şükela:  tümü | bugün
313 entry daha
  • sularını, çöllerini, denizlerini, dağlarını sevdiğim dünya, ağrısızlığımı sevmedim mi her büyük acıdan sonra? diye sorar bir ağaç bir yerde, bir an.

    bir köy kahvesinde bir meşe ağacının altında, tahta sandalye de oturdum. dalların arasından yüzüme vuran güneş ışığını çektim içime. biraz kollarıma, biraz bacaklarıma değen sıcaklığıyla düşüncelerimi ısıttım. dünya neydi ki bunca ağrının, sancının içinde? gözlerimi kapadım, gözlerimi yumdum; bir süreliğine dünyayla savaşmayı kestim. onca ağrıdan, acıdan sonra ağrısızlığı nasıl sevmez ki insan? nasıl şükretmez! yaşamı nasıl duyumsamaz? bir kuşun, böceğin, suyun sesine, güneşin, günün doğuşuna, batışına, günlerin ardı sıra sıra gelip gidişine, yaşamın akışına nasıl mutenalık vakfetmez ki?

    dindim bir süreliğine, orada öylece sustum. sadece sustum ve dinledim.veda vakti geldiğini anlayınca mahsunlaşan çocukların oyunbozanlığıyla bozana kadar düşüncelerimin sessiz akışını öylece bekledim. oysa biliyorduk ki sayfaları tereddütle çevrilmiş bir kitaptır yaşamak. biraz sonra ne olacağını tahmin edip, ne olacağına emin olmadan, şimdiyi öteleyip, anı ıskalayarak hep biraz sonrasına, yani yarına dikkat kesilen. oysa tam şu an’da, sadece ikimizin varlığıyla biçimlenen, zamana, doğaya bizden ziyadesiyle meftun bir akışın sakinleri olabilirdik. beli termostan çayımızı içerdik, belki ucuz bir kırmızı şarabın kırmızısının bile yeterince kırmızı olmadığı bir ucuzluğun acuzeliğine katıla katıla gülerdik.

    sessizlik istemez miydik oysa? bir ağaca yaslanıp, ayaklarını uzattığın anda etrafını saran o büyülü, rahvan ve rayiha rehaveti. birbirimizi anlamak için onca söze ihtiyacımız olduğunu düşüne düşüne, birbirimize sorumluluk yükleye yükleye, birbirimizin kamburuna basa basa yükselmeye çalışarak düştük hep yarım ayak. pek o kambur kimin eseriydi? bize bildiğimizden daha iyi cevaplar vermeyeceğini bile bile insanlarla ilgili bu beklentilerimizi yaratan şeyin etrafında dönüp dırmadık mı onca zaman.

    sustum... sırtımı ağaca yasladım. ayaklarımı toprağa. kolumda bir uğur böceği yürüyor. ben, tam şu anda dünyanın en muteber an'ını yaşadığımı bilerek, hafızamı, dağa, taşa, kurda, kuşa ve dünyanın her şeye rağmen dönmekte direten inancına sığınırak beklemiyor muydum ki her şeyi ya da hiçbir şeyi...

    'köylere mektup inmez
    şehirlere selam
    ve ardımdan duman tütmez
    çünkü ben kendim yangınam''

    diyenlerin sitemi ince bir yas düşürmüyor artık belki de dünyanın kalabalık yüreğine.

    bir dala tünemiş varlığını o dalın sahipliğinden, mahpusluğun, mahzunluğundan muaf tutanların uçkun gönlü artık bizden çok uzaklara seyretti. sırtımı bir ağaca yasladım. yaşlı, kocamış, küflü ve suskun...

    kafamızdaki, kalbimizdeki tüm gürültüyü bir kenara koyup, dikkatimizi dağıtan, birbirimize olan ilgimizin aklını çelen, güvensizlik ve çaresizliklerimizle aşılmaz bir kaleye dönüştürdüğümüz mesafeleri aşabilirdik. bir kalbin tereddütsüz bir şekilde dile gelmesi az şey değildir hani. sözcüklerin mantığın, aklın, kalıpların dizginlerinden kurtulup, anlamlı ya da anlamsız olduğuna aldırmadan sadece dile gelmek için dökülen bir çavlan gibi dursak birbirimizin karşısında. dile gelsek… tüm sözcüklerin üstünde mesela. dile gelmek.. dil olmadan, lal olmadan... dile gelmek... an'da...

    aşılmaz şeylerin imkansızlığından geçip, birbirini bulması ne güzeldir insanın. oysa yaşamın her saat ve dakikasında bir görev ve sorumluluğun kontrolünde, var olma bilincinin ağırlıyla imkandan, ihvandan ve muhabbetten uzak, yalnızca yanlış yolculukların ağzına atılmış bir yol bilmezin şaşkınlıyla sürüyor insan. varlaşıyor yoklaştıkça. yürüyor kendine uzaklaştıkça, yürüdükçe kendine varmak yerine kendine uzaklaşıyor. yaklaştıkça kendine uzaklaşıp kaçıyor. aklın himayesinde olan tüm sofuluğu, ahlakın tekelinde olan tüm yasallığı, kalbin çırpınışında kendine yol arayan tüm duyguları birbirine çarpıp, dolanıyor. onca bildiğimiz şeye rağmen haksızlıklar karşısında dilimiz lal olması bundan değil mi ki? dile gelmezliğin üstünlüğü, bir çavlana dönüşenin fedakarlığından kutsal değildir oysa. oysa yakılan her köy sadece haritalardan silinmez. bir süre sonra belleklerden de siinir. sen ve ben, o ve diğerleri... herkes herkesten silinir.

    tevafuk eder ya da tesadüfle buluruz birbirimizi. ben sana seni anlatırım, sen bana beni. kendimizi anlatmamak için birbirimize kuşların yuvasına, ağaçların dallarına, teknelerin çatlaklarına, kıraç toprakların yazgısına fısıldarız kendimiz hakkında bildiğimiz sandığımız şeyleri.

    ben senin mandalina koktuğunu hatırlarım, yaz güneşi gibi gülümsediğini, sen elimin nasırlarını okşarsın. katı yüreğinde muhafaza ettiği sevgiye gün yüzü göstermeyen babaların çocuklarına ima ettiği şeyleri hatırlatırsın bana belki. ağlarım. ben saçlarının her kıvırcık boğumunda bir ülkenin halk şarkılarını ararım, sen beni çok eskiden sevdiğin, bildiğin, güvendiğin birinin suretinde bulmuş bir çocuk güleçliğiyle sararsın. bayramlık ceplerimi yoklarım. kolların benden uzun olur, belki boyun. boyun, boynun upuzun olur, benim küçücük omuzlarım büyür, serpilir gözyaşlarını akıttığın yerde. belki ben bildiğim tüm yasak sözcükleri kullanmaya başlarım utancımın ve korkumun çekiştirdiği kollarımı sana sararım. bol kazaklarım, bakışlarını kaçıran gözlerim, sigaram ve sözcüklerim biraz daha oturur yerli yerine. kokun dağılır bir yolculuk gibi dağa, denize, ovaya, kekiğe ve yarayla ovalanan dermana dönüşür. sen uykuya daldığımız her vakit sol ayağını atarsın ayaklarımın üstüne. arada göğsüme sıkıştırdığın başın uykumu böler ve bana an’ın geriye dönüşsüzlüğünü, ölümsüzlüğün bir an’a sızan mutlululuğunu hatırlatır. mahmur mahmur sağımıza solumuza döner, gecenin içinde terden esneyip, gerinerek birbirimize olan 5 santimlik uzaklığın canına okur, yaklaşa yaklaşa, sokula sokula birbirimiz oluruz.

    o meşe ağacının altında biriktirdiğimiz düşlerin bir daha gerçek olamayacağını bilerek böleriz uykularımızı. birbirimizi terk edip gittiğimizi sanıp, o an’ın, dünyanın hafızasına kazıdığı güzelliğin hatırına adaklar adayan kadınların, adamların dileklerine dönüşürüz belki. ben dönmeni beklerim, sen gelmemi. ben o kahvede, o ağacın altında dünyanın bütün okyanuslarını, kuşlarını ve ağaçlarını dinlerim. kokun çıkar gelir bir yerlerden. biraz şaşkın baka kalırım. babam, annem gelir gözümün önüne. çocuğumuz olduğunu bile hayal ederim belki. çocuk olduğumu ve senin çocukluğunu sevdiğimi... senin o küçük yüreğine çökmüş ne kadar korku, acı, kötülük varsa onları senden alıp, gözlerinden öpmek isterim. sırıtımı bir ağaca yaslarım. benden koparılan her kabuk başka bir yaranın şifası olsun dilerim. yanında olamadığım için beni bağışlamanı dilerim ama ben zaten kendimi bağışlayamam. sen benden uzaklaşırsın, ben dindiğim yerden döner, çayımı bitirir, hesabı öder, kaybolmak için, uzaklığımızın bizi öfkeyle cezalandırdığı şehirlere dönerim.

    sularını, çöllerini, denizlerini, dağlarını sevdiğim dünya, ağrısızlığımı sevmedim mi her büyük acıdan sonra? diye sorar bir ağaç bir yerde, bir an.
  • sanilanin aksine ingilizcesi "moment" olmayan en kisa kullanilabilir zaman unitesi. moment momentum dan gelir ve doksan saniyeye tekabul eder. "jiffy" ise bizim bildigimiz an yerine kullanilabilir. kaldi ki o bile cok ama cok kisa bir zaman suresidir. bilimsel anlamda ise en kisa zaman dilimi "planck time" dir.
    bos bos konustum yine. tebrik ediyorum kendimi.
2 entry daha