şükela:  tümü | bugün
  • sen ve ben adlı kitabın yazarı.

    ermeni, rum, musevi, türk ve rus mensuplarıyla istanbullu geniş bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelen ve tüm bu tarihi, çeşitliliği, renkliliği kişiliğine, yaşam temposuna taşımayı başarmış genç bir yazar. 1998 yılından bugüne birçok ulusal/yerel dergi ve gazetelerde yazılar yazıyor, internet ortamında en çok tıklanan yazarlar arasında yer alıyor.

    www.aretvartanyan.com
  • "istanbul’un kendisi roman" eylül ayında basılacak olan çalışmanın, ilk sayfalası :

    -1 -

    üç yıl önce bir haftalığına istanbul’a geldikten sonra yunanistan’a döndüğümde bir istanbul aşığına dönüştüğümü anlamam üç ay sürdü. istanbul aklımdan çıkmadı. bir metropole, bir kente değil, bir kadına aşık olmuş gibi şehri düşündüm. 15 yaşına kadar yaşadığım bu şehir beni yeniden geri çağırıyordu.

    bir sabah “istanbul’da geçen bir roman yazmam gerek” diyerek uyandım. eşyalarımı toplamam yalnız yaşayan bir manik depresif yazara yakışır şekilde bir iki gün sürdü. sonra ver elini istanbul.

    bu satırları yazarken bir şey deniyorum. birçok şey deniyorum. ilk kez, başlamadan, bitirmeden yazıyorum. yaşadıktan sonra değil, yaşamadan önce yazıyorum. defalarca başladığım günlük denemelerim başarısız oldu. şimdi romanımı seninle yazmak istiyorum. sen kimsin? bilmiyorum. kim olduğunla ilgilenmiyorum açıkçası. bir şekilde yollarımız kesişti ve sen okumaya başladın. bildiğim şu: seninle beraber kaybolacağız istanbul’da… seni benimle sürükleyeceğim. beni tanımıyorsun, bilmiyorsun. benimle gelmen için bir neden yok. ama geleceksin biliyorum. ilk an, ilk cümle, ilk dokunuş… bu kez başlamadan yazmamın, yolculuğa çıkarken kalemimi kullanmaya başlamamın nedeni; bu kez dönüm noktalarımdan birini yaşayacağımı biliyor olmam. bu şehir beni ya yutacak, ya adam edecek, ya yeni bir yol çizecek ya da sıradan bir durak olacak. seni tanık ediyorum. biri bana eşlik etmeli. beraber dalmalıyız sokaklara, beraber karışmalıyız karanlığa, kalabalıklara, fırıncısını kontesini, fahişesini travestisini, ermenisini rumunu, kilisesini camisini, fakirliğini zenginliğini beraber keşfetmeliyiz. gerçek hayatları beraber içine girerek tanımalıyız.

    belki de sen dahil kimse okumayacak, kimseye ulaşmayacak bu yazdıklarım. 30 lu yaşlarını yalnız yaşamaya başlamış adamın biriyim. yaşamım küçük odalarda geçti. gezdim. dolaştım. yalnızlığımı örttüm. mutsuzluktan beslenen yalnızlığımla hayata teğet geçmek yerine dibine indim. budur beni istanbul’a aşık eden. ikimiz de dipsiz kuyuyuz. ikimiz de sayısız kişiliği barındırıyoruz. ikimiz de hüznü sevinci, zenginliği fakirliği, coşkunluğu tükenmişliği, siyahla beyazı, bütün zıtlıkları aynı anda yaşıyoruz. istanbul bana, ben istanbul’a benziyoruz…

    şu anda asmalımescid’de kiraladığım 55 metrekarelik evimdeyim. üç ay oldu istanbul’a yerleşeli. burası benim yeni evim. duvarları, parkeleri benimle solumaya başlayan bu evin aşık olduğum yeri evin içinde değil dışında. üstünde. 20 metrekarelik bir teras. sigaramı yakıp, bir köşesine tünediğimde istanbul’a hükmediyorum. bir kralın sarayındaki görkemini içimde hissediyorum. 20 metrekarelik paslı demirleri yağmurda akan bu teras, altın boynuzu, adaları, topkapı sarayı’nı önüme seriyor. zaman içinde yolculuğa çıkıp padişahlara mütevazi terasımdan el sallıyorum.

    sabah ayazı yüzüme vuruyor. yüzümün gerildiğini hissediyorum. bir de şu sigarayı yakabilsem. sigara içmeyi bir türlü beceremediğim gibi, yakmayı da beceremiyorum şu meredi. derin derin nefes alıyorum. istanbul içime doluyor. istanbul her şeyiyle içime doluyor. istanbul’a hükmediyorum. onunla dans ediyorum. ben istanbul’un, istanbul benim içimde. ben hayatın, hayat benim içimde…

    gözlerim bir şey arar gibi tarıyor istanbulu… çatıdan çatıya, sağdan sola, soldan sağa, denizden karaya, haliç’ten üsküdar’a, adalardan boğaza… uzağı görmek için gözlerimi kısıyorum. boynum üşüyor. yaka bağır açık bende. oldum olası sevemedim ne balıkçı kazağını ne de atkı dolamayı. burada günlerce kalabilirim. günlerce sabahın bu ilk ışıklarıyla aydınlanan şehre baka kalabilirim. daha beni tanımıyorsun. neler yaşadığımı bilmiyorsun. neden burda olduğumu da bilmiyorsun. ben de bilmiyorum. hayatımın başyapıtını yazacağım günü bekliyorum. zamanı geldiğinde, olması gereken olduğunda…

    geçen üç ayda birçok insanla tanıştım. kalabalıklara karıştım. hepsiyle tanıştıracağım seni. hepsi dediğime bakma, toplasan üç beş kişi. ama öyle bir şehir ki ummadığın anda hayatına biri giriyor, ummadığın anda birileri çıkıyor. istanbul’da kitap okuyamadığımı fark ettim. sokaklar kitap. yürüyen sayfalarla dolu sokaklar. tut bir tanesini, çevir ve okumaya başla. hatta aşık bile olmaya başladım istanbul’da. midemi bulandıran bir aşk. bu benim tanımlamam. bugüne kadar ne zaman aşık olsam, ya da aşkı bulduğumu sansam, gerçekten yaşasam sonu acıyla ve acının getirdiği mide bulantısıyla bitti. bu da o kadar güzel ve derin ki, üç ayda ne aşkı deme bir ayda bu aşk içime düştü, midemin bulantısıyla biterse şaşırmayacağım. sonra bir daha deneyeceğim… midem bulanmayacağı güne kadar devam edeceğim….

    her sabah bir ritüel gibi bu terasta istanbulla buluşuyorum. aslında dertleşiyorum. konuşuyorum. sorularımı havaya atıyorum. bazen cevaplarıyla geri geliyorlar, bazen yok oluyorlar. neyse.. bugün çarşamba tıraş olma günü aşağı inmeli. istanbulu bir kez daha derin derin içime çekeyim. biraz sonra milyonlarca insanla seni paylaşmaya başlayacağım ey istanbul…

    aynanın karşısında duruyorum. yüzüme uzun uzun baktığımda gözlerim oyunlar oynamaya başlıyor. kendimi yaratık gibi, ruh gibi görüyorum. kırpıştırdığımda geçiyor. bak sen de dene çok ilginç görüntüler çıkıyor. gözünü kırpmadan aynada uzun uzun yuzunde tek bir noktaya bak ve gör. aynaya her baktığımda bir kırışıklık, bir çizgi arıyorum. aynada yılların, yaşanmışlıkların bana neler kattığını izlemeyi seviyorum. yakışıklı değilim. çok şükür yeterli derecede şeytan tüyüm var. en çok kirpiklerimi ve dişlerimi seviyorum. sonra burnumu. hepsi kiralık zaten. zamanı gelince geri vereceğim. benim olan tek şey “ben”im…

    jiletle tıraş olamam. cildim hassas, kıllar dönüyor, sivilceler, kızarıklıklar. yıllrdır makineyle tıraş oluyorum. o da haftada bir. makine yanağımdan kayarken gözlerime bakıyorum. içimdeki huzursuzluk yine formda. bulutlar güneşi kapatıyor, oda loşlaşıyor. aynadaki görüntüme gölge düşüyor. gölge, beni geçmişe götürüyor. geçmişten hiçbir zaman gerçek olmayan geleceğe… gözlerimi aynadaki gözlerimden ayıramıyorum. makine kaymaya devam ediyor. gözlerim doluyor. sebepsiz, nedensiz. yine mi? imgeler uçuşmaya başlıyor beynime. güzel şeyler kadar kötü şeyler. sadece hayatımdan değil, dünyadan, yaşamdan… bir kilise ayini gibi, enigma’nın parçaları gibi bir tını geçiyor kulaklarımdan. zamanda yolculuğa çıkıyorum. yaşamayı, yaşamı seviyorum. o kadar çok seviyorum ki, acı taraflarını görmemezlikten gelip geçmek yerine onları da dibine kadar yaşıyorum. buran kötü, buran güzel demiyorum. çevremdekilerin beni güçlü, neşeli, pozitif, kararlı, tuttuğunu koparır gibi sıfatlarla tanımlamalarının nedeni de burdan geliyor. yoksa bir adam aynı anda hem romantik hem maço, hem güçlü hem güçsüz, hem pozitif hem depresif nasıl olabilir? telefon çalmaya başlayınca gülümsüyorum. o beni arıyor. sade “no ordinary love” onun için çalıyor. melodi tüm gölgeleri dağıtıyor. makinenin gürültüsü susuyor. telefonun ekranında ismine bakıyorum. biraz sonra sesini duyacağım. kendi kendime gülümsüyorum.

    onu sana uzun uzun anlatacağım merak etme… ilk bakışta sana çok gönül adamı gelebilirm ama baştan söyleyeyim bir o kadar da hızlı yaşadım hayatı. çok gönül yaktım, çok bedende dolaştım. her kadın ayrı bir beden, her beden ayrı bir taşıyıcı, taşınan her ruh ayrı bir dünya… sonra büyümeye başladım. doymaya, içgüdüsel motivasyonların kontrol edilmeye başlanmasıyla kadınlarla iletişimim de değişti. iletişimim ve ilişkilerimin değişmesiyle yeni fırtınalar koptu. hiç tanımadığım yenilgiler, hiç bilmediğim acılar… ama hakkını yemeyelim her acı da kendi tedavisini getiriyor. ya da sen hızlıca iyileşmeyi öğreniyorsun.

    favorileri de düzelttik mi tamamdır. işte oldu. haftada bir bu zaman kaybını yaşıyorum. kafamı kar bile yağsa buz gibi suyun altına sokmak ise işin keyifli kısmı.

    hazırlanmam o kadar kısa sürüyor ki… siyahı seviyorum. siyahlar içinde aynaya baktığımda hoşuma gidiyorum. kendimi beğeniyorum.

    fotoğraf makinem, bilgisayarım, ipodum, anahtarlar, cüzdan… tamamdır. çıkmaya hazırım.

    yeni bir günde yeni bir istanbul’a hazırım.
  • hiperaktif. kendini arayan. kışkırtıcı. sanırım.
  • (bkz: art vandelay)
  • "sen ve ben" de icini dokmus, ici dagınık adamın savrulmus dusunceleri.
    keyifliydi bu acıklıga tanık olmak....
  • bir nefes istanbul kitabı da var bu cıvıl cıvıl adamın. hayret, kimse bahsetmemiş.
  • kendisini saba tümer'de gördüm ilk olarak, hiçbir fikrim yoktu hakkinda, sonra kitabi da gordugumu hatirladim ekranda gosterdiklerinde. sohbet iyi gidiyordu, aman cok enteresan, ne kadar renkli bir kisilikmis dedim kendi kendime. eminim de sosyal cevresinde oyledir.
    burada da kitabin giris bolumunu okuyunca dedim herhalde keyifli bir kitap...
    gittim bir nefes istanbul adli kitabi aldim. bir heyecan oturdum okumaya basladim... kitaba para vermisken sonuna kadar gelmem lazim gazi ile ancak 50 sayfa dayanabildim..
    hersey iyi hos guzel de, adam gunluk yazmis resmen.. istanbulu bilmeyenler icin bir sey ifade etmeyecek olan, istanbulda yasayanlarin da zaten her gun kafalarinda gecirdikleri seylerle karsilastim.. oturup istanbul hakkinda bu kadar sayfa kasan herhangi birinin yazabilecegi seyler buldum. sikildim da sikildim...
    sosyal hayatimda herkes beni cok seviyor ben bir kitap yazayim tum turkiye beni kesin sever diye mi dusundu diye dusundum....
  • (bkz: dartanyan)
  • "toplumsal düzende erkeğin kadını ikinci plana itme çabası, doğanın kendisinde hatta evrende erkeğin ikinci planda olmasının bir nedeni olabilir mi?" demiş facebook'ta. yorum yaparsam götüme gireceğinden korktuğum için yorumu size bırakıyorum.
  • popüler kültür prototiplerinden biri.

    yazdıkları yazılmasa da olabilir cinsten.

    bir gusto yok.

    bir alex zaten değil.

    (bkz: boş)