şükela:  tümü | bugün soru sor
  • yönetmenliğini ingmar bergman'ın yaptığı film. bergman yine favori oyuncuları liv ullmann ve erland josephson ile çalışmıştır. pek çoklarına göre bir başyapıt. orijinali 4 bölümlük bir tv dizisi olup, sinema filmi haline getirilmek için bir miktar kısaltılmıştır.

    an itibariyle cnbc-e'de, ne yazık ki, ingilizce dublajlı olarak yayınlanmaktadır ve bu nedenle tüm atmosferi yok olmuştur.
    (bkz: face to face)
  • liv ullmann'ın, oyunculuğuyla tek kelimeyle "çılgın attığı" film.

    --- spoiler ---

    film hakkındaki yorumum şu: filmdeki jenny karakteri, ingmar bergman'ın ta kendisinin beyaz perdeye yansımasıdır. jenny'nin sorunlarının ve daralmalarının çoğu, aslında gerçek hayatta bu büyük yönetmene aittir. annesinin ve babasının kötü davranışları ve jenny'yi sürekli cezalandırması, film boyunca müthiş bir başarıyla kullanılan yakım planlardan belki en başarılısı olan jenny'nin duvara yaslanıp kriz geçirdiği sahnede anlattıkları, ve kadının üzerinde oluşan tüm o çevresel baskılar, ingmar bergman'ın yaşantılarından senaryolaştırılmıştır. öte yandan jenny, durmadan başarısızlıkla suçlanmaktadır. hastaları, kocası ve kızı, onun sosyal rollerini icra etmekte yetersiz olduğunu söylemektedir. jenny ise, bu yetersizliği birlikte olduğu erkeklere geri yüklemektedir. ne zaman ki başından bir tecavüz tecrübesi geçer, ki aslında tecavüz edilememiştir - kendi cinsel soğukluğundan ötürü - o zaman tüm bu yaşantıların etkisi katlanarak artar ve jenny'yi bir depresyona sürükler. intihar teşebbüsünden sonra girdiği hayal dünyasında annesi ve babasıyla hesaplaşır. bu sahnenin de özel bir önemi vardır bence; annesi ve babası ondan yüz çevirdiklerinde jenny onlara geri dönmeleri için yalvarmaya başlar, hatalı olduğunu söyler. geri döndüklerinde ise bundan da memnun olmaz, onları bu sefer kendisi reddeder ve böylece psikolojik rahatlamasına varır.

    bir başka açıdan bakıldığında, jenny, film daha başlamadan, önce anne-babası, sonra kocası tarafından terk edilmiştir. filmde ise önce hastaları, sonra arkadaşı tomas ve kızı anna tarafından terk edilir. iyice yalnız kalmıştır, ve seyirci* tarafından daha beter bir duruma gitmesi beklenirken, her zaman "sevgi" kavramını yüceltmiş, hatta tanrısallaştırmış yönetmen bergman, yine yapacağını yapar ve jenny, birbirlerine büyük bir sevgiyle bağlı olan büyükannesi ve büyükbabasına döner. bu sevgi, jenny'ye yaşadığı bütün bunalımları unutturacak, ve her şeyi normale döndürecek kadar güçlüdür. jenny, ertesi sabah işe geleceğini söyler.

    film, "sevgi"ye yüklediği anlamlar açısından the seventh seal'ı andırır.

    öte yandan, psikoloji ve freud'la bu kadar yoğurulmuş bir filmde (ve tabii ki hastası olduğum yönetmen bergman'ın diğer filmlerinde de) cinselliğin bu derece "şık" bir şekilde kullanılmasına inanamıyorum. filmin görsel yönlerden başarısına ve sven nykvist'e zaten deyinmek bile gereksiz.

    --- spoiler ---
  • yapımcısı dino de laurentiis olan film.
    bu açıdan (bkz: the serpent's egg)
  • persona'da sessiz oyunculuğu ve güzelliğiyle bi "eveeet!" dedirtmişti, fakat liv ullmann'ın bu filmdeki oyunculuğuna, bir de bergman'ın özellikle o sinir krizi sahnelerindeki yönetmenliğine mükemmel kadar yakışacak bir sıfat bulamıyorum.

    uzun zamandır -hatta belki hiç- böylesine şahane bi oyunculukla karşılaşmamıştım.
    ruhu şad olsun, ingmar bergman'ın ne kadar özgün ve işini bilen bir yönetmen olduğunu* tekrar kabul ediyorum; liv ullmann o mükemmel oyununu durup dururken sergilemiyor elbet...
  • sabahın köründe seyredince güne huzursuz başlamanıza yardımcı olur. evet, ullman olmadan sanki bergman sinemasının oluşamayacağını düşünürsünüz. adam kafasındaki her şeyi bu kadının suretiyle, konuşmasıyla, hareketleriyle aktarabilmiştir izleyicisine. öte yandan bergman karakterleri her zaman sıkıntılıdır, tahammülsüz ya da tiksintilidir hayata ve insanlara karşı. hiçbir zaman tam olarak mutlu olamıyor. ya terkediliyor ya kendisi terkediyor. ya yalnız kalıyor ya yaşlanıyor ya da ölüyor... ne erikler ne annalar gördü bu bergman seyircisi..

    (bkz: sevilim yetmezliği)
  • liv ullmann'ın akıl almaz oyunculuğu ve hayalden geçiş sahneleriyle devleşen müdahalelerle, emirlerle, ezbere bir hayat yaşamanın dayatılmasıyla geçen çocukluk yıllarının sonraki dönamlere olan yansıması; yalnızlık, ölüm, ölüm korkusu üzerine ajite etmeden, en yalın şekilde verilen ingmar bergman filmi.

    --- spoiler ---
    bir sahnede jenny, doktor tomas'a geçmişte yaşadığı olaylardan bahsederken bir partide arkadaşının, sevginin ve ölümün birlikteliğiyle alakalı bir şiir okuduğunu ve o zamanlar bununla dalga geçtiğini söyler. o dönemde anlam veremez. ancak filmin sonlarına doğru büyükbabası yatakta ve ölmek üzereyken, büyükannesi o anda elini tutmaktadır ve jenny ise kapı aralığında sessizce onları izlemektedir. ve şunları söyler: "kapıda durup iki yaşlı insanın birlikteliğine baktım. ayrılmaları gereken gizemli noktaya yavaş yavaş yaklaşmalarına... şerefi ve tevazuyu gördüm. ve bir an için sevginin her şeyi kapladığını fark ettim. hatta ölümü bile..."
    sevginin ve ölümün birlikteliğinin karşılığıydı bu sözler...
    --- spoiler ---
  • otobiyografisinden* öğrendiğimize göre, bergman'ın pek içine sinmediği filmidir. o kadar ki, liv ullmann bile filmi ancak dağılmaktan kurtarabilmiştir. düşler ve gerçekler, bergman'ın istediği gibi pek biribirinin içine karışamamışlardır.

    o yıllarda -70lerin başında- arthur janov henüz primal scream (asıl çığlık) isimli çok tartışma yaratan kitabını çıkarmıştır ve ingmar bergman bu kitabı okuyup beğenmiş, ondan etkilenmiştir. janov burada hastaların aktif, terapistin görece pasif olduğu bir psikoterapi biçimi önerir. bu kitap ingmar bergman için büyük bir itici güç haline gelir ve dört bölümlük televizyon dizisi çekme fikri böyle gelişir.

    bu film hakkında der ki bergman:
    " yüz yüze, düşlerle gerçeğe ilişkin bir film olacaktı. düşler kavranabilir gerçeklere, gerçeklerse eriyerek düşlere dönüşecekti. zaman zaman filmlerimde gerçekle düş arasında hiç engellenmeden gidip gelmişimdir. persona'da, gezgincilerin gecesi'nde*, fısıltılar ve çığlıklar'da*. ama bu kez çok güç oldu. ihtiyaç duyduğum esini bulamadım. düş sekansları yapaydı, gerçekler bulanıktı. yer yer sağlam sahneler vardı, liv ullmann aslanlar gibi döğüştü. gücü ve yeteneği filmin dağılmasını engelledi. ama o bile benim coşkuyla okuduğum, ancak iyi sindiremediğim asıl çığlığı, doruk noktasını kurtaramadı. sanatsal yorgunluk ince dokunun içinden sırıttı. "

    --- spoiler ---
    izlediğimde dünyamı altüst edecek kadar etkileyici bulduğum bir filmin, yönetmeni tarafından beğenilmediğini okuduğumda yaşadığım hayalkırıklığını bir yana koyarsam, koyarsam, eeh koyarsam, evet, koyamıyorum. yani, nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranabilrim ki? bu film rüyalarıma kadar işlemişti benim. hatırlıyorum, kendi imgelerim yetmiyormuş gibi, bi de bergman'ın yarattığı imgelerle boğuşup durmuştum bir süre rüyalarımda: kapıların ardındaki kadınlar, büyükannenin izleyen korkutucu gözleri, kırmızı başlıklı kız liv ullmann'ın odalardan odalara koşturuşu... oysa canım liv ullmann... ölümü beklerken çocukluğundaki gibi yanı başındaki duvarda parmaklarıyla oynayan liv ullmann.
    neyse, bergman ne derse desin, ben liv ullmann için tekrar tekrar izleyebilirim filmi.
    --- spoiler ---
  • " bildiğimiz korkulardan daha az korkarız. en kötüsü bilinmeyenlerdir. "

    ölümün bilinmezliği ve ölüm karşısında duyduğumuz korkunun yine çok güzel işlendiği harika bir ingmar bergman filmi.
  • filmdeki şu replik:

    "duygusal olarak yaşamının sonuna kadar çöküntü yaşamanın, duyguların sürekli olarak etrafında olmasının ve seni boğmasının ve dediklerini kimsenin anlamadığı bir çocuk olmanın nasıl olduğunu bilir misin?"

    freud'un defalarca sorduğu sorulardan biri değil mi? kişiliğin (ikili ilişkilerde maske takmamız bir şeyi değiştirmez, çünkü bu da oyuncu çocuk davranışına dek geri gider) büyük bölümünün çocuklukta oluştuğu tezi halen gündemde değil mi?

    yaşamda değişim çok azdır. keşke mümkün olsaydı.

    edit: imla