şükela:  tümü | bugün soru sor
  • istemenin yolları, hedef şaşırtıp en başa döndüren sapaklarla dolu. esasında bütün bu sapakların, istemek yolunun kendisi olduğu da söylenebilir. imgelemde, önü sonu belli olan; bir ucu olması beklenen, geniş bir yol canlanabilir. sonlu olmak ve sonlu şeyler talep etmek, insan oluşun şanındandır. istemenin sürekli dallanıp budaklanan, fakat bir türlü nihayete ermeyen sapaklarında yaşanır bütün okunası ve yazılası hikâyeler. bilinçdışı arzunun sonunu ancak ölümün getirebileceği söylersek, sonraki cümlelerimizde arzudan giderek uzaklaşıp ölümün yörüngesine oturmaya başlarız. büyük sırların peşine düşen metnimiz, bundan itibaren, "neden isteriz?" sorusuna verilen kısacık bir "ölebilmek için." cevabına dönüşür. arzu karşısında yoksun kalmak deneyimini; yani yalnızlık demeyimini bir kez yaşamış olan insan, bununla sanki ölmeye bir alternatif hazırlıyordur. hayatta kalarak, ama hayatın önemli motivasyonlarından birine ya da birkaçına karanlık; en azından loş kalarak.

    insan, onu arzu karşısında adeta bir monopole dönüştüren loşluğunu, kendi gözlerine borçludur. istediğimiz şeyleri bilebilmemizin getirdiği bilgelik, bu aydınlanmayı adeta devalüasyona uğratan bir kör-sağır-dilsiz kalabilmeye; "ölümün kıyılarında yaşamanın" yeteri kadar aydınlık günbatımına gebedir. yoksunlukların ilerleyerek kronik ataklara dönüşmesinden önce insan, algılamamakta sivrilir.

    ikinci aşamada ise yoksunluk, kendisini bir çeşit sanatsal psikozla ifade etmeye başlar. sanatı, yoksunlukların açığa vuruluşundaki türlü ketumluklar olarak hissetmiyorsak, sanatçının benliğindeki yoksunlukla (arzuyla) ortaya çıktığını kabul edebiliriz. böylelikle sanatın, söze, göze, ize ya da güze bağlı, tek kanallı bir etkinlik olmadığını anlaşılmış oluruz. sanat, sadece yazıya dökülmüş olanın harfiyen okunması yoluyla değil; umutvar bir dünyada, perdenin ardında belirli formlara bürünmüş figürlerle; bu figürlerin mütemadiyen taklit ettikleri görkemli yeryüzü sahneleriyle; renkler, ışıklar, gölgeler ve çizgilerle, gerçeklikten bağımsız olmaktan yoksun kişinin iç dünyasından kopagelen biçimlere hayat verir.

    başlangıcından itibaren bu süreç, bir bakıma,
    insanın doğumunda avuçlarında getirdiği arzu tohumunun, benliğin dünyasındaki topraklara ekilmesinin ve tahayyül yağmurları altında serpilip gerçekliğin meyvelerini veren bir ağacın vücut bulmasının resmidir. kökleri sanatçının benliğine tutunmuş olan bu ağaç, onu seyredecek olan gözlere arzunun dallanıp budaklanan yollarını gösterecektir.

    kabuklarını kıran yoksunluğun insanın içindeki devinimi, gerçekliğe dönüşürken, bu süreci tüm safhalarıyla taşıyan sanat eserinin nihai biçime kavuştuktan sonra, hapsettiklerini karşılaştığı zihinlere aktarmasının aşamaları belirgin hâle gelir (bkz: aktarım) ve (bkz: psikanaliz). etkileşimin ilk aşamasında, ilkelliğe karşı rafine hazların peşinde olan algıların dokunacağı kısım bulunur. bu, bünyesinde sanatçının sönümlenmiş arzularının, edilgenlikten sıyrılarak kendisini ortaya koyacağı hazdır. duyumsamanın hislere açılan kapısından giren insan, ilk olarak sevinç, üzüntü, coşku, tiksinme gibi duyguları yaşar. bunun ardından gelecek olan aşamanın dayandığı temel, sanat eserinin içinde gizli kalmış gerçekliktir. gün batımınının kızıllığında ne istediğinin farkına varmış bilgenin gözleri yeterli değildir ki, sanat, içindeki gerçekliği sadece, neredeyse bir irade göstererek, kendisi bahşeder.

    idrâkın sınırları, sanatın içindeki kaosa uzanmayı başarırsa, işte o zaman yoksunluğun inşa ettiği gerçekliğin farkındalığı insanın önüne serilir. sanatın bu yönü sayesinde eser, nesne kimliğinden sıyrılıp bir özne hüviyeti kazanır. özünde sanatçının arzularını taşıyan eseri, herhangi bir istek üzerine şekillendirilmiş bir madde parçası olan nesne ile aynı platformda değerlendirmek ilk başta mümkün görünse de, aslında eserin taşıdığı karakter buna müsaade etmez. belli bir amaç için yapılmış bir aracı ele aldığımızda, araç özne ile olan etkileşiminde tamamen edilgendir; onu yapan ya da kullanan öznelerin boyunduruğu altındadır. lâkin sanat eseri, sanatçının bile bazen farkına varmadığı yoksunluklarını; bilinçdışında gizli kalan gerçekliği çekip alması ve gözlemciye duygular konusunda cömert davranmasına karşın, gerçekliği bahşetmek hususunda seçici davranması ile de, bir yönüyle kendine has iradeye sahiptir. bu irade bizi, onu adeta özne statüsünde kabul etmeye zorlamaktadır.

    yoksunluğun bu derece hayat bulup özne vasfına erişmesinin emsali olan sanat eserlerinin yaşamı da, sonsuzu düşleyip sonlu olanı talep eden insan ile benzeşir. arzuyla ruh bulmuş eser elbette bir gün ölümle tanışacaktır. ölümü maddesel evrenin kanunlarıyla değil, mananın yitimiyle olacaktır. anlamın gitmesiyle tanıştığı yoksunluk, onu alıp doğmadan önceki zamanlarına bırakacaktır.