şükela:  tümü | bugün
  • 80'li yıllarda durmaksızın 21 gün yağmur yağdığını bizzat gözlemlediğim şehir. annem ise 1970'te hiç aralıksız 40 gün yağdığını söylüyor. annem asla yalan söylemez ve silahını akıllı bir adamın düşüncesinden bile daha hızlı çeker.
  • "memleketim" olmasi bunda pay oynar mi bilemem ama turkiye'deki sehirler icinde istisnasiz en sevdigim sehirdir ve turkiye'de yasasaydim kesinlikle burada yasardim. cocuklugum buyuk olcude burada gectigi icin gecen gun biraz da merakla google earth vasitasiyla antalya'nin sahillerine bakayim dedim ve kucuklugumde hatirladigimdan cok daha farkli bir sehirle karsilastim. sonra sehrin sahil seridi boyunca bazi "fotograflar" cekerek sehirde son yillarda gerceklesen ranti ve talani belgelemek istedim. bu sekilde hazirladigim 2003 ile 2015 arasindaki sahil seridini karsilastiran 57 sayfalik belge su linkten gorulebilir: https://goo.gl/onuumg (edit: telefondan baglananlar icin alternatif link: http://docdro.id/kluetv4 -yuklenmesi 20 saniye kadar surebilir).

    adamlar sahil seridi boyunca bos bulduklari her yere tesis dikmisler. iki otel arasindaki ufacik bosluklara bile yeni oteller dikilmis. bunun takipcisi olup seneye 2016 uydu goruntuleri ortaya cikinca onlari da eklemeyi dusunuyorum. aslinda baslangic olarak 2003 yerine 1995 filan alsak cok daha kapsamli sonuclar elde edebilirdik ama google earth'in antalya'daki uydu fotograflari en fazla 2003'e kadar gidiyor. 90'li yillarin uydu fotograflarina bakma sansimiz olsaydi verilen zararin gercek boyutunu gorebilirdik.

    bununla birlikte yine google earth vasitasiyla bir de hesaplama yapmaya calistim. antalya'nin toplam sahil seridinin ne kadarinin otellere ait ne kadarinin halka acik oldugunu tespit etmek icin uydu goruntulerini inceledim ve google earth vasitasiyla cesitli olcumler yaptim. antalya'nin toplam sahil seridi 650 km civari ve bunun 228 km'lik kismi kumsallardan ve plajlardan olusurken geri kalan kismi kayaliklardan olusuyor. bu 228 km'lik kisminin da 110 km'lik kismi yani %48'i otel ve cesitli isletmelerin arka bahcesi seklinde ayrilirken hemen dibinde otel olmayan ve "halka acik" oldugunu soyleyebilecegimiz seridin toplami 117 km. yani antalya'daki plaj ve kumsallarin yarisi otellere ayrilmis durumda. bu kotu bir sey gibi gozukmeyebilir ama bundan 10-15 sene onceki uydu fotograflarina baktigimizda bu oranin %70-30 seklinde oldugunu goruyoruz. bu hizla giderse antalya'da oteller tarafindan el konulmamis hicbir plaj ve kumsal kalmayacak gibi.

    ayrica bu is sadece sahilin boyutu degil kalitesine de bakiyor. antalyalilarin yasadigi, halkin rahatca ulasabilecegi, toplu tasimayla veya yollarla rahatca ulasilabilecek yerlerdeki plajlar genelde oteller tarafindan kapatilmisken etrafinda otel olmayan plajlar genelde kus ucmaz kervan gecmez yerlerde veya ulasilmasi cografi olarak cok zor yerlerde. tabi ki hesaplamalarimda bazi hatalar olabilir. ornegin otellerin kapattigi plajlara halkin parayla veya parasiz bir sekilde girip giremedigimi bilmiyorum. ayrica etrafinda otel olmayan plajlarin da halka acik olup olmadigini tam olarak bilmiyorum. bunlar tamamen tahmine dayali hesaplamalardi ama ufak bir hata payiyla yaklasik sonuclar aldigima inaniyorum.

    bir de su var, antalya'nin batisina gidildikce ve mugla'ya yaklasildikca otel sayisi gittikce azaliyor. bunun sebebini merak etmiyorum desem yalan olur. neyse, merakimi yenemeyip boyle bir arastirma yaptim ve sonuclarini paylasayim dedim. bu konuda merakli olan baskalari da varsa umarim islerini gorur.

    kisaca konuya donmek gerekirse antalya dunya'nin en guzel sehirlerinden biri ama daha uzun yillar boyunca boyle kalabilmesi icin koruma altina alinmasi lazim.

    edit: ozelden gelen bilgilere gore antalya'daki tum plajlar uzerinde otel olsa da olmasa da kanunen halka acikmis.
  • halk plajları her geçen yıl daha korkunç hale geliyor. walking dead dizisindeki zombilerden bu kadar iğrenmem.

    arkadaşım bunun fakirlikle ya da eğitimle de ilgisi yok, belediye sana plastik için ayrı, cam için ayrı vs. çöp koymuş. senin elindeki pet şişeleri kumsal yerine çöpe atman için asgari bir zeka düzeyine sahip olman yeterli ama yerlere atıyorsun.

    sebebi çok basit; sen bir davarsın. dünyaya davarlık etmeye, yiyip içine etmeye geldin ve bunu yapıyorsun. evime köpek alsam köpeği bir haftada eğitirim, seni eğitmeye bir ömür yetmez.

    köpek kadar beynin olmadığı için de saldırgan bir ayı gibisin. mesela bu söylediklerimi zaten okumazsın ama okusan hakaret sanacaksın.

    halbuki bunlar hakaret değil ki. keşke abartsam, keşke sen elindeki çöpü çöp kutusuna atmaktan aciz bir gerizekalı olmasan. ama aciz, zavallı, cahil, kokuşmuş bir gerizekalısın. aklına hayaline dünyanın en gerizekalı insanını getir, hah işte sen ondan bile gerizekalısın.

    yan otele elin yabancısı bikinisi, havlusu ve deniz yatağı ile giderken halk plajına damacana su, çay demliği, haşlanmış yumurta, karpuz, pilav ve haşema bile olmayan kıyafetleriyle geliyor.

    yazık cennet gibi sahil şeridi harabeye dönüyor. tofaşını, doblosunu alan, çıkınını alan yollara düşüyor.

    98’den beri evimiz antalya’da. her geçen yıl daha da boktanlaşıyor bu şehir. ege’ye set çekmek lazım. berlin duvarı gibi duvar örmek lazım. buralar battı bari orası kurtarsın kendini.

    edit: bunu savunan mallar için zaten yukarıda yeterince sıfat kullanmıştım. “doğrusunu gösterseydin” diyor onun bunun evladı. şezlongların yanıbaşında duran 55.000 tane çöpü görmekten aciz herife neyin doğrusunu göstereceğim? ulan ben hayatımda cahilliğiyle bu kadar övünüp buradan bile maduriyet yaratan bir millet görmedim. adam “bu insanlar neden çileden çıktı” demek yerine “ühüü orası bizim de vatanımız geliriz” derdinde. gel gel, yanına üç tane plastik şişe al birini denize at, birini kumsala at ötekini de münasip yerine sokarsın. torunların olmayacakmış gibi kirlet dünyayı. ileride hangimiz orospu çocuğu sitemleriyle mezarımızda ters döneceğiz orası meçhul. savunulacak şeyi savunun. her olaya muhalefet etmeyin.
  • "eğer dünya, daha büyük bir gezegenin mesire yeriyse; antalya da bu mesire yerinin mangalıdır, közüdür."

    antalya'nın kurucusu kral attalos'un sıcak nedeniyle çıldırdıktan sonraki ilk sözleri bu şekilde. rahmetli, daha klima bulunmadan önceki dönemlerde görev aldığından bunun pişmanlığını ömrünün sonuna kadar çekmiş. son yirmi yılını çıplak dolaşıp gölge arayarak geçirmiş. birazcık esse sevincinden oynamış, emrindeki onbinlerce kişilik orduyu oynatmış. fakat antalya'nın özellikle ağustostaki sıcakları o kadar fazlaymış ki, pişik olan binlerce asker ertesi günü bile görememiş. yana kavrula yok olmuşlar bir gecede. kral attalos, antalya'sına lanet edip yaylalara kaçmaya yeltenirken atının altında kalarak feci şekilde can vermiş.

    aradan binlerce sene geçti ve çıldırma sırası bana geldi. çarşıda yarım saat işim var diye evden çıktım, gördüğüm ilk bankaya "yandım allah" diye girip tanrının varlığını ispat ettim. sıra numarası aldım, sıra bana gelince umursamaz davrandım. güvenlik benden şüphelenmeye başlayınca geri çıktım, markete girdim. dondurma dolabını açıp dondurma içeriklerini okudum, yaşamak için kendime fırsat yarattım. marketten çıktım, elli metre yürüyemeden bayılma tehlikesi geçirdim. klima beni fiziksel şartlara tamamen dayanıksız sersemin teki yapmıştı, düz yürüyemedim.

    ölmeden eve geri döndüm, klimayı açıp önünde bekledim. akvaryumdaki balıklar bile terlemiş gözüküyordu, birkaç parça buz atıp onları da yatıştırdım. attalos'un hayaleti, klimayı açar açmaz duvarların içinden geçerek yanıma geldi. akşama kadar soğuk diye eczanelerde dolaştığını, reprezant gibi olduğunu söyledi. elinde de pfizer çantası vardı, gerçekten sıcaktan delirmiş bir kralın aynı sebeple kontrolü kaybetmiş bir hayaletiydi. elinden gelse, akvaryuma bile atlayacak, ölmemeleri için binbir uğraş verdiğim japon balıklarının aklını alacaktı.
  • insanın kendine yapışanı giymesidir.
  • kış aylarında türkiyenin sebze üretiminin büyük çoğunluğunun yapıldığı, son günlerde yaşanan don ve sel felaketleriyle sınırları içerisinde bulunan seralarda ciddi zararların oluştuğu şehir.

    felaket tellallığı yapmak istemem ama son dört gün içerisinde antalyadaki komisyon hallerindeki sebze fiyatlarında minimum %50 artış olmuş durumda. haber bültenlerinde çok fazla yer verilmiyor fakat bu ayın zam şampiyonlarında bol bol sebzeler görülecektir.

    daha önceki entrylerimde bahsettim türkiyedeki gelir adaletsizliğinin belli olmamasının başlıca sebeplerinden biri zarar ettiği halde üretime devam eden çiftçilerin olmasıdır. işin en garip tarafı konu hakkında zerre bilgisi olmayan tarımsal girdilerin hangi fiyatlarla çiftçiye ulaştığını bilmeyen, işçilik masraflarının ne olduğunu bilmeyen, nakliye masrafının ne anlama geldiğini bilmeyen aklı evveller çıkar der ki yazın ortasında x liraya y olur mu?

    2015 yılının finansal açıdan zor geçeceğini tüm ekonomistler dile getiriyordu. daha önceki krizler dar gelirliyi vurmuyordu ama bu sene ekstrem bir durum söz konusu. çiftçinin dayanacak direnecek gücü kalmamış durumda. çoğu üretim yapmayı kumar oynamaya benzetiyor. maalesef ülkemizde özellikle tek yıllık ürünlerde plansız üretim yapıldığı için ürünün taban ve tavan fiyatı belli olmuyor. bu da üreticinin elde edebileceği geliri kestirememesine sebep oluyor. geçtğimiz günlerde tüm sözlük kar tatili yapan öğretmenleri konuşurken kardan dolayı çöken seralar oldu bilecik çaltıda. yaklaşık 3500 dekar sera yerle bir oldu. yaklaşık 700 futbol sahası büyüklüğünde arazi! önümüzdeki yıl oluşacak yaklaşık üretim kaybı 50.000 ton! sadece o taşak geçtiğimiz bilecik diye bir yer gerçekten var mı dediğimiz ilin bir ilçesindeki kayıp bu. üretimde olacak azalma göz önüne alındığında fiyatların artacağı aşikar. ve dar gelirliyi yediği soğanından tutun patatesine kadar vuracak.

    umarım ben götümden uyduruyor olurum da denizde karı sikecek adama rafineri çıkış fiyatından mazot vermesine karşılık tarlasını sürecek çiftçiye pompa fiyatından mazot dayatılmasının, karısını aldattığı için suçluluk duyan bu yat sahibinin aldığı pırlanta yüzüğün kdv'si ile çiftçinin üretim için kullanacağı gübrenin kdv'sinin aynı olmasının mükemmel bir ekonomik vizyon olduğunu hepimiz anlarız.

    bu arada antalyadan nerelere geldik! milletin aklına deniz, kum, güneş gelir bizim sebze geliyor. neyse mesleki deformasyon sonucu oluşan algıda seçicilik diyeyim de afilli birşey söylemiş olayım.
  • sıcağıyla şaşırtan, dedirten, otoritelerin dikkatini çeken şehir. sabah uyanır uyanmaz termometre 34 diyor, ben daha ne desem nafile. resmen sayılarla "ulan antalya'da yaşanır mı dön istanbul'a" diyor da ben duymamazlıktan geliyorum. ve her duymamazlıktan geldiğim zaman yaptığım gibi markete gidip bira alıyor, sahil kenarına gidiyorum.

    tüm problemler de burada başlıyor işte: en soğuk birayı da alsam sahil kenarına ulaşıncaya kadar ılıyor bunlar. beş dakika elimde poşetle yürüyorum ve mucizevi bir şekilde elimdeki biralar mercimek çorbasına dönüyor. içki sonrası çorbacıya çökmüş putperest gibi kumların üzerinde oturup biramı zıkkımlanıyorum, termodinamiğin tüm yasalarına küfrediyorum. markete girer girmez içecek dolabından çıkarıp dondurma dolabına tıktığım için biraz daha soğuğu muhafaza etmesini beklediğim kutular ve şişeler beklediğim performansı vermiyor, hayal kırıklığımı içkimin yanına çerez diye çıtlatıyorum bu aralar. yüksek bir kayadan sarhoş atlamanın tedirginliği yerini çorbacıdan henüz kalkmış orta yaşlı rahatlığına bıraktı, istediğim rüzgarı bir türlü yakalayamaz oldum. yanımda da aküyle çalışan buzdolabı vay efendim piknikçi termosu taşımak istemediğimden ya manzaralı ılık bira ya da market içi soğuk bira seçiyorum.

    marketin içindeki dolabın önünde içiyorum soğuk birayı, boş şişeleri de çıkarken kasiyere okutup hesabımı ödüyorum. kokteyl gibi oluyor ayakta içince, dışarıdaki cehennem sıcağının biralarımı ılıtmasına izin vermiyorum. temmuz-ağustos gibi, dondurma dolabına boylu boyunca uzanıp öyle içeceğim artık; klimanın pek işe yaramadığı lanetli bir şehir olmuş lan burası, bir türlü soğumak bilmiyor. sağ ve sol omzumdaki melekler sıcaktan çıldırmayayım diye yüzüme üflüyor.

    kendimi gerçekleştirmek amacım bir kenara, balık tezgahlarında buzun üstünde yatan kefallere imreniyorum. devlete kefal olmak için kpss'ye hazırlanıyorum.
  • arkadaşın birisi gelmiş yok ege şöyle böyle diye zırvalayarak fırtına yarıştırıyor. bu başlık altında en çok fırtına bizde muhabbeti yapmıyoruz kardeşim, şimdiye kadar insanlar antalyada böyle birşeyle karşılaşmadılar. insanlar öldü, sahil şeridi darmadağın oldu, ağaçlar yerlerinden söküldü, seralar yerlebir oldu bırakta şu başlık altında şaşkınlığımızı paylaşalım. aa ama yok egede hergün böyleymiş susalım biz değil mi?
  • sıcaktan uyutmayan şehir. her sabah abavvv diye uyanıyor, çaresiz gibi soğuk bir yer arıyorum evin içinde. buzluktan bir şey alıyormuş gibi yapıp suratı serinletiyorum valide sultan gelinceye kadar. vantilatör sıcak havayı suratımıza vurduğundan, fön çektirmiş gibi oluyoruz ailecek. kuzen dün doğru açıyla durarak vantilatör ile düz fön çektiren ilk insan oldu. tatil yöresinde olması nedeniyle yurdun çeşitli yerlerinden akrabaların devremülk gibi kullandığı evde, daha önce görmediğim kuzenler uyuduğum odada, sabahın köründe bez bebek izleyerek başlıyorlar güne. sonrada bilgisayar oyunu oynamak için bacaklarıma sarılan bir sürü küçük troll. yani bana "cehennemi resmet abidin" deseler, evin fotoğrafını çeker yollarım.

    deniz suyu uzun senelerdir olmadığı kadar sıcak. bunda küresel ısınmanın ne kadar payı var bilmiyorum ama ılık çorba gibi olmuş deniz. genelde yaşlı osurukların huzur bulmak için geldiği ve sahilinde güneşlenmekten ceviz kabuğu gibi olmuş tek tük insanın barındığı adrasan bile dün itibariyle yurdun dört bir yanından gelen insanların istilası altındaydı. olimpos'a gidenler ise neredeyse oturacak yer bulamıyormuş alınan son duyumlara göre. hafta içi gitmek lazım. büyük şehirlerden "abiee olimpos bozmuş artık" deyip her sene gelen vefalı kitlenin her sene artması ve pansiyon işletmecilerinin kurnaz esnaf rolünü iyice abartmasıyla çivisi çıkan güzelim bölge, hafta sonu bir şahine 5 kişi dolan yöre kobralarının da ilgisini tavana vurdurmuş halde. popülasyon hızını almış; tatil diye yanıp tutuşan kent insanlarını hafta boyunca bekleyen yöre gençleri. berberlerde bile hafta sonunun değerlendirilmesi yapılıyor. kızla kaç saniye kesişmiş olduklarını konuşuyorlar.

    deniz kenarında uzun doğa yürüyüşleri ise şimdilik ıstıraptan öte gitmiyor. çünkü hava gerçekten sıcak ve hafiften yağlı bedenlerde pişik gibi trajik sonuçlar meydana getirebiliyorlar. dahada trajik olanı ise bu pişiğin denize atlandığı an boyutlarının farkedilmesi. kişisel bir felaketle yazımızı sonlandıralım:

    güneşin alnında, dağ bayır fotoğraf çekip terden sırılsıklam bir şekilde deniz kenarına indiğimde pişik olduğumun farkında değildim ve o gazla denize koştum. hedefim phelps gibi başlayıp bolt gibi bitirmek ve sahildeki kızların aklını seri kulaçlarla almaktı. iki atıp bir sayacaktım. ama belden aşağısı tuzlu suya temas ettiği an duyduğum yanma hissinin rakamsal bir karşılığı yoktu. ahtapot yapıştı zannettim lan ilk başta. elimle kontrol ettiğimde, o panikle kendi kendimin eline vermiş oldum.

    tüm gün güneşte deli tavuk gibi dolaştığımdan kömür ateşinde anakin skywalker gibi oldum. üzerime sürülmedik karışım kalmadı. mobilize haydari gibi dolaşıyorum evin içinde. her yer sıcak. her yer sarı.
  • doğduğum şehir,rutubetli kraliçe,azgın yağmurları olan il.
    kısmen merkezde,yoğunlukla da çevre ilçelerde işe yarayacak pratik antalyaca sözlüğü:

    abam,abem: ağabeyciğim, ağabey.
    abam: ablam,ablacığım.
    deyzem: 40+ kadınların, kendilerinden genç insanlara hitap şekli.
    amcam: 40+ erkeklerin kendilerinden genç insanlara hitap şekli.
    bak bi: bakar mısınız,bakar mısın,bak.
    endeğin(i): elindeki, elinizdeki.
    sal: bırak.
    kaktır: ittir,itekle
    cam: sera, bitki-çiçek yetiştirilen birim.
    bakam: bakayım.

    şimdi dilerseniz,yukarıdaki kelimeleri bir kalıp içinde kullanarak anlamlı hale getirelim:

    biradel,dün aamad aabinin kaaveye gettim.mobiletle cama gettik. yolda bi dane adam tuttu golumdan,abem sal bak dedim. gaktırdı beni. aamad abi nooluyo bakam, bırak voyn endeğini kenef! diye küfredince adam son hız falezlerden yanna gaçtı.

    antalya'da hisar diye çok güzel bi kafe vardır,denize nazır.