şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
  • deniz'i karşıyaka mezarlığı'ndadır.
  • kendisi hakkinda yuzyillardir suren su "burada nasil yasiyorsunuz" geyigi gercekten baymistir. bak guzel kardesim, neredeyse 10000 tane entry girilmis bu sehir hakkinda, en az 5000'i "ay ankara cok rerorero" muhabbeti iceriyor. mal misiniz canim kardesim siz? isiniz mi yok? sevmediginiz her vilayetin basligina tek tek girip, yozgat'ta hayat cok monoton, kilis'in mutfagi guzel ama sehir iki hafta sonra insani sikmaya basliyor falan da yaziyor musunuz? ulan dogma buyume ankaraliyim, hicbir gun de bir ankaralinin cikip, "ankara ic anadolu'nun paris'i yahu", "maltepe koprusu'nden sehrin manzarasi gercekten gorulmeye deger, ozellikle de geceleri", "renkli gece hayatiyla ankara dunyanin en canli sehirlerinden biri dogrusu" gibi iddiali sozler ettigini isitmedim. dolayisiyla birinin tezini falan curutuyor da degilsiniz. ne gerek var abicim bik bik bik "ankara'da nasil yasanir anlamiyorum" geyiklerine?

    bak nasil yasanir anlatayim ben sana. ya da memleketin yarisi kpss'den iyi bir puan alayim da, ankara'da bir bakanliga kapagi atayim diye gotunu yirtiyor, iste onlara anlatayim. asti'ye adimini attin. hemen oyle mal gibi ilk gordugun taksiye binme. asti taksicileri dunya uzerinde gorup gorebilecegin en yavsak taksicilerdir. ya gazi iletisim'den biraz daha iceri yuru, oradaki taksi duragindan bin ya da asti'den hic cikmadan ankaray'a gecis yap. neyse ki birkac gun kalacak yerin var. ankara'yla ilgili en guzel seylerden biri bu belki de; herkesin ankara'da bir esi, dostu, akrabasi vardir. heh iste, simdi yillardir bu sehirde nasil yasadiklarina anlam veremedigin o ankarali yakinlarini kullanma zamani. uc-bes gun oyle takildiktan sonra, kolej'de bir ev tutarsin, kirasi maksimum 700 lira. muhit de tam bir ogrenci cenneti. beyaz esyalardan birini ikisini sifir alirsin belki ama komple evi sifir dosemek su asamada gereksiz. ogrenci cennetinin nimetlerinden faydalan, hemen bir ikinci elci bul evin yakinlarinda. evin eksigini gedigini nusr-et'te bir saslik parasina tamamlarsin. evi dosedik, ulasimi nasil yapalim? ev senin bakanliga, kizilay'a, tunali'ya, sali-carsamba-pazar pazarlarina bile yurume mesafesinde lan. daha ne olsun? sabah 9-aksam 5 memur insansin, her cuma ve cumartesi disari cikip takilacagim desen, sadece tunali'daki barlari 6 ayda bitiremezsin, ki muhtemelen buna gerek kalmayacak. bes-on bar gezdikten sonra goreceksin ki ankara'da hala mudavimcilik var. ayni mekana 4-5 kere ust uste git, bir bakacaksin ki mekanin yarisini taniyorsun. sen de saracaksin sonra bu mudavim kulturune. bir iki klasik barin olacak muhtemelen, sakin sakin icki icip sohbet edebilecegin, bir iki de muzik dinleyebilecegin, dans edebilecegin mekan olacak. bu kisimda ankara biraz sonuk. yine de her hafta birine gitsen, iki aylik dongun var. hatta aslinda daha cok var ama yasinin biraz geckin oldugunu varsayiyorum, bahceli, 7. cadde falan filan sana gelmez artik. yok illa caddede takilacagim diyorsan da, atliyorsun ankaray'a, hop bahceli'desin. trafik yok, metrobus yok, yaptigin hatanin farkina yeterince hizli varirsan, aktarma suren bitmeden tekrar kizilay'a donebilirsin bile. ne isi var oglum memur adamin 7. cadde'de falan?

    neyse bakiyorsun hava cok guzel, resmen bahar gelmis. kapiyorsun termosunu atiyorsun kendini segmenler'in cimlerine. moda cay bahcesi'nde ya da kordon'da ne yapiyorsan normalde, aynisini yapiyorsun iste. denize bakmak yerine insanlara bakiyorsun sadece, belki biraz da kopeklere. yaninda yamacinda kesin bir muzik tezgahi kurulmus oluyor, ya canli muzik yapan bir grup var ya da hevesli genclerden biri arabasini parka yanastirmis, dj'cilik oynuyor. bir sarki caliyor sonra ya da sana caliyormus gibi geliyor, termosta cay getirdigine pisman oluyorsun. sikinti yok. migros jet bes dakika uzaklikta. o sira aklina dusuyor, esi dostu arayayim onlar da gelsin diyorsun. tamam belki sehirde yenisin, pek samimi degilsiniz henuz ama segmenler'de bira icmek de ankara'nin "bogaza karsi raki"si, reddedilmesi zor. neyse biralari aliyorsun, sen daha ilkini bitiremeden arkadaslar geliyor. ankara'ya salliyorsunuz hep birlikte. hepinizin aklinda ayni soru var, nasil yasiyor insanlar bu sehirde? sonra bunu her hafta yapmak uzere sozleserek ayriliyorsunuz.

    vallahi iste boyle yasiyoruz.
  • 14 sene sonra iki çift sözümün olduğu şehirdir.

    gel hele gadasını aldığım
    diyeceklerim var...

    2000 yılı eylül ayında, elimde boyum kadar bir valiz, suratımda şaşkın bir ifade ve içimde dünyalara yetecek kadar umutla aşti gelen yolcu katından giriş yaptım.

    saçlarım sıktı, annemin deyimiyle fırça girmez.
    gençtim, liseye mi gidiyorsun diye soruyorlardı.
    kredi yurtlar kurumu mavi nevresimlerini elime aldığımda anladım artık her şeyi kendim yapmam gerektiğini.
    ilk defa zil zurna bu şehirde sarhoş oldum.
    ilk defa sırılsıklam bu şehirde aşık oldum.
    ilk defa kan bağım olmayan birine can kardeşim dedim.
    ilk defa yeşil gözlü bir karadeniz kızına bu şehirde yıllarımı adadım.
    ilk katıldığım siyasi eylem bu şehirdeydi, ilk yediğim gaz, ilk yediğim jop, ilk karakol deneyimi...
    ilk defa adının önünde prof. unvanı olan kişileri bu şehirde tanıdım.
    ilk defa bir kapı ziline adım bu şehirde yazıldı.
    ilk defa fatura ödeyememenin utancını bu şehirde yaşadım.
    ilk defa bu şehirde aç kaldım.
    ondört gün üst üste soğan kavurması yediğim günlerim de oldu, en janti mekanda bahşiş bıraktığım anlarım da.

    14 yıl dediğin nesne 14 eylül, 14 bahar, 5000 küsür gece eder.

    2000 yılının eylül ayıydı, kafamda saç, elimde koca bir valizle geldim.

    2014 yılının ekim ayı,
    bir mühendislik diploması,
    bir kaç sıfatla, bey, şef, müdür vs gibi,
    bir elin parmakları kadar kardeş dediğim insan,
    bir düzine dost,
    on düzine arkadaş,
    yıkılmış umutlar, harcanmış bir gençlik ve dökülmüş saçlarla...
    bu gün itibariyle gitmem kesinleşti.
    bir şehri değil yalnız, arkamda bir gençliği bırakıyorum.
    sonu gelmeyen aşkları,
    yaklaşık on sene kurtaracağımı sandığım ama tedaviye cevap veremediğinde kurtarmaktan vaz geçtiğim bir vatanı.
    sakarya'da içilen biraları,
    kaldırılan rakı kadehlerini,ucuz tütünden sigaraları...

    yukarıda saydıklarımın hepsini bırakıyorum ve gidiyorum.
    yanıma sadece birkaç valiz eşya, birkaç koli kitap, bir çuval anı alıyorum.
    sıfırdan başlamak dedikleri şey var ya, işte tam o noktadayım bugün.
    geldiğim gün seni yeneceğim diye iddialarım yoktu, ama 14 sene sonra anlıyorum ki yenildim.

    daha görülecek çok gün, okunacak çok kitap, kaldırılacak çok kadehim var.
    ancak üzgünüm, anlıyorum ki bunların hiç birisi sana dair şeyler değil...

    yaşattığın her şey için gene de binlerce teşekkürler sana başkent.
    benden yana hakkım sana sonuna kadar helal.
    hadi kal sağlıcakla.
    hoşçakal iki gözüm..
    hoşçakal...

    not: gittiğim yer kesinlikle orta anadolu değil üstad syby'nin dedikodularına aldırmayınız
  • bugün saat 05:00 itibariyle 4 adet açık fırın bulduğum şehir. ama dördünde de ekmek yok. fırın açık ekmek yok. o kadar atletli adam ne yapıyor bu saatte anlamış değilim. yarın gizliden gözlemlicem itneleri.
  • ankaralı olmayan biri olarak şu kadarını söyleyebilirim.

    bursalıyım, istanbul'da yaşıyorum, 6 sene ankara'da yaşadım.

    7 senedir ailemden ayrıyım, ailemi çok seviyorum. hem anne baba abla üçlüsünü, hem anneanne dayı yengeler teyze falan topluluğunu. annem babamdan ayırt edemeyeceğim kadar çok seviyorum hepsini.

    ben son 7 senede bir kez olsun ailemi özlediğim için ağlamadım. ama ankara'yı özlediğim için ağladım. şu an istanbul'da yağmur yağıyor ve ben istiklal'in yağmur yağarken görünen kalabalığını izlemek istemiyorum mesela. ayrancı'da, şimşek sokakta olmak istiyorum. bakkal mehtap ablanın sokağın başında beni görüp "kuzum dükkana koş sıcak çikolata yapıyorum" demesini özlüyorum.

    insanların deniz olmaması sayesinde boş boş denize bakmak yerine birbirlerine bakıp, birbirlerini tanıyıp geçirdiği vakitten keyif almasını özlüyorum. gençlik parkındaki otobüs durağı karmaşasını özlüyorum. karanfilde her sokakta başka bir dünyanın olmasını özlüyorum. bir sokakta fal baktıran liseli gençler, bir sokakta rakı sarhoşu insanlar, bir sokakta metal müziğin dibine vurmuş insanlar, bir sokakta el ele yağmurda yürüyen çiftleri özlüyorum.

    o her başka şehirlinin "bu muydu kuğulu park denen yer yeeea, minicik bir yer burası. bu mu abartılıyormuş ahahah" dedikleri, dedikleri an ağızlarına kürekle vurma isteği uyandıran o insanların ağzına bile yakışmayan kuğulu parkı çok özlüyorum. kışı da yazı da bir başka oranın ama, her mevsimde orada türk kahvesi içmeyi özlüyorum.

    iş arkadaşlarımı özlüyorum. insanların burada kibarlıktan kırılmaya çalıştıkları, sürekli "kınıştıklırınızı dikkıt idin bıyın vır bırda" dedikleri iğrenç yapmacıklıkta boğulmak yerine, onların "naber la amınakoduğum" samimiyetlerini özlüyorum.

    orayı sevmek için oralı olmaya, orada okumaya falan gerek yok. sevmemek için de. bir şeyi ya seversin ya sevmezsin. sebepler herkese göre değişir.

    ankarada uzun dönem yaşamamış kimse ankarayı çözdüğünü iddia edemez. kaldığım 6 senenin ilk 6 ayında ergenliğe geri dönüp her gün rimellerimi akıta akıta "bu şehirden nefret ediyorum" diye ağladığımdan biliyorum.

    ben bursalı olup "nerelisin" sorusuna "ankaralıyım" cevabı verecek kadar çok seviyorum o şehri.

    tanım: türkiye'nin taşşehiri.

    debe edit: (bkz: şehit selahaddin esin ilkokulu yardım kampanyası)
  • kendim dahil yakın çevremdeki herkesin, yakın arkadaşlarımın ve hatta birinin küçük çocuğunun ve hatta istemeden kulak misafiri olduğum komşumun bile alttan üstten şiddetli şekilde ishal olup hasta olduğu şehir. benim günlerce iflahım sikildi ve anca antibiyotik ile biraz toparladım. millet cebinde bağırsak antiseptiği ile geziyor. dikmen' de ki bir eczane sürekli aynı ilaçları sipariş ettiğini yetiştiremediğini söylüyor. benim gittiğim eczane'da ki görevli arkadaş direk salgın olduğunu söyleyip antibiyotik verdi. felaket tellalı olmak istemem, ama ortada hiç olmaması gereken bir durum var ve akla ilk gelen şey şebeke suyu. ankara'da şu aralar duş alırken fark edileceği üzere su'da olmaması gereken bir koku var, mümkün mertebe bu suyu ağıza kaçırmamak gerekiyor. yiyecekleri yıkarken sirke kullanalım ve dışarıda buzlu bir şey içerken şebeke suyuyla yapılmış olanları tüketmeyelim. ve bütün bu sistemin başında belediyecilikle görevli gülümsemesiyle kalpleri ısıtan ama dünyanın en kötü insanının olduğunu ve ondan her şeyin beklenebileceğini unutmayalım.
  • bahçelievlere gidecekseniz, beşevlerde ineceksiniz, bahçelievlerde değil (bkz: ankaray).

    böyle bir yer ankara. tek söylemek istediğim şey bu.
  • kişi başına düşen yeşil alan oranları;

    istanbul: 7,57 m2 / kişibaşı
    izmir: 6 m2 / kişibaşı
    ankara: 20 m2 / kişibaşı

    sorarlarsa gri şehir dersiniz kim bilecek?

    kuşbakışı 200-300 metre aralıklarla devasa yeşil parkların olduğu şehir ankara.

    istanbul'da tiyatrocular, seyirci gelmiyor diye ağlayadursun, ankara'da ortalama oyunlara gitmek için bile aylar öncesinden biletini alacaksın. senfoni konserleri full çeken şehirdir ankara.

    sorarlarsa pavyoncular dersiniz kim bilecek?

    covid19 yasaklarının hafifletilmesinden sonra bir moda sahilin haline bakın, bir izmir kordonun haline bakın, bir de seğmenler parkına bakın.

    en düşük profilli ilçelerde bile otobüs sırasını bozmayan şehirdir ankara.

    sorarlarsa ankaralılar barzo, öküz dersiniz kim bilecek?

    ankara'ya oradan buradan göçen şark kurnazlarını ve istanbul'dan gelenleri tenzih ederek;

    size taahhüt edilen işi, taahhüt edildiği gibi ve söz verilen zamanda aldığınız şehirdir ankara. iş dünyası ve iş ahlakı avrupa'ya en yakın şehirdir ankara.

    sorarlarsa ankaralılar çakal, şark kurnazı dersiniz kim bilecek?

    en iyi restaurantlar ankara'da olur. uluslararası mecraların verdiği avrupa'nın en iyi deniz mahsülleri restaurant'ı ödülünü arka arkaya alan mekan ankara'da.

    gezecek yerden beklentiniz fazla sayıda gece hayatı ve deniz kenarından ibaret değilse, gezecek yeri çoktur ankara'nın. aynı ülkede yaşamalarına rağmen etnografya müzesi ve anadolu medeniyetleri müzesi'ne gitmeyecek kadar sığ insanlar rica ediyorum eleştirmesin ankara'yı bu konuda. önce ülkenizde dünya için ne kadar önem taşıyan ne yerler var onu öğreniniz.

    sorarlarsa gezecek yer yok ağbi ankara'da.

    işin manevi kısmını bir kenara bırakıyorum, anlatmaya gerek bile yok çünkü her şehrin insanının yaşanmışlıkları farklı. ne siz ankara'nın manevi kısmını anlarsınız, ne de biz sizin şehrinizin.

    ama somut örneklerde sırf popüler kültür öyle diyor diye asılsız eleştirileriniz komik duruyor.

    eminim ağbi ankara şöyle ankara böyle diyenlerin bir kısmı da her 24 ocak facebook duvarlarına, instagram storylerine "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak" imza: uğur mumcu yazan adamlardır.

    bu durum sizi çok üzüyor, durumu yadsımak için "ahaha" diyeceksiniz ama ankara, türkiye'nin en entelektüel şehridir.

    esen kalın.
  • insanların otobüslere sırayla bindiği bir şehir.
  • bokunda boncuk aranmaması gereken şehirdir. "soğuk.. gri... peşimi bırakmayan şehir..." edebiyatının ne piyasası varmış arkadaş.

    romantizm, melankoli zart zurt devşirilecek en son yer ulan ankara. memur var öğrenci var bürokrat neyin var. kızılay alışveriş merkezi yaptılar eşşek kadar. sen o binaya bakınca devrik cümle kurabiliyorsan ssk işhanı da sana girsin kardeşim ne diyeyim. sakarya'da biralara ne koyuyolar anlamadım ki böyle bir kafa yapıyor.

    montla sıç diyorum bu haltı yiyen dostlara. "pursaklar'a git" diye de eklemekte beis görmüyorum. ego kartı benden.