şükela:  tümü | bugün
  • ayşen gruda'nın eşi yılmaz gruda kız kardeşi ayben erman ve eniştesi(ablsının eşi) şemsi inkaya ile oynadığı filmdir.
  • yusuf atılgan 'ın, yusuf ziya atılgan imzasıyla, 12 mayıs 1941 tarihli yedigün mecmuasında yayınlanan öyküsü. yusuf atılgan'ın ilk basılan edebî eseridir aynı zamanda. (güncel kaynak: kitap-lık , ocak-şubat 2016, sayı; 183)
    --- spoiler ---

    arabacının aşkı

    teşrinisaninin* son günlerinde soğuk ve fırtınalı bir havada tren şehire üç saat rötarla gelmişti. gökyüzü yakın bir sağanağın yaklaştığını bildiren kara ve korkunç bulutlarla örtülü, rüzgâr çıldırtan bir ısrarla ıslık çalıyordu. istasyonda trenin muvasalat* saatinde gürültü mutat* kalabalıktan eser yoktu. tesadüfen o gün şehire çıkacak yolcular da pek azdı, birinci mevki kompartımanından elinde küçük bir bavul, iyi giyinmiş, kibar ve oldukça yaşlı bir kadın cıktı. istasyonda kendisini karşılamıya gelen hiç kimse görünmüyordu. sık adımlarla yolcu bekleme salonuna doğru ilerledi. orada bavulunu taşıyacak bir hamal aradı. on dört yaşında bir çocuğun eline bavulu verdikten sonra otobüse doğru ilerledi. fakat otobüs hareket etmişti.
    zaten o şehire değil, yakın bir köye gidecekti. taksi bulamadı. yağmur yavaş yavaş şiddetleniyor, ufuk gittikçe kararıyordu. karşıda hayal halinde bir karaltı gördü. süratle ona doğru yaklaştı. bu, müşteri bekliyen bir faytondu.
    - arabacı beni uğur köyüne götürür müsünüz?
    - hayhay, buyurun.
    - ne vereceğim?
    - tarife 1,5 lira gece zammı da var ama, zararı yok almam, bir yabancıya benziyorsunuz.
    - hayır zammı da veririm, ne zaman kavuşuruz?
    - allah kısmet ederse bir saate.
    arabacının yardımı ile bavulunu yerleştirdi, kendisi de atladı. havada şakırdayan kırbaçla, caddenin kaldırımlarına çarpan nal sesleri rüzgârın uğultusuna karışıyordu. köye gitmek için şehrin ortasındaki ana caddeden geçmek lâzımdı. havanın soğuk olması, yağmur yağmasına rağmen palto ve muşambasız ihtiyar arabacının bir sürat müsabakasına girmiş gibi atlarını gayrete getirerek kamçısını havada salladığı görülüyordu.
    yolcu gizli bir ruhî halet altında derin bir hülyaya dalmıştı. bu şehire tam otuz sene sonra dönüyordu. bir vakitler babası şehrin mutasarrıfı* iken çocukluğunun tatlı ve mesut seneleri ailesile birlikte anadolu'nun bu güzel köşesinde, yeşil ve zümrüt bağlarla sihirli ve kuytu gölgeleri, narin ve meşhur meyvaları ile maruf* bu şehirde geçmişti. artık acı bir hatıra olan o günlerin sahnesi bu köşede şimdi acaba ne arıyordu? yıllarca damla damla ruhunun derininde topladığı mahrem bir ıztırabının isyanına mukavemet edememiş, çocukluk anının geçtiği, genç kızlık çağına eriştiği bu şehri, aşkına beşik bu güzel yurdu, ölmeden bir gün bir daha görmek istemişti.
    otuz sene sonra... vaktile tren yolu bulunmıyan bu şehire eski ve unutulmaz hatıraların hayalile ruhu ve gönlü dolu olarak dönüyordu. o vakit bir genç kızdı, şimdi bir büyükanne.
    henüz güzellik ve taravetini* muhafaza etmekle beraber uzun ve yıpratıcı senelerin izleri, çektiği derunî* vicdan azabı kendisini vaktinden evvel ihtiyarlatmıştı, ilk bakışta yaşından beş on yaş fazla gösteriyordu.
    bu şehire bu kadar uzun zaman sonra dönüşüne tesadüfün de yardımı olmuştu. bu şehirde fabrikada mühendis bulunan damadının ve biricik kızının şehire yakın ve sayfiye olan, -eski hatıralarını unutmadığı- şirin köydeki evlerine davetlerini tehalükle* kabul etmiş ve fartı heyecandan * hareketini telgrafla bildirmeden trene atlamıştı.
    araba elektrikle tenvir edilmiş * 50 metrelik geniş bir caddeden geçiyordu. caddenin iki tarafinda yükselen fabrikalar, fennin ve umranın* meyvesi beton ve kârgir güzel evler vardı. o gözlerine inanmıyor gibi bu tagayyüre* hayretle bakıyordu. o yine hayalinde yaşattığı toprak damlı, kerpiç evlerle ivicaçlı* , karışık sokaklı şehirle karşılaşacağını ümit ediyordu. bütün hafızasını toplıyarak hatıralara gömülerek nereden geçtiğini anlamak istedi ise de muvaffak olamadı. o aradan otuz sene gibi uzun ve yıpratıcı bir zamanın geçtiğine inanmıyordu. fakat önündeki hakikat, ruhundaki hayali öldürmüstü. zaten gece ve yağmurlu bir anda her semti etraflıca görmek mümkün değildi.
    araba ana caddeden köye giden caddeye dönmüştü. şimdi sönük ve fersiz elektrik lâmbaları altından geçerken köyün yolunu tanıyabilmisti. fakat vaktile atla bile bin müşkülatla geçilen bu sokak ve yolun yerinde muntazam bir şose uzanıp gidiyordu. tam bundan otuz sene evvel yine böyle yağmurlu ve karanlık bir gecede onunla bu yoldan geçmişlerdi. ailece aralarında samimiyet bulunan zengin ve eşraftan köy ağasının evinde bir hafta misafir kalmışlar onu görmüş, tanımış ve gizlice sevmişti. ağanın oğlu kendilerine şehire kadar dönüşte refakat etmiş, yolun yarısından sonra müthiş bir sağanağa tutulmuşlar, arasıra çakan şimşeklerin geçici ışıkları ile birbirlerini yakından görmüşler ve masum birkaç kelime konuşabilmişlerdi. ve temiz aşklarının günahı bundan ibaret kalmıştı. çünkü o zamanın terbiye ve ananesine göre daha on altı yaşında olduğu halde iki sene evvel peçe ve çarşafın esaretine girmişti.
    ağa aradaki samimiyete güvenerek mutasarrıf paşanın kızını oğluna istemiş, paşa kızını tahsilsiz ve seviyesiz bir köylü çocuğuna veremiyeceğini ileri sürerek reddetmişti. arası çok geçmeden babası başka bir şehire tayin edildiğinden uzak bir diyara gitmişler, acı ve unutulmaz bir hatıradan ibaret olan aşk sahnesi de bu surette kapanmıştı. bilmiyordu, acaba şimdi o öldü mü, sağ mı? sağ da olsa kimbilir o da şimdi ihtiyar olmuş, çoluk çocuk sahibi olmuş ve belki de bu uzun senelerin acı hatırasını unutmuştu bile...
    onu babası mevki ve memuriyeti yüksek bir zatla evlendirmiş ve bu hayat arkadaşlığından birkaç sene evvel vefat eden kocasından bu şehirde bulunan kızı kalmıştı. o şimdiye kadar istanbul'daki evlerinde kızı gelin olduktan sonra münzevi bir hayat yaşıyordu. bu akşam o akşama ne kadar benziyordu, yine ayni şiddetle gökler çatırdıyor, yıldırımlar savruluyor, yağmur aynı hız ve şiddetle, yol aynı yol, mevki aynı mevki yalnız değişen kendisi olduğunu ak saçlı kadın idrak ediyor ve elinden gelse zamanı, amansız zamanın saatini geri aldığı gibi uzun seneleri geriye çevirerek o günkü âna dönmek istiyordu. onu köyde çeken bir kuvvetle senelerin arkadan iten ıztırabı bir an evvel kavuşmıya sevkediyordu ve bu elim düsünceden uzaklaşmak icin arabacı ile konuşmak istedi:
    — senin adın ne arabacı?
    — deli...
    — bu nasıl isim?
    — bu da benim ismim, deliyim de ondan. deli ismini taşımak için muhakkak deli olmak lazım değil ya, kimisi hak delisi, kimisi gönül kimisi de akıl delisi olur.
    kadın arabacının bu makul sözlerine rağmen hakikaten deli olduğuna hükmederek suali biraz derinlestirrnek arzusu ile:
    — ne zamandan beri arabacılık yapıyorsun?
    — bir seneye yakın oluyor, evvelce gurbette idim. son ömrümde kısmette bu da varmış geldim arabacılık yapıyorum. şimdi gideceğimiz köyde vaktile bizim de hayli mülkümüz vardı. hayat bu.. ne yaparsın; düşmiyen, kalkmıyan bir allah var. şükür olsun yalnız başımayım. iki el bir boğaz için çalışıyor. geçiniyor yahut sürüklenip gidiyoruz.
    — peki neden şimdiye kadar hiç evlenmedin?
    — hiç niyetim olmadı da ondan, hayatta yalnız birisini sevdim. kaderde yokmuş olmadı. ben de artık hiç bir şey düşünmedim.
    — demek bir inkisan-hayale karşı ilk sevgine ihanet etmedin?
    — burasını bilmem, ettim, yahut etmedim. bir gün seneler evvel şimdi geçtiğimiz bu yolda ve böyle yağmurlu bir gecede bizde birkaç gün misafir kalan büyük bir zatın kızı ile yol arkadaşlığı yapmış, onu daha ilk görüşümde sevmiştim. babam istediyse de tabii benim gibi bir köylüye vermediler. ve onlar başka bir şehire gitti. aşk bende günden güne şiddetini artıran bir kara sevda haline geldi. artık memleketi, anamı, babamı terkle yıllarca onu bir defa daha görmek ümidile etrafında bir gölge gibi dolaştım. senelerce serseri ve âvare hayat geçirdim. sefaletle pençeleştim.
    kadın susmuş dindarane bir huşu içinde dinliyordu. vücudunu âni bir titreyiş sardı, çenesi birbirine çarpıyordu. ona adile hitap etmek, bağırmak istedi. sesi çıkmıyordu. arabacı derdini dökmek istiyenlere mahsus uzun bir ah çektikten sonra devamla:
    — bütün gayretlerim boşa çıktı. nihayet onu bir şehirde buldum, evlerini öğrendim. bir defa olsun görsem belki bu iptilâdan kurtulacağım zannediyordum, fakat göremedim. artık o da bir anne olmuş, bir yuva sahibi olmuştu. başkasının nikahı altında bulunan ve hiç bir hakkım bulunmıyan bir kadına başka türlü hareket edemezdim. belki de mesuttu.
    kadının hıçkırığının farkında olmıyarak devam etti:
    aradan uzun seneler geçti. araya harpler girdi asker oldum. yüzlerce cephede savaştım, en çetin anlarda onun hayalini görürdüm. kaç defa ölümü aradım, kaderde yokmuş, daha çekeceğim çileler de dolmamış ölüm benden kaçtı. sonra izini bile büsbütün kaybettim. bütün araştırmalar boşa gitti, fakat ne bu ebedi azap olan aşktan, ne de tekerrür eden kâbuslu rüyalarda onu görmekten kurtulamadım. her görüşümde hele son senelerde daima bana yine o günkü varlığıile güler, korkma birlikte öleceğiz derdi. artık bu sonsuz ve yalan rüyalardan da usandım. onun aziz hatırasını taşıyan bu yerde son günlerimi yaşamıya geldim, ben mesut olmadım, bari o mesut olsaydı.
    — asla nâzım!..
    arabacı isminin söylendiğini duyar duymaz geri döndü. kadın hıçkırıklarla ağlıyordu, yıldırımlar son ıütfunu yaptı ânî şulenin ışığında göz göze geldiler, arabacı yıpratıcı senelerin büyük tahavvülüne* rağmen onu tanıdı, gözlerinden yaşlar boşanarak:
    - sen misin şahinde? diyebildi..
    araba durmuştu. rüzgar ayni huşunetle* ıslığını çalıyor, gök kubbe çatırdıyor, yıldırımlar parlıyordu.. kadın gözyaşlarını tutamıyarak:
    - sorma nâzım, asla mesut olmadım ve bir an seni unutmadım. gençliğim, bütün ömrüm bedbaht geçti. maddeten senin olmadımsa manen senin hatırandan ve temiz aşkından bir an ayrılmadım. ben de seni yıllarca rüyalarda gördüm, ben de muztarip ve bedbaht oldum. buraya beni sürükliyen ne bileyim.. allahım anlatamıyorum..
    hıçkırık kadının sözlerini kesmişti. uzaktan mütemadi* korna çalarak gelen bir kamyonun sesini duyacak vaziyette değildiler. kamyon şoförü son bir gayretle freni kırarak arabaya sürünürcesine geçti. fakat ne zamandan beri durmuş olan atlar ürktüler ve baş aşağı son süratle arabayı sürüklemiye başladılar.
    bütün gayrete rağmen virajdan dönerken araba ve atlar yoldan çıktı, uçurumdan karanlık boşluklara yuvarlandı. ertesi gün geçen yolcular yan yana arabacı deli ile meçhul bir kadının ölüsünü ve parçalanmış bir araba ile hayvanlarını gördüler.

    --- spoiler ---
  • arabacının aşkı öyküsünün hemen başındaki 3 saat rötarlı tren, sonraki edebi başyapıtı anayurt oteli'ne gizemli karakter gecikmeli ankara treniyle gelen kadın olarak dönecek. yusuf atılgan kendi bokuna püsürüne çok dikkat eden bir adam. metinlerarası'nı önce kendini önemseyerek kendi metinleri arasında yapıyor. kendine referans veriyor*. öykü köy - kasaba arasında mekanlanmış. bu aklıma yarım kalan canistan'ı getirdi. usta, canistan'da artık köy dilciliğine de girmişti. gecikmeli ankara treni göndermesi sadece bir değinmeden ibaret değil. bir hastalıklı (derin) tutkunun söylenmedik yanlarını anayurt oteli'nde zaten sezer ve gözlerken, arabacının aşkı'nda, tutturan tutku kara sevdanın altının daha çırakken doldurulduğunu görüyoruz. gölge gibi dolaşma teması elbette leyla ve mecnun'a bir selam çakmak ve öncülüne saygı.

    küçük dipnot: öyküyü/yapıtı bu felaketle bitiriş acaba yazar/sanatçının kendi bedeni ve arzu/duyguları ile ne yapacağını bilememesi, ayrıca evrensel oidipal suçluluk teması mı? öyküde "temiz aşk"* deyince aklıma geldi. temiz demek çocuksu demek, o da preödipal kalmak demek. hatta yürütülen fiili ilişki/evliliklerde mutsuz bedbaht olmalar da bu tarafı destekliyor. oralara yükselinmemiş, yaşama katılınmamış olarak resmediyor.