şükela:  tümü | bugün
  • efendim; horatius un, epistula-1,1,41 'de bahsettigi bir hadise. zira, ozan; "virtus est vitium fugere" * der. iyi der.
  • (bkz: ifrat)
    (bkz: tefrit)
    (bkz: ifrat ve tefrit)
    (bkz: mufrit)
  • "aşırılık yolu
    bilgelik kapısına çıkar."

    william blake
  • sadeliğin zıttı. sadeliğin eksikliği.
  • toplumca pek sevmediğimiz bir durum. sev ama aşırıya kaçmadan. seviş ama aşırıya kaçma. yani öptür, koklat, ellet ama postu deldirtme. hakkını savun ama aşırı tepki de gösterme, işinden olabilirsin. diyelim yanlışlıkla solcu oldun. tamam ama aşırıya kaçma. aşırı solcu gördüklerinde öcü görmüş gibi olurlar alimallah. sosyalistsen aşırısındır. artık bakire değilsen aşırıya kaçmışsındır. tanrıtanımazsan aşırısındır ama körkütük inanırsan değil.
  • "her a$iri sonunda kendi aleyhine doner.
    en kabadayi zavalli bir korkaktir cogu zaman.
    en populer yapayalniz kalmi$tir.
    ve en zenginler icimizdeki en fakirlerdir. "*
  • "aşırılık kendi başına zengin bir mizacın kanıtıdır."*
  • uçarı ve asi olduklarını düşünürler, ancak kalabalık evler, ot ve gelişi güzel seksten ibarettir istekleri.

    hiçbirinin kan görmeye tahammülü yok. aralarından hiçbirisi gerçek bir uçuruma yaklaşmamıştır bile. hisler ve arzular uğruna pek az insan her şeyden vazgeçebilmiştir.

    anksiyetelerden müzdaribim ve en uçlarda borderline kişilik bozukluğu sergilediğimi fark ettiğimde bütün arkadaşlarım çekip gitmişti. oysa ne bileyim ben, yağmur yağdığında ıslanmak için kahvemi ve sigaramı alıp bahçeye çıkan tek ben değilim sanıyordum. jeanette winterson okurken ya da harikulade bir queen şarkısı dinlerken gözleri dolan bir ben değilim sanmıştım. küçük ve içine yeni birisi almaya kapalı entelektüel bir grupta 20'li yaşlarımı geçirdiğimden olacak, onca alkolün üstüne şeker atmışken kendimi bir cowboy bebop sahnesinde arkada acid jazz eşliğinde uzayda uzay gemimle uçarken düşleyen tek manyak ben olamazdım..

    ama öyleymiş. fizik kanunları o kadar sertti ki yazdığım kısa öykülerde ya da romanlarda bile ağzım gözüm kan içinde kalıyordu. yazılardaki yer çekimini bile değiştiremiyordum önümdeki duvarlarda gayba aralanan kapılar açmaya çalışırken. ölenlerin geri döndüğü, huzursuzların dünyayı ele geçirdiği ve rembrandt tablolarınındaki gizemli ışığın kutsal ahit sandığı gibi aralandığı sabahlarda dünyayı henüz büyülerini açmamış bir çiçek gibi buluyordum.

    oysa altın çağ geride kaldı diyordu bilirkişiler. piramitler çökmüştü. enerji alanları kaybolmuş, piramitler anıt mezar kabul edilecek kadar dünya cahilleşmiş, çakralar murat yılmazyıldırım şarkılarında şerefine kadeh kaldırılan bir mite dönüşmüştü. gökten hüzün kovan kuşları düşüyordu.

    ve elbette "yerlere harika bir hüznün kokusu sinmişti."

    pink floyd'un pompeii'sinde ağladığım gün ben aslında çoktan ölmüştüm, haberim yoktu. ailemi belki sevmiyor ve onlar da beni olmam gereken bir kişi yetiştirip yönlendirememişlerdi ancak her nasıl olduysa olmuş kendime hastalanacak kadar çok zaman ve yalnızlık bulabilmiştim.

    psikanalistlerin aklına uçuşan ilk soruları cevaplamakla başlamalıyım belki de: hayır tek çocuk değilim ve evet, babamdan bugün hala bir kaşık suda boğabilecek denli nefret ediyorum.

    o asla bağışlanmayacak.

    jeanette winterson tutku kitabında: çocuklara baktığınızda mutlu ya da mutsuz olduklarını anlarsınız, sadece yetişkinlerdir mutluymuş gibi davranmaya çalışanlar diye yazmıştı. ta çocukluğumda dahi içten içe fevkalade mutsuz olduğumu hatırlıyorum. bu ne sevgisizlik eksikliği ne de istediğim oyuncaklara kavuşamamak ne de şımartılmaktandı. henüz çocukken dahi bu yeryüzünden ve bu zamandan kaçmanın bir yolunu arıyordum. bazen evde kimsem yokken minicik halimle müzik setine kayahan'ın kasetlerini takıp dinliyor; şevkle, arzuyla kendimden geçiyordum. uzun yıllar buna bir anlam veremedim, ta ki birkaç yıl öncesinde neye bulaşmak istediğimi anlayana dek.

    çoğu insan için dünya evetlerden ve hayırlardan ibaretti.

    insanlar için hayat seviyorumlardan ve nefret ediyorumlardan..

    oysa henüz o eski zamanlarda çoktan evet ve hayır arasındaki gri alanın hazzına varmıştım bile. git ne olursun derken kalacak mı diye beklemenin, bir daha asla dönmeyecek olanı sofu bir şekilde sevmeye devam etmenin, kısacası belanın ve beladaki unutmaların, unutamamaların, özlemenin keyfini almıştım.

    istediğim yemeği yiyememektense aç kalmayı tercih ettiğim ve diğer insanların bana garipseyen ve çocukluk ediyorum diye küçük gören gözlerle baktığı ilk gün aslında tercihimi yapmıştım: ya hep ya da hiç!

    ya her şey vardı ya da hiç şey ve camus'nun da dediği gibi histeri geçirmek için her zaman en az bir izleyene ihtiyacım vardı.

    neyi ve neleri istedim ancak tanrı bilir. din kitapları olduğun yerde kal diyordu. oysa ben yanan şehirlerin içine yürümek, cennet'e düşecek bir yağmur tanesi olmak istiyordum. filozoflar akıldan yana yürüyordu, oysa ben cinneti ve yağ ve kükürt kokusunu çağırmak istiyordum. sevdiğim hiçbir şeyde uzmanlaşamadım, herhangi bir şeyde uzmanlaşamayacak denli kalabalıktı renkler. ama içtim, sarhoş olana dek, kulaklarım ağrıyana dek müzikler dinledim, parmaklarım kopana dek yazdım; dış dünyadaki insanlarda bunların hiçbir çağrışım yapmadığını fark edene dek antik roma kadar kalabalık bir nüfustaydı da içim.. tıpkı roma gibi geçmişi olmayan bir şehirdim ben.. tüccarlar ve zanaatkarlar tarafından kurulmuştum: bu nedenle her yana anıtsal heykeller dikiyor, binalarımı klasik dönem, helenistik dönem, gotik, barok, victoria, japon edo ve minimaliste dek çeşit çeşit üslüplarda kuruyor, ama yine de sabah ilk gün ışıkları doğduğunda masadan hala aç ve yeterince sarhoş olamamış kalkıyordum..

    aslında halim battlestar galactica'da kevin'ın diğer kevin'a söylediğinden halliceydi: "i don't want to be human!" diye bağırasım haykırasım üstümü başımı parçalayasım geliyordu süpernova bulutlarının içinde. "i wan't to see x-rays! i want to see gama reys!" "bir süpernovanın içinden uçmak istiyorum" diyordu kevin devamında.. karşımdaki kadının ya da adamın ne derece entelektüel olursa olsun seks ve alkolden başka bir şey aramadığını ve zekadan ve bilgiden hoşlanırmış gibi duran yanlarının ancak bir dereceye kadar olduğunu çözdüğüm gün, aslında gerçek anlamda öldüğüm gündü. onlar ne derece yakınsa ve seinfeld'den ya da rick and morty'den kur dolu göndermeler yapsalar ve kişisel hayatlarının olağanlığı dışında yakınırken borges'ten alıntıları göğe arşa sığdıramasalar da aşırılıktan, taşmaktan, ellerini kana bulamaktan fevkalade korkuyorlardı.

    dünyanın asla değişmeyeceğini, mistizmin ve melankolinin sadece durgun zekalı insanlar tarafından anlayamadıkları dünya karşısında bir kalkan olarak kullandıkları bir şey olduğunu fark ettiğimde geriye dönemeyeceğim dek başkalaşmıştım.

    parçalamak ve parçalanmak istiyordum.

    yıkmak ve yıkılmak istiyordum.

    acı çekmek ve acı çektirmek.

    ama insanlar bunlardan ikincisi olmaya asla yanaşmadığı gibi olmaya yelteneni de çıldırmış görüyordu. o sırada ben dile lanetler ediyor ve daha kaç ara duygunun dilimizde olmadığını, bir lisanda konuşmanın bize neleri kaçırttığını merak ediyordum.

    dünya yetmezdi. yarın ölemezdim. asla yeterince sarhoş olamıyordum ve içinden geçilirken parçalanacak şarkılar asla dinmiyordu.

    şimdi her gün biraz daha gönülsüzce dışarı çıkıyor, sarhoş oluyor, dinlemeye çalışıyorum insanları.. birkaç yıl öncesine çılgıncasına korktuğum ve kriyobiyoloi dahil türlü türlü mistik yollarla bir kaçış aradığım ölüm dahi artık beni korkutmuyor. heyecan veren, coşku veren, merak uyandıran ne varsa hor görülen bir yeltenme olarak karşılanıyor yetişkinlerin dünyasında ve ben uzak doğuyu ve onun çocuksu davranışlarını belki de bu yüzden daha fazla seviyorum, çünkü orada hala aşırılığa kaçılabiliyor bazı konularda.

    dün yazarken aşırıydım. dün sarhoş olurken, oyun oynarken, yerken, izlerken, severken.. en son severken aşırılığa kaçmıştım. 3 yıllık bir ilişki nişana 2 ay kala biterken "nolursun gitme" diye gözümden yaşlarken, alabildiğim tek cevap "olaylara senin gibi travmatik bakamıyorum" olmuştu. sanırım o gün içimdeki insan ve bu dünyaya ve dünyadaki insanlara dair beklentilerimin ve sevgimin sonsuza dek öldüğü gündü. ve ama ironiktir, ben sevgide aşırılağa kaçmakla suçlanırken beni aldattığını yıllar sonra öğrendiğim o kişinin yalvarırcasına "hayır seni hiç aldatmadım ve başka birisi yok" demesi de bir başka aşırılıktı.

    günün birinde intihar edeceğimi hissediyorum. ama 40 ama 50 yaşımda. bu dünyadan normal şekillerde ayrılmayacağım. bunu yapışım aşırıya kaçan bir ölüm tarzı olacak olsa da, bunu yapma nedenim dünyanın aşırılıklardan yoksun olması olacak.

    neil gaiman'ın sandman'i geliyor aklıma.. desire ile bir başkası arasında geçen şu diyalog:

    -trenleri sen de sevmiyor musun?

    +hayır, onlar seni istediğin yere götürebilirler, ben de bundan korkuyorum.

    ve yine sandman'den bir önsözle bitirelim madem:

    "rüyalar tuhaf, aptallarsa beni korkutur."
  • yadırganmaması gereken bir varoluş çabası. fakat yakınlarımda olmasını da istemem.