şükela:  tümü | bugün
  • izlediğim her bölümden sonra atanmış cinsiyet rollerimi kaybetmemek adına maço şekilde sertçe duvarı yumruklayarak beşiktaş'ın ilk 11'ini sayıyorum. hayatımda dopamini serotonini bu kadar kürek kürek veren başka bir diziye denk gelmedim ben. çok affedersiniz yastığa sarılıp ağlamalı gülmeli izliyorum televizyon karşısında. şu halimi biri görse bir daha arkadaş gruplarıma alınmam toplumdan dışlanırım persona non grata olurum.

    şaka bir yana çok da mutlu olmadığım bir zaman diliminde karşıma çıkıp çok mutlu eden bir dizi anne with an e. mutluluk veren pek çok şey gibi bağımlılık da yapıyor, eksikliği yoksunluk yaratıyor. o yüzden çok hızlıca bitti anne'le serüvenimiz, sonra yine 1800'lerin sonunda avonlea'da değil çok da mutlu olmadığım zaman diliminde olduğum gerçeği geldi oturdu karşıma. bu diziyi üç sezonda bitirenlerin adı tarihe hitler'in stalin'in yanına kara harflerle yazılacak.
  • çok çok güzel bir dizi. şahane. izlerken huzur buluyorum. anne ağzını her açtığında söyleyeceği şeyleri merakla bekliyorum. çocukken kafamın çalışma şekline çok benziyor anne denen cimcimenin düşünüş biçimi. düzenli olarak saatlerce yatakta uzanıp hayal kuran ve annesi çağırdığı zaman, "bana dokunmayın ben hayal kuruyorum işim bitince gelirim." diyen bir çocuktum. beş yaşında okuma yazma öğrenip evde bulduğu bütün kitapları okumaya başlayan ve coşkulu şiirler yazan bir kız çocuğuydum. daha okula gitmiyorken, ablamın okul gösterilerinde bile öğretmenlere yalvarıp sahneye çıkıp şiir okurdum. o yüzden anne'in yeri benim için çok ayrı. hayal dünyasına, erkeklere minnet etmeyişine, konuşmayı ve abartılı sözcükleri sevişine baktıkça çocukluğumu görür gibi oluyorum. iyi ki varsın anne, içimde çok tatlı duygular uyandırıyorsun.

    tüm bunları bir yana bırakırsak, dizinin geçtiği atmosfer, iklim beni benden alıyor. o dönemin kıyafetleri, sadelik, kitaplarla ve doğayla iç içe yaşamaya müsait bir hayat, atlar, çayırlar, her şey insanı kıskandırıyor. her şey daha zor ama tüm duygular filtresiz, olduğu gibi ve masum. gereksiz konuşmalar yok, gereksiz kalabalık yok, sosyal medya yok, televizyon yok, her şey çok doğal yaşanıyor. içim gidiyor izlerken.

    "kırağının olduğu bir dünyada yaşadığım için o kadar mutluyum ki."
  • başta zor ilerleyen ama sonra insanı ense kökünden yakalayıp kendine mıhlayan... çok acıklı, çok mutlu, çok "bi şey" dizi.

    baş rolde, tipitoş bi pippi langstrump

    ne kadar çok şeyi ıskaladığımızı anımsattı bana ve albert einstein'ın bir sözünü:

    hayatı yaşamanın iki yolu var. biri, hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak… diğeri, her şey mucizeymiş gibi...
  • şiir gibidir, feministtir.

    alıntılanan anne of green gables romanının yazarı lucy maud montgomery, dizinin yazarı moira walley-beckett ikisi de kadın.

    dizi bölüm başlıkları 19.yy kadın edebiyatçılarına göndermeler içermekte:

    ilk sezondaki her bölümün başlığı, charlotte bronte’nin jane eyre romanından;

    ikinci sezondaki her bölümün başlığı george eliot’ın 'middlemarch- taşra yaşamından manzaralar’ romanından;

    üçüncü sezondaki her bölümün başlığı, mary shelley’in frankenstein romanından bir alıntıdır.

    s1e1 : your will shall decide your destiny. (he said: ‘i offer you my hand, my heart, and a share of all my possessions.’)

    s1e2 : i am no bird, and no net ensnares me. (i am a free human being with an independent will.)

    s1e3 : but what is so headstrong as youth? (what so blind as inexperience?)

    s1e4 : an inward treasure born (i have an inward treasure born with me, which can keep me alive if all extraneous delights should be withheld, or offered only at a price i cannot afford to give.)

    s1e5: tightly knotted to a similar string (i have a strange feeling with regard to you. as if i had a string somewhere under my left ribs, tightly knotted to a similar string in you. and if you were to leave i'm afraid that cord of communion would snap. and i have a notion that i'd take to bleeding inwardly. as for you, you'd forget me.)

    s1e6: remorse is the poison of life.

    s1e7 : wherever you are is my home (thank you, mr. rochester, for your great kindness. i am strangely glad to get back again to you: and wherever you are is my home—my only home.)

    s2e1 : youth is the season of hope (if youth is the season of hope, it is often so only in the sense that our elders are hopeful about us; for no age is so apt as youth to think its emotions, partings, and resolves are the last of their kind. each crisis seems final, simply because it is new. we are told that the oldest inhabitants in peru do not cease to be agitated by the earthquakes, but they probably see beyond each shock, and reflect that there are plenty more to come)

    s2e2 : signs are small measurable things, but interpretations are illimitable (but interpretations are illimitable, and in girls of sweet, ardent nature, every sign is apt to conjure up wonder, hope, belief, vast as a sky, and colored by a thimbleful of matter in the shape of knowledge...)

    s2e3 : the true seeing is within (after all the true seeing is within)

    s2e4 : the painful eagerness of unfed hope (but what we call our despair is often only the painful eagerness of unfed hope.)

    s2e5 : the determining acts of her life (certainly the determining acts of her life were not ideally beautiful. they were the mixed result of young and novel impulse struggling amidst the conditions of an imperfect social state, in which great feelings will often take the aspect of error, and great faith the aspect of illusion.)

    s2e6 : i protest against any absolute conclusion

    s2e7 : memory has as many moods as the temper (and shifts its scenery like a diorama.)

    s2e8 : struggling against the perception of facts (she was no longer struggling against the perception of facts, but adjusting herself to their clearest perception.)

    s2e9 : what we have been makes us what we are (our deeds still travel with us from afar, and what we have been makes us what we are.)

    s2e10 : the growing good of the world (..for the growing good of the world is partly dependent on unhistoric acts; and that things are not so ill with you and me as they might have been, is half owing to the number who lived faithfully a hidden life, and rest in unvisited tombs.)

    s3e1 : a secret which i desired to divine (the world was to me a secret which i desired to devine)

    s3e2 : there is something at work in my soul which i do not understand

    s3e3 : what can stop the determined heart (what can stop the determined heart and resolved will of man?)

    s3e4 : a hope of meeting you in another world (alas! i regret that i am taken from you; and, happy and beloved as ı have been, is it not hard to quit you all? but these are not thoughts befitting me; i will endeavor to resign myself cheerfully to death, and will indulge a hope of meeting you in another world.)

    s3e5 : i am fearless and therefore powerful (beware; for i am fearless, and therefore powerful.)

    s3e6 : the summit of my desires (after so much time spent in painful labour, to arrive at once at the summit of my desires was the most gratifying consummation of my toils.)

    s3e7 : a strong effort of the spirit of good (it was a strong effort of the spirit of good, but it was ineffectual. destiny was too potent, and her immutable laws had decreed my utter and terrible destruction.)

    s3e8 : great and sudden change (nothing is so painful to the human mind as a great and sudden change. the sun might shine, or the clouds might lower: but nothing could appear to me as it had done the day before)

    s3e9 : a dense and frightful darkness (the cup of life was poisoned for ever; and although the sun shone upon me, as upon the happy and gay of heart, i saw around me nothing but a dense and frightful darkness, penetrated by no light but the glimmer of two eyes that glared upon me.)

    s3e10 : the better feeling of my heart (study had before secluded me from the intercourse of my fellow-creatures, and rendered me unsocial; but clervel called forth the better feelings of my heart; he taught me again to love the aspect of nature, and the cheerful faces of children.)
  • daha taze bitirdiğim, bir çift kalpli gözle izlediğim dizi.

    bu dizinin bende uyandırdığı hisleri tarif etmem mümkün değil. beni duygudan duyguya sürükledi; empati duygumu sömürdü bitirdi. yetimhanede büyümedim, anne’in başına gelenler başıma gelmedi ama o küçük kızı kız kardeşim gibi bağrıma bastım ben lan. ağlarken ağladım, gülerken güldüm. kocaman dişlerini, çillerini, kızıl cılız saçlarını, bölümler boyunca üzerinden çıkarmadığı elbisesini, kirli çoraplarını bile sevdim. ağzından çıkacak her kelimeyi heyecanla bekledim. bu dizi bana hayali bir kız kardeş kazandırdı sanki. dik başlılığımı, elimin yanacağını bile bile ateşe dokunma isteğimi gördüm onda. ne güzel tutundu hayata anne. çiftliğe ilk geldiği günkü çekingenliği, ilk arkadaşına “beni sevme ihtimalin var mı?” diye soruşu beni derinden üzdü.

    vermek istediği onlarca mesaj var hem.

    siz bakmayın dizide elektrik bile olmamasına; bi toplumda elektrik de olabilir ama güç düğmesine basacak biri yoksa onun da hiç önemi yoktur.

    gerici, bağnaz, yobaz insanların hayatlarını değiştirecek bir şey yaptığında hatta yapmaya kalkıştığında nasıl hırçınlaştıklarını gerçek hayattaki kadar tiksinç işlemişler. insanları ten rengine göre ayrıştırmaları yine mide bulandırıcıydı. hatta bu renk yüzünden koca kasabanın ikiye bölünmesi de. aslında tek bir insanın mücadelesi gibi başlayıp, tüm kasabanın içinde ne kadar bastırılmış duygu varsa ortaya çıkışını gösterdi.

    toplum seni ne kadar dışlamaya, hırpalama çalışsa da üzerine gitmek gerektiğini, hayallerle yaşayan küçük anne’le gördüm. ilk bölüm mottosu “kaderine yön verecek olan sensin”. kaderine yön verdin.

    seni çillerinden öpüyorum anne. **
  • bazı insanlar hayatı bir büyüteçle yaşar. pek çok insana küçük görünen şeyler onun için müthiş büyük olaylar, durumlardır. en ufak sevgi gösterilerinde koca iyilik dağları görür, en ufak haksız ithamlarda dünyalar başına yıkılır.

    "diğer"lerinden çok daha tutkuyla bağlanırlar, "diğer"lerinden çok daha büyük uçurumlar açarlar. bu tavırları neredeyse herkese müthiş anlamsız gelir. en kolay ötekileştirme, dışarlama sebebidir anlam verilemez, "değişik" şeyler.

    bir şekilde bir yerlerde hassaslaşmıştır aslında sadece. bir şekilde bir mercek gelip oturmuştur ellerine, gözlerine, aklına, ruhuna.

    o büyütücü mercekle dengeyi bulması o kadar zordur ki ömrünü buna adamak zorunda kalır. çünkü sürekli içinden çıkamadığı bir uyum problemi yaşar. "diğer"lerine küçük, basit görünenler ona devasa göründüğü için üzerinden geçmek ve devam etmek de olası olmaz çoğu zaman. üstesinden gelmek de büyük iştir, çoğunlukla başaramaz. hayatları başarısızlıktan başarısızlığa sürüklenir durur gözünde. bu sürüklenme bitmedikçe, "diğer"leri tarafından sürekli yargılanması, eleştirilmesi yetmiyormuş gibi bir de kendi yargılar sürekli kendini, neden "diğer"leri gibi olamadı diye. aslında yanıt basittir ama gel bir de ona sor o devasa yanıtı..

    anne de büyüteçle yaşayan bir çocuk. şimdi böyle izlerken fazla tiyatral geliyordur belki bazılarına. imkansız geliyor belki bu kadarı ama değil. alabildiğine olası bir karakter aslında. sadece bazıları ondan daha önce öğreniyor "diğer"lerinin yanında sessiz kalabilmeyi de, bizzat tanık olmak zor oluyor gündelik yaşamımızda.
  • uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir dizi izlememiştim. o kadar derinime işledi ki hikaye tarif etmesi mümkün değil. neredeyse 110 yıl önce yazılmış bir kitaptan uyarlanmış bu dizi. bu hikaye bir asırdan fazladır buralardaydı ve ben ancak tanışabildim onunla. kim bilir keşfedilmeyi bekleyen daha ne hikayeler vardır. gözüm kulağım ikinci sezon onayında.
  • ıngilizcenizi gelistirmek icin mukemmel bir dizi, cunku kucuk kiz hic susmuyor surekli konusuyor. tane tane ve mukemmel konustugu icin oldukca ogretici bir dizi oldugunu dusunuyorum. filmin atmosferi asiri derecede guzel, zamanin nasil gectigini anlayamiyor insan. umarim diger bolumleri hemen gelir.
  • sadelikte güzellik vardır. ancak bu sadeliğin karmaşa içerisinden çıkması gerekir. güzelliğe ulaşacak sadelik önce düğüm olur daha sonra da bir takım öykü akışlarıyla çözülür. eğer bu olmazsa sadelik basitlik olarak kalır. şimdi konuşacağımız “anne with an e” de güzelliğini, karakterlerinin dışarıdan sade görünen ancak derinlerine baktığınızda ortaya çıkan karmaşık yapılarından alır. şimdi hazırsanız dizimizin karakter yapısı nasıl oluşturulmuş bir bakalım.

    --- spoiler ---

    anne shirley-cuthbert: ilk önce ana karakterimiz anne’den başlayalım. anne’i farklı kılan özelliği hem cesur hem de kırılgan olması. genele baktığımızda insanların çok cesur olduğunu söyleyemeyiz. çünkü ister mahalle baskısı deyin ister yerleşik düzenin korunaklı yapısı, insanlar belirlenmiş bir hayat tarzını tercih ediyor. bu düzeni sağlamak için de genelde planlı yaşıyorlar. ancak bu düzenin başı sonu belli ve dışarıdan bakınca hayli sıkıcı göründüğünü söylemek gerek.

    anne ise böyle değil. o tutkularının ve doğru bildiklerinin arkasından giderken çok hesap kitap yapmıyor. matthew’un da söylediği gibi anne, suyun derinliğini iki ayağıyla birden kontrol ediyor hep. bu evet korkutucu bir yöntem ancak böyle olmadan anne’in yaptıklarını başarmak pek mümkün değil sanırım.

    ancak hayat anne’in cesaretini de ödüllendirmiyor sürekli. her koşmaya başladığında anne'in onlarca kez düştüğünü izliyoruz. çünkü değişim ve kabullenme hemen gelen şeyler değil. siz bir şey istiyor olabilirsiniz, cesaret edip bunun peşine de düşebilirsiniz çok güzel. ancak hayat; sizi eleştirecek, yolunuza çıkacak, hatta şaka yapıyormuş gibi gösterirken bileğinizi kıracak insanlarla dolu. anne’in kırılganlığı ise burada ortaya çıkıyor ve onu değerli bir insan yapıyor. çünkü anne’in cesareti bir şeylere başlayabilme cesareti değil sadece. anne hassas bir ruhu olduğunu, zorluklarla mücadele etmek zorunda kalacağını, yeri geldiğinde ağlayacağını yeri geldiğinde engelleneceğini, yeri geldiğinde dışlanacağını biliyor. ancak anne açık fikirli ve idealist bir insan. bu nedenle aslında kırılmaktan, ağlamaktan, iyi ya da kötü bir şeyler hissetmekten korkmuyor. her düştüğünde tekrar tekrar ayağa kalkmayı da bu şekilde başarıyor.

    anne’in öne çıkan bir diğer özelliği de güzel şeylere olan bitmek tükenmek bilmeyen sevgisi. bu öykünün başında elbiseler, saç tokaları, kurdelalar, ağaçlar, çiçekler olarak ortaya çıksa da zamanla geniş bir alana yayılıyor. mesela toplum tarafından dışlanan birinin kabul görmesi güzel bir şey mi? anne bunun da peşine düşüyor. küçük avonlea’da tek siyahi aile olarak bir başına kalmamak güzel bir şey mi? anne sizi de sürekli genişlemekte olan ailesine dahil ediyor. ayrıca anne’in dokunduğu bir şeyin güzel olması için illaki yeni ya da pahalı olmasına da gerek yok. mesela matthew ile tanıştığında ona çantasının belli şekilde tutulması gerektiğini söylüyordu. daha sonra o çantasının sapının gerçekten kopuk olduğunu görüyoruz. ya da okula giderken kullandığı küçük sepet var mesela. bu tür şeyler çok gösterişli değil. ancak anne’in hayatında durdukları yere baktığınızda kendi içlerinde bir güzellikleri olduğunu görebilirsiniz.

    son olarak da anne’in gerçekten güçlü bir kalbi var. aile sevgisi görmeden, o evden bu eve sürüklenerek büyümüş olmasına rağmen insanlar hakkında asla kötü düşünmüyor. evet o dönemden kalan bazı kötü hatıraları ve güvensizlikleri var. mesela insanların her an onu terk edip gidebileceğini düşünüyor sürekli. ancak daha önceki hayatına göre çok daha kolay bir hedef olan josie’ye karşı asla kötü bir şey yaptığını görmüyorsunuz. hatta üçüncü sezonda josie hakkında dedikodu yayılınca onu korumak için öne çıkan ilk ve tek isim anne oluyor. çünkü anne dışlanmanın, arkadaşsız kalmanın ne kadar kötü bir şey biliyor öncesinde ve etrafında kim olursa olsun kendi başına gelenlerin onlara gelmesini önlemeye çalışıyor. mary’e delphine için mektup yazmasını öneren de o mesela çünkü kendi ailesiyle ilgili hiçbir şey yok elinde. ancak delphine’nin kendi yaşadığı kaybolmuşluk hissini yaşamasını istemiyor. bu da anne’i çok güçlü, sevimli, cesur, hisli bir insan yapıyor.

    marilla cuthberth: kendisi benim dizideki favori karakterim olur. çünkü hem karakter olarak sürekli değişim halindedir hem de kendisini canlandıran geraldine james çok iyi bir oyunculuk çıkarmıştır. marilla’nın en önemli özelliği ise çift yönlü bir insan olmasıdır. kendisi dışarıdan çok sert bir kadın gibi görünürken içinde sıcacık bir kalp taşır.

    bunu aktarmak ise çok kolay bir şey değildir. çünkü denge kurulması gerekir ancak farklı olarak marilla bu dengeyi zamana yayarak değil anlık olarak kurar. mesela anne, okulda yapmaması gereken bir şey yapmış ve öğretmenden azar işitmiş olsun. bunu marilla’ya anlatırken marilla önce anne’i azarlar. çünkü onun toplum kurallarını bu kadar erken yaşta ve sürekli olarak yıkmasını istemez. anne pişman olduğunu gösterip marilla’dan özür diledikten sonra da marilla arkasını döner ve yüzünde bir gülümseme olduğunu görürsünüz. çünkü her ne kadar başını belaya sokmuş olsa da anne vicdani olarak doğru şeyi yapmıştır ve marilla içten içe onunla gurur duyar.

    marilla’nın uç noktalara gittiği de olur. mesela erkek çocuk beklerken anne çıkıp gelince marilla, onu kapıda karşılar ve durumu açıklar. anne yıkılsa da (hem ruhen hem bedenen) marilla ona karşı bir yakınlık göstermez. çünkü bir çocukla yakınlık kurmamıştır daha öncesinde ve anne gibi aşırı hassas bir insanla nasıl iletişim kurması gerektiğini bilemez o anda.

    marilla’nın sert yönü bir kere de anne, ailesine ne olduğunu araştırmaya başladığında ortaya çıkar. çünkü anne terk edilmediğinden emin olmak ister. ancak marilla, bu durumu biraz da anne’i kaybetme korkusuyla yanlış anlar ve gittikçe sertleşen bir tonla anne’e ailesini aramayı yasaklar. ki burada marilla’nın duygularıyla hareket ettiğinde ne kadar sert olabildiğini görürüz. hatta bir noktada kendine engel olamaz ve hem pişmanlıkla hem sinirle, anne’e bir “i love you.” der ki marilla'nın hissettiğini birebir kalbinizde duyarsınız.

    ancak marilla'nın sadece otoriter ve sert bir kadın olduğunu düşünüyorsanız, size tek söyleyeceğim şey "fiddlesticks" olur. çünkü marilla aynı zamanda dizinin mizah ögelerinden de biri. özellikle sert karakteriyle harmanlayıp anne’in kulağından eksik etmediği tek cümlelik yorumlarıyla gülmekten karnınıza ağrı girmesine neden olabilir. mesela müsamere sırasında josie hastalanır ve yerine anne’in geçmesi gerekir ancak sahnede kullanmak üzere bir tane de kürek lazımdır. anne, her zamanki gibi koşarak marilla ve matthew’un yanına gelip “josie çok hasta bir tane de kürek lazım.” deyince marilla “hayırdır josie’yi mi gömeceksiniz?” diye sorar. bu tür yorumlar sayesinde hem yıllardır içinde bulunduğu sert karakteri tam olarak bırakmadığını (eve yeni bir çocuk gelse de 50 yaş civarı bir insanın karakteri kolay kolay değişmez) görürüz hem de anne’i dengede tutmak için elindeki en iyi yöntem budur zaten.

    matthew cuthbert: green gables’a gelmek anne için çok faydalı oldu şüphesiz. okula devam edebildi, bir yuva buldu, kendisini kabul eden arkadaşlar edindi ve daha bir sürü şey. ancak anne’in gelişi tamamen tesadüf normalde. hatta bir erkek çocuğunun yerine anne’in gelmesi matthew için iyi olmadı bile diyebiliriz. ancak bunu demek için rachel lynde gibi bir bakış açısına sahip olmanız gerekir. çünkü anne, tarlada çalışamasa da matthew ve marilla’nın hayatında çok güzel değişikliklere vesile oldu.

    matthew, anne’in aksine hayatı boyunca cesaret gösterememiş bir insan. ne sevdiği kadının peşinden gitmiş ne herhangi bir konuda fikrini beyan etmiş. ancak bu içine kapanıklık onu kötü bir insana çevirmemiş. sadece sosyal alanda çok pratiği olmadığı için biraz tutuk kalmış o kadar. bu tutukluğunu da anne sayesinde üzerinden atıyor yavaş yavaş.

    tabi bu bir anda gelişen bir durum değil. matthew, öykünün başında da kendisini sözlerle ifade etmek konusunda çok başarılı değildi. hala da öyle değil ancak artık nerede harekete geçmesi gerektiğini gördü anne sayesinde. çünkü matthew, anne’in cesaretine hayran, onun ne kadar vicdanlı ve hassas olduğunu biliyor. en önemlisi de anne’e güveniyor. bu nedenle anne herhangi bir konuda destek istediğinde matthew’un bir kere bile geri adım attığını görmüyoruz. kızılderili bir kız, yatılı okula mı kapatıldı? matthew, hemen koşup geliyor anne’e yardım etmek için. bu da matthew’un sözlerle olmasa da davranışlarıyla anne’i ne kadar sevdiğini göstermesini sağlıyor.

    gilbert blythe: anne’i sevmek demişken, gilbert’ten de bahsetmemiz gerekiyor burada. öykü boyunca gilbert’e anne tarafından haksızlık yapılıyor aslında. çünkü gilbert anne ile yeni tanıştığında sadece bir kere onunla dalga geçiyor. ancak rachel lynde gibi bilmediği şey anne’in görünüşü konusunda çok alıngan olması. bunun nedeni tabi daha öncesinde görünüşü nedeniyle yetimhanedeyken aşağılanması ancak gilbert’in de rachel’ın da bunu bilme ihtimali yok.

    bu kötü başlangıçtan sonra gilbert işleri düzeltmeye çalışıyor çünkü anne kabul etmek istemese de gilbert de bir kindred spirit aslında. kendisi zeki, meraklı, yardımsever, açık fikirli, nazik ve alçak gönüllü biri. ancak anne, daha öncesinde hiç sevilmemiş. ayrıca dış görünüşü konusunda aşırı öz güvensiz olduğundan ve kadın erkek ilişkisi bir çocuğun aklında dış görünüşle eşdeğer olduğu için kendisinin birileri tarafından sevilebileceğine inanmıyor. bu da aralarındaki ilişkinin çok uzun süre çalkantılı devam etmesine neden oluyor.

    ancak gilbert, gemiye katılıp dünyayı gezmeye başladığında işler değişiyor çünkü anne, sürekli orada olduğunu düşündüğü gilbert’i kaybetmiş oluyor. gilbert geri geldiğinde de o kadar uzak davranmıyor ona çünkü bir kere kafası karıştı artık ve anne'in o kafa karışıklığının ne olduğunu bulması gerekiyor bundan sonra.

    anne’in gilbert hakkındaki hislerine karar vermesi de yine gilbert’i kaybetme tehlikesi yaşadığında (hatta kaybettiğini düşündüğünde) ortaya çıkıyor. ancak gilbert bu konularda anne’den daha olgun. çünkü anne’in şüphesi var ancak bu şüphe nedeniyle adım atmıyor. gilbert ise şüphesi olduğu için kesin bir adım atmaktan kaçınıyor çünkü evet winifred ile evlense belki de mutlu olacaktı ancak mutlu olmama daha da önemlisi mutlu edememe şüphesi nedeniyle karşısındakini üzmemek için ayrılma kararı alıyor. ki bu karmaşık duyguların yarattığı kompleks durumu en az zayiatla çözebilmesi bile duygusal anlamda ne kadar olgun bir insan olduğunu gösteriyor bize.

    diana barry: gilbert aslında sonradan öyküye dahil oluyor ve pürüzlü yollardan geçip geliyor. diana ise öyle değil. tüm garipliğine, yaralarına rağmen anne’i olduğu gibi kabul eden ilk kişi diana burada. çünkü diana, "mükemmel arkadaş nedir?" sorusunun cevabı tam olarak. anne’in histerik hallerine, karmaşık kelime kullanımına rağmen bir saniye bile içtenliğinden şüphe duymuyor.

    ayrıca diana da matthew gibi anne’nin varlığı sayesinde hayatına yeni boyutlar katan biri. anne nedeniyle başına gelmedik iş kalmıyor tabi ama arkadaşı olmasaydı eğer kısa sürede baş göz edilip sıkıcı bir hayata sürüklenecekti. ancak anne’in cesaretinden ve kurallara karşı gelmesinden esinlenerek kendi yolunu çizmeyi başarıyor bir şekilde.

    aunt josephine: anne’in tek destekçisi diana değil tabi ki. hatta aunt jo’nun katkısı diana’yla karşılaştırılabilecek kadar yoğun. çünkü diana, anne’in kabul edilmesini sağlıyor ancak bu kabul ediliş sabit. aunt jo ise anne’e yeni ufuklar açıyor.

    aunt jo’nun kişiliği de marilla ile benzerlikler gösteriyor. kendisi biraz ters bir insan. ancak bunun nedeni yaşadığı toplumun onu gerçek kimliğiyle kabul etmeyecek olması. yine de partneri olan gertrude’u kaybettikten sonra barry’lerin yanında kalmaya geliyor ve tesadüf eseri küçük yaşına rağmen getrude gibi açık fikirli olan anne ile karşılaşıyor. anne’in hayata karşı tutkulu bakışı, zengin kelime dağarcığı ve hisli yapısı nedeniyle de aralarında bir bağ oluşuyor.

    bundan sonra aunt jo, entelektüel birikimini kullanarak anne’e destek olmaya başlıyor. çünkü gerek ekonomik imkanları olsun gerek tercih ettiği yaşam tarzı olsun gerek görmüş geçirmişliği olsun aunt jo öyküdeki en bilge kişi. yolunu kaybeden gençlere destek olabilmesi de bu yüzden. çünkü kendisi anne’in cole’un ya da diana’nın geçtiği yollardan çok önce geçmiş, zorlukları görmüş ve en önemlisi bu zorlukları daha öncesinde atlatmış. bu nedenle ne yapılması gerektiğini de biliyor.

    mesela diana’ya ailenin çizdiği yoldan gitme diyor çünkü kendisi de aynı aileden ve eğer ailesinin yönlendirmesine uysaydı neler kaçırmış olacağını biliyor. anne’i partiye davet ediyor çünkü anne, hayal gücünün nerelere ulaşabileceğini görmedi daha öncesinde. aunt jo’nun çevresi sayesinde sanatçılarla ve yaratıcı insanlarla tanışıyor. cole’un hayatını ise baştan aşağı değiştirdiğini söyleyebiliriz.

    muriel stacy: anne zeki bir çocuk. bu nedenle öğretmenlerin gözdesi olabilecek bir öğrenci. dersleri de iyi hep, buna rağmen miss stacy gelene kadar öğretmenlerle arası çok iyi değildi. ikisinin tanışma anları da çok güzel. anne’in dediği gibi “eğer bir kekin iyi olmasını çok istiyorsanız o kek iyi olmaz.” anne de yeni gelen bu farklı öğretmenle arası iyi olsun diye çok uğraşıyor ancak aşağı yukarı her işte olduğu gibi başlarda her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor. miss stacy, bütün öğrencilerle ilişkilerini sağlam bir zemine oturtmaya başlarken anne ceza alıyor hatta.

    ancak kindred spirit’ların uzun süre ayrı kalması mümkün değil tabi ki. zaten tanıştıktan kısa süre sonra anne, marilla ile birlikte miss stacy’i gizli kulübelerine götürüyor ve anne’nin ne kadar hassas bir çocuk olduğunu daha önemlisi sevilmeye ne kadar çok ihtiyacı olduğunu fark eden muriel, anne ile arkadaş olmaya karar veriyor.

    ancak avonlea’de işler her zaman göründüğü kadar kolay değil. kendilerine “ilerici anneler” deseler de aslında gayet geri kafalı olan bir takım öğrenci anneleri işlere burnunu sokuyor ve durum muriel stacy’nin kovulmasına kadar gidiyor. ancak anne ve arkadaşlarının hazırladığı ufak bir gösteriyle köyün sakinlerini durdurmayı bir şekilde başarıyorlar.

    sebastian “bash” lacroix: biraz önce konuştuğumuz üzere avonlea’da işler çoğu zaman beklendiği gibi gitmiyor. özellikle klasik, sıkıcı, erkek egemen hayat tarzına en ufak bir müdahale olduğunda köy halkı hemen galeyana geliyor ve durumu bastırmaya çalışıyor. köye yerleşen tek siyahi insan olarak bash de bu bağnazlıktan nasibini alıyor tabi ki.

    ancak bash’in öyküsünü sadece bir ırk ayrımcılığı olarak görmemek lazım. çünkü bash karakteri, kitapta yoktu ve tamamen yeni uyarlamada yapılan bir katkı. siz de biliyorsunuz “netflix her yapıma illaki bir siyahi karakter ya da lgbt birini ekliyor.” diye eleştiriliyor uzun süredir. ancak bash gibi karakterleri böyle göremeyiz çünkü bu çok yüzeysel bir bakış açısı.

    aslına bakarsanız anne with an e’nin öyküsünü anlatırken derdi lgbt karakter olsun, oradan bir siyahi karakter eklensin de marjinal görünelim değil. temelde dışlanma ve ayrımcılık gibi insani problemlere işaret ediyorlar burada. bash de bizlere toplumdan dışlanmanın etkilerini göstermek için dahil edilmiş.

    daha geniş bir bakış açısıyla baktığınızda bash’in de ne kadar iyi bir insan olduğunu görebilirsiniz. kendisi 10 yıl boyunca gemilerde oradan oraya sürüklenmiş, en kötü işlerde çalıştırılmış ancak gülüşünü asla kaybetmemiş. bunu gilbert ile ilk tanıştığı zaman ortaya koyuyor. avonlea’ya geldiğinde bazı sıkıntılar yaşasa da bir an olsun mücadeleyi bırakmıyor. ayrıca yaşadığı sıkıntılarla başa çıkmaktan korkmayan biri. gilbert ile problem yaşadığı anda bunu direkt olarak ifade ediyor, birine karşı hisleri mi var, hemen yola düşüyor. bu nedenle cesaret konusunda biraz anne gibi bir yapısı olduğunu söyleyebiliriz.

    bir de duygusal anlamda gerçekten örnek alınacak kadar kontrollü birisi. mesela ben mary'nin veda ettiği kısımda darmadağın oldum. ancak gilbert hem kızı için hem de gözü arkada kalmasın diye mary için metanetli olmak zorundaydı ve bir şekilde bunu başardı. ayrıca annesiyle de arası çok iyi değildi başlarda. çünkü aralarında yıllarca birikmiş bir duygusal stres var. normal bir insan bundan kaçmanın yollarını arar ancak bash direkt olarak sorunun üstüne gidiyor ve insanlarla yüzleşmekten çekinmiyor. böylece hem sorunlarını çözüyor hem de bizlere örnek oluyor bir yandan. çünkü sorunlardan kaçarak çözmek mümkün değil gerçekten de.

    --- spoiler ---

    gördüğünüz gibi anne’in öyküsünde yer alan birbirinden güzel insanlar var. onları bu kadar iyi yapan ise cesaretleri, korkuları, yüzleşmeleri, kendilerini ifade etmeleri ve sevdikleri şeyleri korumak için ellerinden geleni yapmaları. avonlea'da yaşayan herkesin de kendisine göre yaraları var. ancak sanırım hayatı yaralanmadan geçirme şansımız da pek yok. mesela matthew ve marilla, anne üniversiteye gideceği zaman çok üzülüyorlar ancak yaşadıkları bu üzüntü beraber geçirdikleri güzel zamanları daha da kıymetli hale getiriyor.

    ayrıca değişim de hayatın bir parçası ve önemli olan çevrenizdeki insanları sevmek ve ihtiyaç anlarında onların yanında olabilmek. bir de sizi olduğunuz gibi kabul edecek kindred spirit’lar bulmak tabi ki. bu nedenle entry’i bitirirken siz de umarım matthew gibi size sorgusuz sualsiz destek olacak, marilla gibi arkanızda duracak, diana gibi “garip”liğinize aldırış etmeden sizinle arkadaş olacak, gilbert gibi sabırla sizi sevecek, ruby gibi ne dediğinizi anlamasa da sizi dinleyecek, aunt jo gibi yol gösterecek, cole gibi derdinize ortak olacak, muriel stacy gibi cesaretlendirecek ve bash gibi en kötü anınızda bile sizi gülümsetecek insanlarla karşılaşırsınız.
  • breaking bad yazar ve yapımcı ekibinden, ozymandias'ın yazarı moira walley-beckett 'in yaratıcısı, yazarı ve yapımcısı olduğu anne of green gables uyarlaması. netflix'te 12 mayısta gösterime girecek.

    canada cbc'de anne ismiyle yayınlandı bile. rüya gibi, masal gibi, bal şeker gibi bir şey yahu. hele başrolündeki yavrucak amybeth mcnulty öyle bir oyuncu ki, 15 yaşında bu kadar muazzam iş çıkarmak herkesin harcı değil doğrusu.

    netflix'e gelince bir daha izleyeceğim canımın içi, ruh kardeşim anne'i. pıtırık ya. hayalgücünü, histerik hallerini, inadını sevdiğimin evladı.