şükela:  tümü | bugün
  • ne gariptir ki aklımda kalan bir babalar günü anım bile yok. zaten 15 senelik bir zaman diliminden hatırlayabildiğim sadece 9,10 sene. sanırım özel günlere verdiğim kıymet 20'li yaşlarımda kaldı, artık hiçbir şeyin heyecanı da yok.

    babamı hatırladığımda isterdim ki büyük bir özlem çekeyim, mutlu anlarımızı hatırlayıp gülümseyim. ama babamı hatırlamaya çalıştığım zaman hasretini çektiğim tek şey mutlu bir aile ortamı. tabii tatlı anlarımız da hiç yok değil, fakat mutsuz ve gergin olduğum anlar daha fazla olmuş ki ondan böyleyim.

    babama dair hatırladığım ilk kötü anı 6-7 yaşlarıma tekabül ediyor. babamın memleketi olan edirne'de yaşıyorduk o zaman. bir yılbaşı gecesiydi, 1990 ya da 91. tahminen babam alkollüydü ve her zamanki gibi annemle kavga ediyorlardı. ama ne kavga! babam elindekiyle annemin peşinde, ben ağlıyorum küçücük halimle, yanımda da abim, benden 6 yaş büyük. çok şükür ki sıyırdı da olmadı bir şey, geçti gitti her zamanki gibi. küçük bir kızın hatırladığı ilk yılbaşı gecesi niye böyle olmak zorundaydı ki?.. zaten çocukluğumun hiçbir yılbaşı gecesinde huzurlu ve mutlu olamadım sanırım. nedeni de babamın o gecelerde mutlaka içmesi ve malum kavgalara zemin hazırlamasıydı. çocuk halimle ne anlıyorsam artık yılbaşlarından, olsa olsa noel süsleri ve karlı manzaralar gördüğüm içindi. niyedir bilmem çok isterdim o zamanlar o gecelerde kar yağmasını, masalsı gelirdi sanırım.

    ama gerçek dünyaya dönme vakti... bir de yaptığı bir şey vardı ki babamın, abimle ne alıp veremediğini bir türlü anlamazdım. kapılarda beklerdi okul çıkışı, ama malesef elinde sopa ya da kemerle. e orta okul zamanları tabii, abim de okul çıkışı oyundu, vitrindi derken yollarda oyalanmaya pek meraklı. az da olsa kalmış aklımda 'baba nolur yapma' deyişleri. kendisi tam yaşını hatırlamasam da gençliğinde ya da ergenliğinde evden kovulmuş babası tarafından, bildiğiniz sokaklara atılmış yani. bazı anne babalar çocuklarını bildiğiniz kıskanıyor galiba, yoksa bunun normali, çocuğum benim yaşadıklarımı yaşamasın olmalıdır halbuki.

    ben kız olduğum için nasiplenmedim neyse ki dayaktan kötekten ama sadece bir gün var ki hiç unutmam, gebze'deyiz o zaman, yaşım 9. bir kız arkadaşımla oynuyoruz sokakta. babam da bir yere gitmek üzere yanımızdan geçmekte. muhtemelen benim de gelmemi istedi onunla "her zamanki gibi" sanırım ben de pek hevesliyim arkadaşımla kaldığım yerden devam etmeye. ne verdim cevap olarak hiç hatırlamıyorum ama akşam olup da eve geldiğinde anladım ki bana çok kızmış. ne olduğunu tam hatırlayamadığım uzunca bir çubuk ya da ona benzer bir şey aldı eline. bayağı bayağı üstüme yürümekte yani. nasıl korkmuş olacağım ki halen verdiği hissi hatırlayabiliyorum. neyse ki annem girdi de araya ufak tefek darbelerle atlattım sanırım, ya da belki de hiç gelmedi, hatırlamam güç onca sene öncesini.

    bir de ilkokul 5.sınıftan bir olay vardır ki halen hatırlar ve acayip mahçup olurum kolu kırılan arkadaşa karşı. maalesef ilkokuldan mezun olmadan önce pek çektim sınıfın erkek öğrencilerinden. sıkıntılı bir sınıf olsa gerekti. çengelköy güzeltepe'deyiz o zamanlar, oraya yerleştiğimiz ilk sıralar. sınıfta hiç rahat bırakmazlardı sağolsunlar. tabii ben o zamanlar bilmem saç çekince, önlüğün kuyruğunu çözmeye çalışınca hoşlanır demek oluyormuş erkekler. ben de sanıyorum ki kimse beni sevmiyor. çünkü bildiğiniz uğraşıyorlar. içlerinde turgay diye bir çocuk vardı, halen hayal meyal hatırlarım. pek hoşlaşmazdım o zamanlar kendisiyle, çünkü canımı en çok sıkanlardan biri oydu. bir gün zorla tuttu beni ve yanağımdan öptü arkadaş. artık nasıl bir kızgınlıkla eve geldiysem babama söylemişim. şimdi ki aklım olsa pür dikkat saklardım halbuki. babam ertesi günü benimle okula geldi, zaten okul eve 10 dk ya var ya yok. göster dedi çocuğu, ben de el mahkum, artık kaçış yok, gösterdim tabii. nasıl yaptı hatırlayamıyorum ama sanırım çocuğun kolu kırıldı. keşke yanlış hatırlıyor olsam kolundaki o sargı bezini. ben gidemedim tabii utançtan ertesi gün okula. o kadar mahçubum ki. annem de bana kızıyor hatta, niçin söyledim diye babama, bir yandan da babam kızıyor sanki her şey benim suçummuş gibi. diyorum ki içimden nasıl bakacağım çocuğun yüzüne. ama öyle enteresan bir şey oldu ki tam tersi turgay artık bana daha kibar ve iyi yaklaşmaya başladı. hatta epey de mahçuptu. şimdi düşünüyorum da "dayak cennetten çıkmadır" sözü herhalde olaya karşı böyle yaklaşanlar yüzünden var.

    yine de kötü olan tüm yanlarını bir kenara bırakırsak takdir ettiğim bir özelliği vardı ki çok çalışkandı kendisi. kendisine ait bir odada -ki maalesef hiçbir zaman aynı odada oturup, annemle sohbet ettiklerini ya da beraberce güzel vakit geçirdiğimizi pek bilmem- durmadan işlerini yapardı. serbest meslekle uğraşırdı; bilardo masası, langırt, tuval ve daha bir çok şey üretir, kırtasiyelere satardı. beni de yanında götürmeyi pek sevdiği kırtasiyelere..

    aklımda kalan bir kaç tatlı anıdan da bahsedeyim kötülerin arasından sıyrılan. kuzguncuk taraflarında balık tutmaya gittiğimiz o sabah, beyoğlu'nda beni dans niyetine kollarımdan tutup döndürdüğü an, ilk ve son olarak ailece kayığa bindiğimiz gün, eve kokoreç getirip yaptığı zamanlar (sanırım çocukluktan alışmak gerek, benimki öyle oldu biraz. ama pek lezzetli yapardı rahmetli, bir kere olsun tiksindiğimi hatırlamam). aklıma tatlı olarak gelen anılar şimdilik bunlarla sınırlı, yine de vardır elbet hatırlamadığım daha bir kaç şey. hep isterdim ki tam bir aile olabilelim ama olmadı, ancak ölmesine yakın sıralarda biraz daha durulmuştu her şey. hiçbir zaman bir babayla dertleşmek nasıl bir şeydir bilemedim. ama sağ olsaydı da bilebilir miydim o da muallak. yine de ölmeden önceki son zamanlarına dair herhangi bir kavga hatırlamadığım için şanslı sayılırım. çünkü öylesi muhtemelen daha da kötü hissettirirdi.

    onu gördüğüm son gece ve son an halen aklımda ve ne yazık ki halen pek canlı. eve ilk bilgisayarımız gelmişti sondan bir önceki gününde. abim de ben de çok hevesliyiz tabii. ben liseye yeni başlamıştım o zamanlar, abimse veterinerlik fakültesi öğrencisi. babamın o son gecesinde dönüp dolaşıp abimle yanımıza geldiğini ve bilgisayarın başından kalkmayışımıza kızdığını hatırlarım. derslerimizden geri kalacağız diye dertlenmişti sanırım. bir de o geceki son yemeği aklımda, pek sevdiği midye tava. kendisi inanılmaz severdi sakatat ve deniz ürünlerini.

    ve oldu ertesi sabah...ben öğlen kısmını hatırlıyorum daha çok gerçi. abim muhtemelen odasında bilgisayarın başında, annem ise mutfakta. pek talihli ben ise babamla aynı odadayım, arkam dönük çantamı toparlıyorum, sınavım vardı o gün. babam ise her zamanki gibi bir yandan çayını yudumluyor bir yandan da işlerini yapıyor. hapşırık sesi geldi birden, ben tabii ne bileyim normal bir şey sanıyorum. döndüm yüzümü, babama çok yaşa diyeceğim muhtemelen, ama bir baktım ki babam yere yığılıyor, hem de gözleri şuursuzca bakar vaziyette. şu anda bunları yazarken içim sıkışıyor mesela, o zaman, 15 yaşımdaki halimle nasıl hissediyordum kim bilir. ama sanıyorum ki şimdiki kadar karanlık ya da yoğun değildi duygularım.
    telaş içinde anne diye sesleniyorum, annem de zaten heyecanlı ve evhamlı bir kadın...ambulans geldi eve, zaten o apartmana da yeni taşınmıştık, rahmetli anneanne'min babasına ait olan evden deprem olur, yıkılır, çıkmanız gerek buradan demeleri sebebiyle. yani tüm yeni komşular başımızda, ev oldu mu birden kalabalık. ben de artık babamla nasıl bir bağ kuramamışsam nedense zorlamadım kimseyi beni de alın diye. onlar hastaneye giderken, benim istikamet de okula yani.

    ben nasıl bir duygu yaşayacağımı bilemez bi haldeyim ama biliyorum ki üzülmem ve mutsuz hissetmem gerek. hissediyorum da zaten kuşkusuz ama bir şeyler eksik işte. çünkü anneme aynı şey olmuş olsa yerimde duramazdım zira. arada ağlıyorum ama ağlamam gerektiği için mi ağlıyorum o da meçhul. bir şekilde öylece geçti işte o gün ve geldim eve. annem hastanede babamın başında biz ise abimle evdeyiz. bir gülme aldı bizi, muhtemelen psikolojimiz iyi değil. ama arkasından bir ağladık bir ağladık ki hiç unutmuyorum..

    bildiğimiz herhangi bir rahatsızlığı da yoktu oysa ki, fakat pek umursamadığı için öyle şeyleri varsa da bilemedik belki de. kurtarılamadı ve öldü iki güne. ve ben de 15 yaşında çantasını hazırlayan kız olarak kaldım hep öyle. çünkü bir insanın bilinci açık ve sağlıklı bir durumdayken gördüğü son kişi olmak bile başlı başına sorumluluk, mutlu olan anılarından da çalıyor insanın. babamı gördüğüm son an da bundan ibaret oldu böylelikle, bir de mezarında toprağa verilirken. belki orada bir kez daha bakabilirdim yüzüne ama izin vermediler, aklından çıkmaz dediler. belki de doğru olanı yaptılar kim bilir...

    benim için babalar günü demek bu ve benzerlerinden ibaret işte. yine de biliyorum ki mevcut her kötü durumun daha kötüsü vardır. evet, belki bazı konularda inancım zayıfladı son senelerde ama yine de halen içten içe şükretmeyi biliyorum çok dile getirmesem de. mesela babamı hiç tanımamış ya da tanıdığım bu halinden çok daha kötüsüne de sahip olabilirdim. dediğim gibi her zaman daha kötüsü vardır, ama gönül de ister ki hep daha iyisi olsun.

    bence anne ya da baba olmak biyolojik yakınlıktan ibaret değil, bir çocuğun size koşulsuz şartsız güvenmesi ve kollarınızla kucağınızı dünya bilmesi demek. ama maalesef bazı anne ve babalar tarafından küçük bir fanusa sıkıştırılmış biçimde veriliyor sevgiler. bu yüzden gerçekten baba olduğunu hissettirebilmiş tüm babaların babalar günü kutlu olsun..
  • -ani- *

    bir cift guvercin havalansa
    yanik yanik koksa karanfil
    degil bu anilacak $ey degil
    apansiz geliyor aklima

    nerdeyse gun dogacakti
    herkes gibi kalkacaktiniz
    belki daha uykunuz da vardi
    geceniz geliyor aklima

    sevdigim cicek adlari gibi
    sevdigim sokak adlari gibi
    butun sevdiklerimin adlari gibi
    adiniz geliyor aklima

    rahat do$eklerin utanmasi bundan
    opu$urken o dalginlik bundan
    tel orgunun deliginde bulu$an
    parmaklariniz geliyor aklima

    nice a$klar arkada$liklar gordum
    kahramanliklar okudum tarihte
    cagimiza yaki$an vakur, sade
    davrani$iniz geliyor aklima

    bir cift guvercin havalansa
    yanik yanik koksa karanfil
    degil, unutulur $ey degil
    caresiz geliyor aklima.

    melih cevdet anday

    ic. cagda$ turk $iiri antolojisi, haz. memet fuat, cilt: 1 (1920-1970),
    adam yayinlari, 5.b. istanbul ekim-2000, s. 324.

    ayrica:

    (bkz: melih cevdet anday/#1895058)

    (bkz: rosenbergler)
  • usulca yağan bir kar. omzunda biriken melekler. iyilikleri ayrı kötülükleri ayrı biriktiren envanter kayıt sistemi. yaşandı bittiler'in teslim-tesellüm belgesi. dahası defter-i kebir, icabında. *

    ancak birlikte yüründüğünde anlamlı olan yollarda geride kalan arkadaşı beklersin ya bir süre, adımlarını yavaşlatırsın yetişebilsin diye. ha işte burada o gelmez, çok uzaklardadır çünkü. gözlerini kapatıp karlı bir ocak gününe açtığında tam karşında seni bekliyordur sadece:

    herkes bi şeyler biriktirirmiş hayatında, 2009 eylül ayı telefon faturasının ödendisi misal. artık lazım olur mu ki? ya ödemedi derlerse? ya sevmedi derlerse? nasıl unuturum kardan adam yaptığımız o günü? adını "abuziddin" koymak fikrini. bunun dünyanın en komik kardan adam ismi olduğu konusundaki o sarsılmaz kanaati ve kendini komik sanma cüretini?

    aklımda kalanım.
  • geçmeyen geçmiş zaman.
  • hatırlamaya ihtiyaç duyduğum anılarımı kaybetmiş olduğumu farkettiğimde, oliver sacks'in kayıp denizcisini hatırlıyorum. hayatının ordudayken geçen güzel günleri dışında hiçbir şey hatırlamayan, hatta beş dakika öncesini bile hatırlamakta zorluk çeken bir hastasından bahsediyordu.

    anılarımız olmadığında, daha doğrusu yaşadığımız zamanı, bir anı olarak hafızamıza kaydedemediğimiz sürece, içi boş bir et yığınından farklı değiliz. hatırlanacak güzel anılar yaratabilmek için sürdürüyoruz hayatımızı.

    bazı anıların değeri daha fazla. daha sık hatırlamaya ihtiyaç duyuyoruz, karamsarlıktan kurtulmak için daha sıkı sarılıyoruz onlara. her saniyesinin üzerinden tekrar tekrar geçiyoruz. yeniden yaşamaya çalışıyoruz onları.

    bazen, o anların öncesini ve sonrasını hatırlamakta güçlük çekiyorum. saatlere, günlere yayılmış güzel anılar, birkaç fotoğraf karesine dönüşüyor. kişiliğimin önemli bir parçasını yitirmiş gibi hissediyorum. hayatımın en mutlu anlarının, hangi mevsime denk geldiğini hatırlayamamak, o anların seneler öncesinde kalmış olmasından daha mutsuz ediyor beni.

    büyük bir küstahlıkla kayıp denizciyi, sadece mutlu olduğu zamanları hatırlayıp sonrasını sildiği için takdir ediyorum. varlığının büyük bölümünü yitirmiş bu adam, kaybettiğim mutlu anılarımın yerlerine yenilerini koymam gerektiği konusunda kimsenin olamayacağı kadar ikna edici.
  • yaşama tutunmayı sağlayan, bazen insana güç veren bazen de acıya neden olan yaşam parçaları.

    neredeyse sınırsız bir hafızaya sahip canlılar olduğumuz için, çok şanslı olduğumuza inanıyorum.
    eğer sahip olunan anılar, geçmişe demir atmak şeklinde deneyimlenmiyorsa paha biçilemez kıymette şeyler.

    ama bazen anılarımız bir başkası tarafından çalınır ya da isteğimiz dışında silinir.
    eternal sunshine of the spotless mindvari bir operasyonla hiç olmamış gibi ortadan kaybolmazlar ama kullanılabilir olmazlar. oradadırlar ama artık onları kullanamayız.

    bu sadece iki koşulda gerçekleşir ya bunama ya da anıların paylaşıldığı kişiyle yaşanan tolere edilemeyecek kadar kötü ve acıtıcı bir deneyim.

    eğer bir ya da birçok anınızı paylaştığınız kişi, sizin için artık o anıdaki kişi değilse anılarınız atıl oluyor.
    bu ayrılık falan değil. ayrılık acı da olsa bir deneyimdir ve insanlar aşık oldukları gibi ayrılırlar da. ayrılık, acı bir süreçtir ama bu yüzden anılarınız yok olmaz.
    biraz zaman geçer ve izler sadece izlerse, izler travmalar değilse; sizi gülümsetirler ve anımsamaktan zevk alırsınız.

    ama bazen hayatta öyle şeyler olur ki, siz de bir gecede değişmiş olursunuz, anınızın paydaşı da değişmiş olur.
    işte o zaman, o yabancıyı o en sevdiğiniz fotoğrafta, en sevdiğiniz şehirde, en sevdiğiniz kitabın girişinde ve sayması binlerce satır sürecek onca anının içinde görmek istemeyen beyniniz anıları siler.
    elinizden alır, kullanılmaz hale getirir.
    bir anda bakarsınız ki yaşamınızın belli bir dönemine ait fotoğraf yok elinizde. anı yok.

    gözün gördüğünü asla fotoğrafa veremezsiniz. ya da hissettiğiniz kelimelere döküldüğünde sizin hissettiğiniz şeyi veremeyebilir.
    anlatmak istediğim çok şey olduğunda, anlatmak istediğimi asla tam olarak anlatamıyorum.

    ama bence iç dökmeler hep incitilmişliklerden çıkar ve her yazılanda aslında otobiyografik bir şey bulmak olasıdır.
  • "anıların güzel olanları da kederli olanları da insanı hep hüzünlendirir."
    (dostoyevski, "insancıklar")
  • "anılar yara gibi. zamanla kayboluyor."
    (bkz: another brooklyn /@hanging rock)

    "artık biliyorum ki bize acı veren, yaşadığımız an değil, anılarmış."
    (bkz: another brooklyn /@hanging rock)
  • bir şarkıyla her zaman gidebileceğimiz zaman dilimidir...
    çok soğuk, karlı bir berlin akşamı, bir zaman önce ortada ihtimal olduğunu bilmezken gitmeyi çok istediğim bir konserin bileti elimde...bisürü s ve u banh.a binerek, bir kanalın kenarındaki konser alanında buzun üstünde bekliyorum. kapılar açılınca her nasılsa sahne önündeki ilk sırada buluyorum, konser başlıyor, sanatçı iniyor ve ilk sıradakilerle el sıkışıyor, 10 cm aramızda, o sırada heyecanlı bişey bu:)
    bir*şarkıyla sabah pencereden bakarken bir uğrayıp geçiyorum bu anıma ve ronan keating konserine*.
  • eski bir paltodur "anı" giyeriz, gezer, vakit geçirir, çıkarır, yine yerine asarız... biz ölünce bizden kalan bi "eşya"dır, arada bi o paltoları ellerine alırlar, okşar, hakkında konuşurlar...