  • surekli izlendiklerinde insanin beynin icini bosaltabilen diziler.
    aptal kutusunun arkasi yarini.
  • yıllardır bu dizilerin populer olanları arasında güçlü bağlar kurulmasını ve bunu izlemeyi isterdim hala da isterim. anlatmak istediğim klasik bir şekilde oyuncuların kanepeye uzanıp beş on saniyeliğine televizyondan normalde gösterilen başka bir diziyi açıp izlemeleri değil. onu zaten yıllardır yapıyorlar.

    doğrudan bir bağlantı olsun. misal, my name is earl earl'ün geçmişte yaptığı herhangi bir kötülüğün ucu atıyorum heroes'da sylar'a dokunsun. olamaz mı? belki earl'ün yürüttüğü saatlerden biri sylar'ındır ve karmasının bir parçası da sylar olur. her iki dizi oynarken önce sylar'ın sonra da earl'ün açısından olay anını yaşarız, mutlu oluruz. hem ilk hangisini izlediysek diğerini izlerken ne olacağını bilsek bile en az ilkini izlerken kadar heyecan duyarız sorun spoiler ise.

    diğer bir çakışma isteği de zaman kavramı. misal, lost oceanic six adadan ayrılıp eve vardığı sırada jericho'nun bombası çoktan atılmış olsun. zaten dış dünyadan haberleri yok, dumur olsunlar. diğer insanlar gibi bu sefer de burada yaşam mücadelesi versinler hatta abartıyorum yolları jericho'ya kadar düşsün. veya supernatural sam ve dean lost adasına jacob'u avlamaya gitsin*. evet fazla abartıya kaçmadan makul seviyede diziler birbirine girse ne güzel olurdu.
  • artık iyice suyunu çıkarma durumuna geldiler. hemen ilk cümleyi görüp kötüleyeceğimi sanmayın. demek istediğim o kadar iyi iş çıkartıyorlar ki insan şaşırıyor.

    bizim gibi tek kanal zamanını görmüş bir neslin; dizi dünyasının nasıl bir evrim geçirdiğini daha iyi kavrayacağını düşünüyorum.

    o boş beyinlere kazılan sikindirik latin amerika dizilerinin yanında bir çok amerikan yapımı dizi de seyrettik. bunlardan bazıları pembe dizi formatında olsa da (generations, the young and the restless, vs…) keyifle seyrettiğimiz bir sürü dizi de (silk stalkings. v, knight rider, the a-team vs.) mevcuttu. gel zaman git zaman bizde özeller kanallar çoğaldı bununla da kalınmadı şifreli yayınlar başladı o da kesmedi dijital yayınlar çıktı bunlarla birlikte paralel ilerleyen internet ve bilgisayar teknolojisi aldı başını yürüdü. sözün kısası amerika’da yayınlanan bir dizi 1 gün sonra seyretmiş oluyoruz – lost gibi bir dizi daha çabuk ulaşıyor- artık herhangi bir diziye ulaşmamız zor değil.

    peki, amerikan tv’leri neden bu kadar pahalı yapımlar ortaya koyuyorlar? veya ortaya koydukların şeylerin karşılığını alabiliyorlar mı?

    dizilere ayırdıkları bütçeler müthiş rakamlardan oluşuyor. özellikle pilot bölümler bir türk filmi bütçesinden çok daha fazla oluyor. bu durum dizilerde prodüksiyon kalitesini direk yükseltiyor.

    ikinci bir durum ise birçok dizi senaryosu sinema filmi olarak düşünülse de genişletilerek dizi haline getiriliyor. bu durum sinema filminden daha az risk taşımasına sebep oluyor. çünkü sinema filmi yaydan çıkmış ok gibidir. bir beğenilmeği mi geri dönüşü imkânsız. aksine tv’de ise durum çok daha kolay, ilk birkaç bölüm tutmadığı takdirde projeyi geri çekme şansınız mevcut.

    diğer bir nokta elde edilen hasılat; eğer ortalama bir seyirci yakalamışsanız bu iş size ortalama 3-4 yıl para kazandıracaktır. dizi filmin korsana düşme gibi durumu sinemaya göre çok daha az zarar vereceği için (en fazla sezon bitiminde ortaya çıkan dvd kopyalanır bu da ne kadar zarar verir bir şirkete, siz düşünün) pek sıkıntı yaşamazlar. bunun yanında tv’lerden gelen para pek aksamaz paranın geldiği sürece dizi devam edeceği için türkiye’de ki gibi para ödenmeme durumu minimum düzeydedir.

    ayrıca çekilen dizi diğer ülkelere de pazarlanması, alınan sponsorluklar, dizi içerisinde alınan gizli reklam uygulamaları diziyi ihya eder.

    hollywood’un oyuncu kaymağından yararlanmaları da diğer bir artıları. artık dizilerde herhangi bir sinema filminde oynayan (flashforward: joseph fiennes, united states of tara: toni collette, prison break: william fichtner, 30 rock: alec baldwin vs.) birçok oyuncuyla karşılıyoruz. hem oyunculara ödenen yüksek miktarlar hem de bir oyuncunun en çok korktuğu şey olan boşta kalma durumunun uzun süreli aklından çıkaracağı için tercih ediliyor. zaten eskiden beri olan tv’yi bir basamak olarak görüp yükselmek de bonusu, şu an hastası olunan bir çok oyuncu (moonlighting: bruce willis, e/r: george clooney, friends: jennifer aniston, dawson's creek: katie holmes vs.) ilk şöhretlerini tv’ye borçlu.

    büyük yapımcıların da işin içine girmesiyle resmen show dünyasında prodüksiyon savaşları yaşanıyor. steven spielberg’in united states of tara’sı ve mini dizi olan band of brothers’ı, j.j. abrams’ın lostve fringe’i, jerry bruckheimerara’ın csi serisi gibi yapımlar görüyoruz.

    bu kadar etken bir araya gelince ortaya sağlam işlerin çıkması normal hale geliyor. bunların dışında da bilmediğim bir çok sebep elbette mevcuttur ama bizim buralardan gördüğümüz şimdilik bunlar. bu durumdan en karlı çıkan tabi ki biz seyirciler olacaktır. çünkü çok az bir maliyetle çok daha kaliteli eğlenceyi elde ediyoruz.

    şöyle bir geriye bakıp düşündüğümüz de o kadar güzel diziler mevcut ki ( bazıları hala sürüyor) insan “neler seyretmişiz be!” diyor. belki çok uzun bir liste olacak ama tarihe not düşme adına şahsımın kimi zaman güldüğüm kimi zaman ağladığım 20 tane diziyi yazayım dedim yanlız bunlardan ikisi tanesi ingiliz yapımı. yapanların seyredenlerin ellerine sağlık diyoruz…

    1. lost
    2. scurbs
    3. the simpsons
    4. sainfeld
    5. friends
    6. battlestar galactica
    7. prison break
    8. dawson's creek
    9. skins
    10. coupling
    11. south park
    12. mad men
    13. entourage
    14. dexter
    15. 30 rock
    16. moonlighting
    17. oz
    18. six feet under
    19. heroes
    20. nip/tuck
  • çok kötü isimleri var. sıkıcılık akan. özellikle de 2000ler sonrasında çıkanlarının. aklıma ilk gelenleri mesela:

    (bkz: breaking bad)
    (bkz: mad men)
    (bkz: the big bang theory)
    (bkz: curb your enthusiasm)