şükela:  tümü | bugün
  • zaven biberyan 'ın, 1962 yılında ermenice yazdığı ve aras yayıncılık'ın, natali bağdat çevirisiyle, 2017 yılında, "meteliksiz aşıklar" adıyla yayınladığı romanı.

    sur; lise öğrencisi, işi yok, para kazanamıyor, daha on dokuzunda, bir şey yapmayı bilmiyor, ne zaman bir şey yapabileceğini, ne yapacağını bile bilmiyor. norma; okulunu bırakmış, işçi, sur'dan bir kaç yaş büyük bir kadın. parklarda, adalarda, vapurlarda elele dolaşan, "ay ışığının sesi"ni dinleyen, röntgencilerden kaçarak gizli gizli öpüşen iki "meteliksiz aşık." zaven biberyan, 6-7 eylül sonrası, 27 mayıs askeri darbesi öncesi türkiye'sinde, sur'un, ailesi ve norma'yla olan ilişkisini merkeze alıyor. onun çelişkilerine, yaşadığı iç çatışmalara; önce ailesi, istanbul'daki ermeni toplumu ve sonrasında herkese ve her şeye karşı içinde dolup taşmaya başlayan isyana odaklanıyor.

    "sur durdu, alnındaki teri sildi, gücü tükenmişti. kalbi hızlı hızlı çarpıyor, büyük bir hayal kırıklığının kesif karanlığı ruhunu kaplıyordu. yine ağlamak istiyordu. 'hırsından ağlamak.' çünkü memuru dövemez veya öldüremezdi. çünkü karşısında, korkutucu, kocaman ve dehşet verici bir duvar vardı. bu duvarı yerinden oynatmanın imkanı yoktu. başını vurmanın faydası yoktu. insanın kafası kırılırdı. yumrukları kanardı. yine de duvar, duvar olarak kalırdı. duvarın mantığı, acıması yoktu, hak vermezdi, anlamazdı. taştı, kayaydı. 'yasak' der dururdu. bir yerde, bir ülkede, devlet olmasa, hükümet olmasa, yönetim olmasa, kanun, polis, yasak olmasa, kimse kimseyi ezmese, başkalarına zarar vermedikçe herkes her istediğini yapabilse. bu hayata tahammül edemeyecekti. her zaman, her şeyine karışırlarsa, ona haksızlık ederlerse ne yapacaktı? büyüdükten sonra evdekilerden, okuldaki öğretmenlerden kurtulsa, bu sefer de patronu, memur aynı şeyleri yapacaktı. ya kendisi güçlülere vuramadığı için, güçlüler hep ona vururlarsa. ya her seferinde, sırtını bir kayaya yaslamış olan herkes ona hükmederse... ya nereye giderse gitsin onu rahatsız ederlerse... uzağa, insanın olmadığı bir adaya, iktidarın olmadığı bir dağa, kimsenin kimseye karışmadığı, senin kanun olduğun, seni sokan yılanın başını ezdiğin ve bu yüzden kimsenin seni tutuklamadığı bir ormana kaçıp gitmek geçti aklından. (...) başı önde gerisingeri köprüye döndü. zabıta amiri ile tekrar karşı karşıya geldi. kendini toparlamaya çalıştı. onun gölgesi altında ezilmek istemiyordu. onu azarlamış, neredeyse hakaret etmiş olan o adam da kimdi, neyin nesiydi? bir memur. devlet memuru. kendi memuruydu. onun maaşını kendisi ödüyordu. ya da babası... ona hizmet etmeye mecburdu. peki ya o, kendi memurundan, kendi hizmetkarından mı korkacaktı? hiç mantıklı değildi ki. babası kendisinden daha çok korkuyordu. tüm vatandaşlar memurlardan korkuyorlardı ama o memurların maaşını da vatandaşlar ödüyorlardı. gülünç bir şeydi bu. sen git bir işçi tut, o da kalkıp senin paranla sana hükmetsin. tehdit etsin. hükümete hakaret de ne demek ahbap? başka bir şey bilmez misiniz siz? zor da kaldınız mı, hükümete hakaret... hükümet bana hükmetmek için gökten tanrı tarafından gönderilmedi. hükümeti ben belirlemişim. cebimden para vermiş, şu şu işleri yap demişim. ister beğenirim, ister beğenmem, ister azarlarım, ister küfrederim, istersem de in aşağı oradan derim. efendisi benim. eğer bundan alınıyorsa, bıraksın gitsin. hükümet olsun diye ben yalvarmadım ona. onu seçeyim diye o bana yalvardı, sözler verdi. sana şöyle yapacağım, böyle yapacağım dedi. oraya oturduktan sonra bana hükmedemez..."