şükela:  tümü | bugün
  • şemdin sakık'ın hayali ifadelerine dayanarak kimi gazetecilerin (basın tarafından) pkk sempatizanı olarak ilan edilmesi ve bu gazetecilerin medyadan uzaklaştırılmak istenmesi. kısmen başarıya ulaşabilmiştir. olayı örgütleyenlerin başında çevik bir'in bulunduğu söylenir. konuyla ilgili resmi genelkurmay belgesinin andıç niteliği taşıması nedeni ile olaya bu isim verilmiştir. kapsamlı bir değerlendirme için bakınız:

    http://www.medyakronik.com/arsiv/ordumevzu_007.htm
  • copy/paste taraftarı bir insan olmamakla birlikte asagıdaki yazıyı özetlememek gerektiğine inandığı için oldugu gibi aktarıyorum. bilgilerinize:

    "pkk’nın önde gelen
    isimlerinden şemdin
    sakık’ın “itirafları”, 25 nisan 1998’de hürriyet ve sabah gazetelerinde manşetten yayımlandı.
    itiraflarda “pkk’yla işbirliği” yaptığı öne sürülen gazeteciler işlerinden oldu.
    ama şemdin sakık, çıkartıldığı mahkemede böyle bir ifade vermediğini açıkladı iddialar çöktü.
    2000 yılının ekim ayında öykümüz yeniden canlandı, çünkü bütün bunların genelkurmay istihbaratında hazırlanan bir psikolojik savaş taktiğinin gereği olduğunu gösteren bir belge bütün önemli gazetecilere ulaştırıldı.
    bunlardan sadece biri belgeyi yayımladı.
    belgenin yayımlanmasından on gün sonra genelkurmay, “andıç” adı verilen belgenin varlığını kabul etti.
    sabah gazetesi, “andıç”ın mağdurlarından gazeteci cengiz çandar’ın yazısını sansürledi, bizzat çandar’ın sütununda gazetecisini suçladı.
    medyakronik’te şimdiye kadar üç değerlendirme yazısıyla izlediğimiz “andıç gazeteciliği”ni bütün ayrıntılarıyla aktarmayı gerekli gördük. çünkü en kötü hastalığımız olan "unutma illeti" bu konuda da devreye girdi bile. oysa karşımızdaki, tam anlamıyla ibretlik bir olay. belgesi bulunmalı…
    25 nisan 1998

    türkiye’nin en büyük iki gazetesi hürriyet ve sabah, bir süre önce suriye’de yakalanıp türkiye’ye getirilen pkk’nın “iki numaralı adamı” şemdin sakık’ın “askeri istihbaratta verdiği” ifadesini o gün manşetten yayımladılar. tabiî her iki gazete de ifadeleri “ele geçirmişlerdi.”

    sakık, itiraflarında kapatılan refah partisi (rp), halkın demokrasi partisi (hadep), insan hakları derneği (ihd) gibi parti ve kurumların pkk’yla işbirliği yaptığını anlatıyordu. hürriyet, rp milletvekili fethullah erbaş’ın; sabah da ihd genel başkanı akın birdal’ın “ihanet”ini öne çıkarmıştı.

    hürriyet’in manşet spotlarından biri şöyleydi: “rp’li fethullah erbaş’ın müthiş ihanet mesajı… sakık, kapatılan refah ile olan ilişkilerini anlatırken, fethullah erbaş’ın kendilerine şu mesajı getirdiğini itiraf etti: ‘refah milletvekili fethullah erbaş, biz milleti değil, ümmeti esas alırız, islam dünyasında sınır olmaz, sınır önemli değildir’ demiştir.”

    akın birdal’a yüklenmeyi tercih eden sabah’ın haberine göre, sakık itiraflarında ihd genel başkanı birdal’dan “türkiye’deki tabancam” diye söz ediyordu. haberde, sakık’ın “itiraf”larından şu satırlar aktarılıyordu: “abdullah öcalan’ın onunla telefonda defalarca konuştuğuna bizzat şahit oldum. bazen de öcalan ona bir kurye gönderir ve bazı konularda nasıl davranması gerektiğini söylerdi.”

    ifadelerde, gazetecilik mesleği açısından özellikle önemli bir bölüm daha vardı: sakık, bazı türk gazetecilerin öcalan’dan emir aldığını, para karşılığı röportaj yaptığını söylüyordu.

    aynı tarihli hürriyet gazetesinde, başyazar oktay ekşi, ifadelerin bu bölümüne dikkat çekerek, bu gazetecilerin açıklanmasını istedi. “alçakları tanıyalım” başlıklı yazıda ekşi şöyle diyordu:

    “pkk’nın sırrı kalmadı. çünkü şemdin sakık isimli şeririn verdiği ifadelerden, pkk ile kimlerin bağlantılı olduğunu, gizlice ne gibi destekler verdiklerini türk kamuoyu henüz bilmiyor olsa da devlet biliyor. (…) bu bilgilerin, ‘şemdin sakık hakkında yapılan soruşturmanın selameti açısından bir süre daha gizli kalması’ mümkündür. ama konu yargıya intikal ettiği andan itibaren türk kamuoyu bu bilgilerin tamamını öğrenme hakkına sahiptir. gerçekten bilmeliyiz. (…) keza ‘dürüst gazeteci’ veya ‘sorumlu aydın’ havalarında, bizleri arkadan hangi alçaklar hançerliyormuş, bilmeye mecburuz.”

    haberin kaynakları ekşi’yi ve “türk kamuoyu”nu fazla bekletmediler. muhtemelen ekşi “alçakları tanıyalım” başlıklı yazısını yazarken, onlar da gene iki gazeteye “alçaklar”ın isimlerini aktarmakla meşguldü.

    26 nisan 1998

    hürriyet: “pkk’nın apo’dan sonraki ikinci adamı şemdin sakık, deprem yaratan ifadesinde, örgüte destek veren, zaman zaman işbirliği yapan isimleri tek tek açıkladı.”

    sabah: “apo’nun sağ kolu şemdin sakık’ın itirafları şok üstüne şok yaratıyor. sakık, pkk’ya destek veren milletvekilleri, siyasiler, işadamları ve bazı gazetecilerle gazetelerin isimlerini açıkladı. sakık, akit ve millî gazete’yle pkk arasında gizli anlaşma olduğunu söyledi.”

    “gazeteler ve gazeteciler” faslında, şemdin sakık’ın neler “itiraf” ettiğini okuyalım:

    “basın mensupları içinde de örgütün parayla yazdırdığı ya da konuşturduğu çok ünlü kişiler bulunmaktadır. bazılarını da parayla satın alabileceğini düşünür. bunlara örgütte eyyamcılar denir. bunun yanında ülkede gündem, özgürleşen yurtsever gençlik, evrensel, özgür halk, demokrasi, emek gibi basın organları da örgütün finanse ettiği kuruluşlardır. doğu perinçek ve mehmet ali birand’ın öcalan ile görüşmesi ona türk basınında kapıların açılmasına neden olmuştur. öcalan bana, para karşılığında konuşan ya da yazanlar arasında mahir kaynak, mahir sayın, cengiz çandar, mehmet ali birand ve yalçın küçük’ün isimlerini söyledi.

    “ayrıca millî gazete ile akit gazetesi’nin de pkk aleyhine yazmayacaklarına dair söz verdiklerini söyledi. bunlarla bir nevi ortak düşmana karşı antlaşma yapıldığını söyledi. öcalan, para ile satın aldığı türk gazetecilerden söz ederken, ‘kürt ve türk tarihi hainlerle doludur. türk’e ve kürt’e oyun yapmaya gerek yok. bunlar zaten oyunu kendileri oynuyor’ dedi.”

    sakık: “bunların hiçbirini söylemedim”

    iki günlük bu yayının ardından mehmet ali birand, cengiz çandar ve mahir kaynak’tan yazılarına ara vermeleri istendi. birand ve kaynak bir daha köşelerine dönemediler, çandar ise kısa bir süre sonra yeniden yazmaya başladı.

    bu manşetlerden bir süre sonra, şemdin sakık mahkeme karşısına çıkarıldı ve gazetelerde kendisine atfen çıkan “itirafları” reddetti; hiçbir zaman bu yönde itiraflarda bulunmamıştı.

    oktay ekşi, iddiaların böylece çökmesinden sonra yeni bir yazı yazdı, itiraflarda suçlanan meslektaşları ile okurlardan özür diledi.

    iktidarların bütün dünyada gazetecileri kendi amaçları doğrultusunda araç olarak kullanma eğiliminde oldukları türkiye’de bunun iki kere böyle olduğunu gösteren somut bir gelişme yaşanmış, amaç hâsıl olmuş, sonra da konu sessizliğe terk edilmişti.

    olayın bir iktidar manipülasyonu olduğu açıktı, ama düzmece itirafların kimler tarafından ve nasıl iki büyük gazeteye sızdırıldığı henüz bilinmiyordu.

    konuya açıklık getiren ilk bilgiler sabah gazetesi köşe yazarlarından, bir dönem gazetenin yayın koordinatörü olarak da görev yapan can ataklı’dan geldi. ataklı, öküz dergisine verdiği uzun röportajda, 28 şubat sürecinde sabah’ın ve öbür büyük gazetelerin verdiği “haberlerin yüzde 90’ının yalan” olduğunu söylüyordu. şemdin sakık’la ilgili itiraflar da keza yalandı. “dönemin çok güçlü bir generali, bu haberlerin konulmaması durumunda gazeteyi batırma tehdidinde bulunmuştu.”

    bu röportajdan sonra zaman gazetesinden birol aydın da ataklı’yla uzun bir söyleşi yapmış, ataklı orada da benzer şeyler söylemişti (22 aralık 1999).

    “28 şubat süreci içerisinde özellikle büyük gazete ve televizyonların yaptığı haberlerin yüzde 90’ı yalandır. biz yazdık, biz okuduk… ben bunu her yerde söyledim.”

    “andıç” gazetecilerin posta kutusunda

    can ataklı’nın sabah’tan uzaklaşması sonucunu doğuran bu röportaj, büyük basına nüfuz edemedi; zaman, yeni şafak, akit gibi gazetelerin sayfalarında kaldı.

    konunun yeniden gündeme gelmesi için bir yıla yakın bir sürenin daha geçmesi gerekti. 21 ekim 2000 tarihinde yeni şafak gazetesi yazarı ve fazilet partisi (fp) milletvekili nazlı ilıcak, gazetesine yazdığı haberde, 25 nisan 1998’de iki büyük gazetenin manşetlerine yansıyan “itiraflar”ın, genelkurmay istihbarat dairesi’nde hazırlanan ve “andıç” denilen bir çalışmanın türevi olduğunu öne sürdü.

    yeni şafak’ın sürmanşetinde yer alan haber şöyleydi:

    “çevik bir’in eylem planı… emekli orgeneral çevik bir’in, 1998’de şemdin sakık’ın iddialarını kullanarak bazı parti ve kişileri hedef alan bir yıpratma planı hazırladığı ortaya çıktı… o dönemde genelkurmay ikinci başkanı olan bir’in komuta katına gönderilen eylem planında şu tavsiyede bulunuluyor: “siyasiler, gazeteler, hadep, fp ve insan hakları derneği gibi kuruluşlar hakkında elde edilen bilgilerle önce kamuoyu oluşturulması, müteakiben yasal sürecin başlatılması…” planda pkk ile irtibatlandırılması istenen kuruluş ve kişilerin isimleri de açıkça veriliyor: bunlardan bazılar şöyle: milletvekilleri: salim ensarioğlu, fethullah erbaş, sebgetullah seydaoğlu. cantürk ailesi. gazeteciler: m. ali birand, cengiz çandar, yavuz gökmen, altan kardeşler.”

    ilıcak, aynı günkü yazısında da şöyle diyordu:

    “can ataklı’nın öküz dergisine verdiği bilgiler doğru çıktı. ataklı, ‘bir general, şemdin sakık’ın ifadesine kendi yazdığı metni ekleyerek çandar ve birand’ı suçladı’ diyordu. bir’in eylem planına göre, ‘etkin köşe yazarları ve gazeteler’ yıpratma amaçlı kullanılacak.”

    ilıcak’ın elinde olduğunu söylediği “güçlü eylem planı”nda şu ifadeler de yer alıyordu:

    “mevcut ifadeden (şemdin sakık’ın ifadesi) elde edilen bilgilere ilaveler yapılarak, siyasetçilerin parti içinde yıpratılmaları, siyasi kariyerlerinin olumsuz etkilenmesini teminen mektup kampanyasının başlatılması.”

    ilıcak’ın haberi basında dikkat çekici bir sessizlikle karşılandı. sadece, “güçlü eylem planı”nda adı geçen ahmet altan aktüel’de bir yazı yazarak konuya kimsenin değinmemesinden, başka gazetelerin olayın üzerine gitmemesinden duyduğu infiali dile getirdi.

    1 kasım 2000’de nazlı ilıcak bu kez milletvekili sıfatıyla bir basın toplantısı düzenledi ve elindeki belgenin fotokopisini basın mensuplarına dağıttı. ilıcak ayrıca konuyu tbmm’ye taşıdı ve böyle bir belgenin olup olmadığını başbakan’a sordu. (gazetelerinde yönetici mevkilerde görev yapan bazı gazetecilerin yazılarından –meselâ ertuğrul özkök, sedat ergin, ismet berkan- belgenin nazlı ilıcak’la birlikte birçok gazeteciye gönderildiğini, ama onların ‘sahte’ olduğundan şüphelendikleri belgeyle ilgilenmediklerini öğreniyoruz.)

    ilıcak’ın milletvekili sıfatıyla yaptığı açıklamayla birlikte artık bir “ajans haberi” haline gelen haber, gazetelerin iç sayfalarında birer sütunluk haberler olarak geçiştirildi. bu gelişmeyi dahi vermeyen üç gazeteden ikisi ise 25 nisan’da yayımladıkları manşet haberle süreci başlatan hürriyet ve sabah’tı.

    aynı gün akşam saatlerinde genelkurmay’dan yapılan açıklamada, böyle bir belgenin hazırlandığı kabul ediliyor, ama uygulamaya konduğu reddediliyordu.

    sabah ve hürriyet’in 2 kasım’da kullandığı “genelkurmay belgeyi kabul etti” açıklaması, bu gazetelerin okurlarında bilmece etkisi yarattı; çünkü iki gazete, ilıcak’ın iddialarını hiçbir şekilde haberleştirmedikleri için okurlarının hangi “belge”nin kabul edildiğini bilmeleri mümkün değildi.

    cengiz çandar, genelkurmay’ın açıklamasından iki gün sonra gazetesine gönderdiği yazıda, kendisine ve başka kişilere karşı düzmece itiraflarla komplo kurdukları açığa çıkan emekli generallerin kanunlar önünde hesap vermesi gerektiğini yazdı.

    sabah yönetimi, “suç unsuru ve silahlı kuvvetler’e hakaret” içerdiği gerekçesiyle çandar’ın yazısını yayımlamadı.

    “andıç” gazeteciliğinin geldiği son nokta işte bu. (6 kasım 2000)"

    medya kronik
    http://www.medyakronik.com/arsiv/ordumevzu_007.htm
  • 25-26 nisan 1998 yılında vuku bulan, şemdin sakık'ın hayali ifadeleri ile kimi gazetecilerin, siyasi partilerin, milletvekillerin ve sivil toplum kuruluşlarının pkk ile işbirliği halinde gösterilmeye çalışıldığı olay. tam anlamıyla bir psikolojik harekattır. çevik bir tarafından yazıldığı öne sürülen ve kasım 2000'de nazlı ılıcak tarafından basına açıklanan "andıç" isimli belgede, 1998 yılında "pkk sempatizanı" olarak lanse edilenlerin yıpratılmaya çalışıldığı kanıtlanmıştır.

    bunlar zaten açıklanmış. eklenmesi gerekenler şunlar olabilir: "andıç olayı", aslında 28 şubat'ın bir devamıdır. bilindiği gibi, o dönemde medya üzerinde çok yoğun baskı vardı. refah partisine karşı art arda saldırılar düzenleniyor ama yayınlanan haberlerin kaçının doğru kaçının yanlış olduğu bilinmiyordu -ki yayınlanan "haber"lerin çoğunun asılsız olduğu sonradan açığa çıkarılacaktı. bir de susurluk kazası'ndan sonra ortaya çıkan "ilişki"lere tepki olarak "sürekli aydınlık için her gün bir dakika karanlık" eylemi genişliyor, sadece refahyol'u değil, apoletli kesimleri de rahatsız ediyordu. böylece bu "sivil itaatsizlik" eylemi, kemalistlerce manipüle edilmiş arkasından 28 şubat ile refahyol'la birlikte "susturulmuştu." bir taşla iki kuş vurulmuş ama "muhalif" ve "eleştirel" kesimler tam olarak sindirilmemişti.

    işte bu nedenle, şemdin sakık yakalandığı zaman verdiği ifadelere bir "orgeneral" başka hayali ifadeler eklemiş, kimi ifadeleri de değiştirmiştir. böylece kimi kişi ve kurumlar zan altında bırakılmıştır. ve "başarı"ya da ulaşmıştır bu girişim. hem de sonradan bu yapılanların yalan olduğunun kanıtlanmasına rağmen! çünkü emin çölaşan, doğu perinçek gibi "gazeteci"ler haber yayınlandıktan ve yalan olduğunun kanıtlanmasından sonra bile müthiş bir karalama kampanyası yürütmüşler, "orgeneral"in hikmetinden sual olunmaz bir tavra bürünmüşlerdir.

    ayrıca, oktay ekşi 25 nisan 1998'de "alçakları tanıyalım!" diye bir yazı yazmış ama sakık'ın ifaderi reddetmesinden sonra okurlarından özür dilemişti. haberin resmen yalan olduğunun kanıtlanması üzerine ise "devlet tarafından kullanıldık" demiştir. ekşi, hiç değilse bu olayda "onurlu" davranmayı bilmiş, ama onun kimi "meslektaş"ları adı geçen kişi ve kurumlara "orgeneral"dan bile çok yıpratma kampanyasına girişmekte hiç de utanmamıştı.

    bu olayın diğer yönleri de şudur: haberde adı geçen ve "andıç"ta da yıpratılmak istenen kişilerden biri olan dönemin insan hakları derneği başkanı akın birdal bir silâhlı saldırıya uğrayacaktı. bir de, "andıç"ın basına sunulmasından sonra ahmet altan'a 9-15 kasım 2000 tarihleri arası aktüel dergisi'nde yayınlanan "bu generalleri yargılayın, bu yazarları açıklayın" yazısı nedeniyle, genelkurmay dava açacaktı. ancak mahkemede istenen "andıç belgesi" genelkurmay tarafından mahkemeye "verilmediği" için (sırf bu belge "gelmediği"nden altan bir yıl sanık olacaktı) ahmet altan, yanlış hatırlamıyorsam, 2003 yılında beraat edecekti.

    sonuçta, kimi insanlara ve kurumlara "iftira" atılmış, medyanın apoletliği kanıtlanmıştır. bu olayda, 28 şubat döneminde orduyu desteklediği için eleştirilere maruz kalan "demokrat" kemalistler çıt çıkarmamış, tepki göstermemiş hatta karalanan gazetecilere bir darbeyi de onlar vurmuşlar. karalanan gazetecilerin siyasi görüşleri beğenilmeyebilir, misal ben çandar ve birand'dan zerre hazzetmem, ama bir "demokrat", bu yapılanlara sessiz kalamazdı!

    sessiz kalmaların nedeni sonradan anlaşıldı. kemalistler, 28 şubat'tan aldıkları güçle derin faaliyetlere girip askeri sivil toplumu örgütleyecek ve "sürekli aydınlık için her gün bir dakika karanlık" eylemini önce manipüle edip arkasından yok etmeleri gibi kimi sivil itaatsizlik eylemlerine, kişilere, kurumlara "çamur" atmaya başlayıp "andıç geleneği"ni sürdürecek ve kendilerine eleştiri getirenleri "hain" olarak suçlayacaklardı.. daha da korkuncu, biraz daha güç sağlamak için kendi yandaşlarını bile ortadan kaldırmayı da isteyeceklerdi (destabilizasyon). demek ki, yukarıda açıklanan belge, "1. andıç belgesi"dir ve psikolojik harekat yaratma inisiyatifinin bir kısmı o "derin kemalistler"e geçecekti. sevgili uğur mumcu'nun kemikleri sızlıyor olmalı...

    son olarak şunu söyleyelim: "andıç olayı", yıllardır uygulanan bir "plan"ın bir parçasıdır ve maalesef başarıya ulaşmıştır. şimdi bile bunlar uygulamaya konuluyor hem de "gayriresmi" kurumlarca...
  • ustunden yillar gecmis. kimileriniz benim gibi cok kucuktunuz belki olanlari o zaman idrak edebilmek icin.. kulaktan dolma birseyler biliyordum, bugun radikal'de yildirim turker'in yazisini okuyunca dehsete kapildim.. sonra iyice sindirmek icin donup bir kez daha okudum. sinirimi bosaltacak bir yer aradim, bir kez daha burayi buldum.

    buyrun burada, andici anmis yine turker, her zamanki muhtesem uslubuyla.

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=186696

    sorumlular hala ellerini kollarini sallayarak aramizda geziyorlar, daha bu gidisle yillarca da gezecekler.

    asil korkutucu olansa gecen sekiz yilda hicbir seyin degismemis olmasi. ayni cirkin oyunlar hala bir yerlerde oynanmaya devam ediliyor. cevik bir emekli olmus silah ticaretiyle ugrasmakta, buyukanit'in maceralari tum dunya'da turkiye'nin unune un katmakta, ertugrul ozkok hala genel yayin yonetmeni, saygideger yuce ulu mukemmel muhtesem sahis oktay eksi basin konseyi baskani olarak kendine ve calismakta oldugu kurumun acinacak haline bakmadan onu bunu kinamakta...

    boyle iste.

    fazla sorgulayanlarin basina gelenler icinse soyle buyuralim:

    (bkz: yasar buyukanit hakkinda yapilan suc duyurusu)
    (bkz: savci ferhat sarikaya nin meslekten ihraci)
  • andıcı hazırlayan ve uygulamaya koyanlar şimdi emekli olan generaller çevik bir, erol özkasnak ve zamanın istihbarat daire başkanı şimdinin jandarma genel komutanı fevzi türkeri'dir.
  • son zamanlarda etrafındaki sis perdesi aralanır gibi olsa da, failleri bir gün çıkıp da dobra dobra konuşuncaya kadar açıklığa kavuşmayacak, "nev'i bu ülkeye münhasır"* rezalet.
    (bkz: hak hukuk gak guguk)
  • münferit bir olay değildir.

    benim daha önceki yazdıklarım da dahil olmak üzere çeşitli kaynaklara "andıç" hakkında yazılan yazılar fazla yüzeysel. yani, "aa nasıl olabilir böyle şeyler??" "şaştım kaldım, bu ne rezillik" gibi tepkiler/haklı şaşkınlıklar aslında uzun yıllar sayısız defa uygulanan psikolojik harekat taktiklerini ve stratejilerini "münferit" olaylar haline getiriyor. misal, nazlı ılıcak belki de "mal bulmuş mağribi gibi" bu olayı defalarca işliyor, başka işi kalmamışcasına...

    aslında bu eylemler, uzun yıllardır dillendirilen psikolojik harekatlarından yalnızca birini bir belgeyle tam olarak kanıtlandığından da ileri geliyor. yani, diğer psikolojik harekatlarla dediğim gibi sayısız defa karşılaşılmasına rağmen tam olarak kanıtlanamamıştı. yani, gerçek apaçık olmasına rağmen belgeler "yok" edilmişti veya saptırılmıştı. kanıtlanan bir psikolojik harekat olduğu dolayısıyla "andıç" işleniyor.

    bir şeyi gözden kaçırmamak lâzım: ne kadar homojen olursa olsun ve ne kadar disiplinli olursa olsun; evet, çeşitli koşullardan dolayı militer kurumun içinde farklılıklar olacaktır doğal olarak. ama konumuz andıç dolayısı ile psikolojik harekat ise analizi genişletmek lâzım muhakkak...

    üç "modern", bir "postmodern" darbe yaşamış, içerisinde kontgerilla operasyonları olduğu raporlara girmiş, cia oluşumları belgelenmiş, vs bir kurumdan bahsediyoruz. zorunlu askerliğin olduğu, vicdani reddin olmadığı hatta bu haktan bahsetmenin bile yasak olduğundan bahsediyoruz. her türlü devlet kurumların (hatta sivil toplumun) işlerine karışmayı kendine hak edindiği ve hatta darbelerden sonra yeni kurumlar kuran bir ordudan bahsediyoruz. gerçekleşen antidemokratik uygulamaların hesabının sorulmadığını bir ülkeden bahsediyoruz. yani bahsediyoruz ve bahsediyoruz ama bir türlü başedemiyoruz...

    şahsi inancıma göre, bir mekânda militarizm varsa gerçek özgürlük hiçbir zaman gerçekleşmez, bu yüzden özgürlüğü tam olarak kazanabilmek için tüm ülkelerin ordularının dağıtılması gerekir. ama bu "zaman"a kadar reform namına ve belki de süreci hızlandırmak uğruna birtakım eylemler yapılabilir. bugün dünyanın pek çok ülkesinde asker üzerinde "tam olarak" sivil denetim kurulması da bunun bir örneğidir. kurumları suçlamıyoruz, ama bizim ülkemizde bırakın sivil denetimi, militarizm hayatın her yerine hükmediyor. karşı çıkmanın "kötü" ilan ediliverildiği bir ülkedeyiz biz. yurttaşların bunu son derece kanıksadığını, hiçbir şekilde itiraz etmediğini, sanki kışlada gibi itaât ettiğini görüyoruz, "ülke için inadına yaşamanın" değil; "vatan için ölme"nin iyi yurttaş kabul edildiği bir mekândayız biz. muhalif "sol" hareketlerin bile her laftan sonra bir savunma mekanizmaları kurmaları gerektiği yerdeyiz....

    ülkemizde "sivilleşme" olmadığından darbeler, ve benzer hukukdışı ve antidemokratik uygulamalar gerçekleşti ve gerçekleşiyor.. ve dahi bu "andıç olayı" da bu sürecin ürünüdür. yani, kısaca dediğim gibi şaşırmamak gerek pek, münferit bir olay değildir bu...

    emin çölaşangiller diyecek şimdi: "e canım ülkemizde onca düşman var, elbet ordu yapacak bunları", "diğer ülkelerde de yapıyor bunları" diye... tabiî burada uzun uzun bir insanı yıldırmak için hangi merkezi iktidar (evet merkezi iktidar elbet) icra ederse etsin yalan haber üretmenin hangi etiğe dayandığını, hedef göstermenin, basını kullanmanın hangi hukuka uygunluğunu tartışmayacağız. dilimizde tüy bitti çünkü. bizler, mevcut olguyu anlatıyoruz, maalesef demagojiyi tedavi edemiyoruz.

    örneğin gazetelerden okuduğumuz, televizyonlardan/radyolardan dinlediğimizin çeşitli ve kişiler hakkında "şok haber"lerin aslında bir dezenformasyon ve hedef gösterme olduğunu öğrenince ne yaparsınız? yapılmayan/edilmeyen eylemlerden dolayı sanık sandalyesine otursanız ne hissedersiniz? ya da en önemlisi, örneğin bir "x" kişisinin komplo teorisini asıl yapılma nedeninin "x" kişisinin ve "doğrudan veya dolaylı bağlantılı olduğu" kişi ve kurumlarının "komplo"larını örtbas etmek için yapıldığını görseniz ne düşünürsünüz? bu "komplo"ların çeşitli yerlerden geldiğini (çoğunlukla "ulusalcı") görseniz ne hissedersiniz?

    beni dehşete düşürürdü misal. ama "devletin bekaa"sı önemli değil mi canlar? merkezî iktidar istediğini yapabilir, bunda da sorun yok. hem bütün ülkelerde de yapılıyor. siz de "o ülkede bunlar ortaya çıkarılırsa birilerinin kellesi gider" deyip ülkemizde yaşayanlara aba altından sopa gösteriniz. ya da münferit deyin "imaj" kurtulsun...

    bu belgeye "1. andıç belgesi" demiştim ama değil: "x. andıç"tır bu: bitmedi, bitmiyor; militarizm toplumun üzerinde olmadıkça da bitmeyecek... ama işte bu andıç'ı analiz etmek için mevcut militarizme bakmak gerekiyor maalesef. neden maalesef? amaç "orduyu yıpratmak" ya!
  • 28 şubat 1997'den sonra "sivil darbe" ya da "askeri darbe" denildi ama yeni kavram olan andic la karşılaşılaşıldı. andıç'ı hazırlayanlar arasında zamanın genel kurmay ikinci başkanı cevik bir ve istihbarat dairesi başkan vekili tümgeneral fevzi turkeri nin ismi geçiyordu.

    pkk üst düzey yöneticilerinden semdin sakik ın yakalanması olayıyla ilgili olarak hazırlanan andıç'ta tsk'nın başarılı bir operasyonla şemdin sakık'ın yakalanıp sorgulanmasıyla psikolojik harekat ve basın uygulamalarıyla destek aldığı gerekçesiyle bir çok milletvekili ve gazetecinin isminin yer aldığı, iş adamlarının adına rastlanan belge olarak türk siyasi tarihine geçti.
  • nazlı ılıcak kişisinin katıldığı her programda ağzından düşürmediği hede.
  • o zamanlar bu açıklamaya güvenerek "alçakları tanıyalım" başlıklı yazı yazan oktay ekşi bey şöyle demiştir bugünlerde:

    ---
    bu sütunu okuyanlar anımsarlar... genelkurmay kaynaklı bir habere göre pkk'lı şemdin sakık'ın yakalanması ardından verdiği ilk ifadede "bazı gazetecilerin abdullah öcalan'dan para aldığı ve işbirliği yaptığını söylediği" ileri sürülmüştü. biz de, aramızda bu tıynette kim varsa ortaya çıksın diye -sonraları çok tartışılan- "alçakları tanıyalım" başlıklı bir yazı yazmıştık.

    meğer sakık'ın ifadesinde böyle bir suçlama yokmuş. o tamamen genelkurmay'da hazırlanan andıç dedikleri bir "eylem planı"nın gereği olarak medyaya yutturulan, uydurma bir bilgi imiş. amaç da öcalan'la işbirliği yaptığı ileri sürülen gazetecileri işten kovdurup susturmakmış.

    nitekim bazı meslektaşlarımız genelkurmay'ın baskısıyla o zaman işlerinden oldular. sonra gerçek yani sakık'ın kimseyi suçlamadığı ortaya çıktı. biz de gereksiz yere "alçakları tanıyalım" diye yazdığımız için mahcup olduk. hem o arkadaşlardan hem de kamuoyundan özür diledik. tabii bizi ve kamuoyunu aldatanlara da lanet okuduk.
    ---