şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
21762 entry daha
  • şu hayatta kafamın basmadığı ikinci şey. şu son zamanlarda kafamı bayağı meşgul ettiği için çok düşündüm bununla ilgili ve elimden geldiğince okudum. düşüncelerimi paylaşmam gerekirse :

    aristo bunun bir akıl hastalığı olduğunu öne sürer. schopenhauer ile birlikte felsefe tarihinde aşk hususunda en katı olan adamdır kendisi.
    aristo’ya göre aşk, kendi deyişiyle “evcilleştirilmiş hayvan”dan hallice ve “eksik yaratılmış” kadının en büyük silahıdır. aristo, aptalı dahi, dahiyi aptal yaptığı gerekçesiyle aşkı bir hastalık olarak görür. nietzsche, kişinin kişiye hissettirdiklerine aşık olduğunu öne sürer, kişinin kendi özüne değil. nietzsche’yi dostoyevski ayni gerekçeyle takip eder. nietszche’ye göre, aşk ve hatta sevgi, çıkarcılıktan ve kişisel tatminden başka bir şey değildir.

    insanın yapmam etmem dediği ne kadar şey varsa eninde sonunda yaptıran boktur bu.

    mantığın bittiği yerde başlar. hiçbir rasyonel yanı yoktur, insanın en aciz ve ilkel halinin ispatıdır aslında. uzaya çıkan, doğaya müdahale etme cür'etini gösteren, kendisini "tanrılaştıran" insan, ilkel dürtülerinin kölesi olur ve onu gezegenin hakim türü haline getiren aklı, yerini dürtülerine teslim eder. daha basit bir ifadeyle, hayatı boyunca aşkın saçmalığını eleştiren napolyon, josephine karşısında iki büklüm olmuştur. o kadar muharebe kazandıktan sonra dışarıdan bakınca böyle bir şeye yenilmek saçma degil de nedir?

    ne garip şey. nasıl dünyanın en yüksek tahtında bile g.tünüzün üstüne oturuyorsanız, dünyanın en güçlü, en zeki insanı olsanız, ya da bunların tam zıttı, sonuçta dürtülerine kulak veren evrimleşmiş ve evrimleşmeye devam eden bir hayvansınız. aşk denilen takıntılı ve bir o kadar tutkulu duygu da bunun ispatı.

    günlük hayatınızda herhangi bir nesne, masadaki kitap, askerde çay içtiğiniz demir bardak, postal, sandalye, yattığınız yatak, güneş gözlüğü vb. size olağanüstü güzel gelmesi, bu nesneye hastalık derecesinde bağlanmak ve sürekli onunla ilgili endişe duymak nasıl saçma bir eylemse ayni şey büyütülmüş oranda insanlar için de geçerlidir.

    ama nasıl ki bir şizofrene duyduğunu zannettiği seslerin gerçek olmadığını açıklayamıyorsanız ya da kanıtladığınız halde hala o sanrılarına inanmaya devam ediyorsa, aşkın rasyonel olmadığının farkında olsanız bile devam edersiniz. keza şizofren olmayan biri için bir şizofrenin duyduğu sesler gerçek değildir, ama şizofren için hiçbir ses o kadar gerçek olmamıştır. işte bunun gibi aşk da dışarıdan bakan biri için rasyonel değildir, aşkın kendisi rasyonel değildir aslında, ama tıpkı şizofrenin duyduğu sesler gibi kişinin kendisine göre aşktan daha rasyonel ve ağır basan bir duygu olmayabilir.

    eş anlamı kelimenin tam anlamıyla acıdır. olumlu veya olumsuz sonuçlansa bile salt acı çekmektir. birini görürsünüz, hayatınız değişir. aşk kelimesinin kökeni arapçadır. “ğâşka” diye telaffuz edilir. “şiddetli sevgi, yakıcı sevgi” anlamına gelir. bunun kökeninin “sarmaşık” olduğunu da söylerler. bazıları, farsçadan geldiğini söyler. farsçadan dilimize geçen “sevgi” kelimesinin kökeni ise “arzulamak, muhabbet etmek, muhabbet”ten gelir. ancak aşk ile sevgi çok farklı şeylerdir. kelimeler bu konuda bize çok şey anlatır.

    aşkı sevgiden ayıran şey de kültürlere yansımasında gördüğümüz üzere bu sevginin en uçlarda ve takıntılı seviyede olup kolayca nefrete evrilebilmesinden gelir. arasında çok ince bir çizgi vardır.

    aşk ile alakalı bu son iki hafta içerisinde bayağı okudum sanırım. schopenhauer’in dedikleri en mantıklı gelenlerdi. diğerleri de aşkın size nasıl etki ettiğine göre doğru veya yanlış gelebilir. zaten freud’un fikirleri de bu hususta schopenhauer’e dayanır. schopenhauer, aşkın metafiziği’nde

    “her ne kadar yüksek ve ulvi görünürse görünsün, her türlü aşkın kaynağı cinsel güdüdür.” der. aynı şekilde freud da sevginin her türünün temelini cinselliğe bağlamakla beraber daha farklı sevgi türlerini, bir vatandaşın ülkesine, bir komutanın askerlerine vb. medeniyetin getirisi olarak görür. ancak onun haricinde her türlü sevginin kaynağının cinsellik olduğunu öne sürer. yine schopenhauer, aşkın “üremek için tabiatın bir oyunu” olduğunu da savunur.

    filozofların üzerine bu kadar düştüğü bir duyguyu kimi akıl hastalığı görür, adam smith gibi bir adam dahi nietzsche’nin aksine bunun olağanüstü bir şey olduğunu söyler, dostoyevski gibiler bencillik olduğunu, tolstoy gibiler gereksiz olduğunu öne sürer. her kafadan bir ses çıkar ki, dünyada en kişiye özel şey bu olabilir. başa gelmeden asla anlaşılamaz. dünyada tek bir kelimenin milyarlarca anlama geleceği tek örnek budur. bu yüzden insan, aşkı düşünürlerden öğrenmemeli, kendisi yorumlamalı.

    bunun olağanüstülüğü ise çok uç durumlardan gelir. acısı da mutluluğu da olağanüstüdür. hakkında dilenecek en güzel dilek, olumlu yanını görmektir.

    neredeyse her adam farklı görür bu şeyi. aslında hiç buna maruz kalmamış bir kişi bu durumu da hiç merak etmez. insanın ifade edemediği bir husus olduğu için, düşünürlerin kitaplarında kendi ifade edemediklerini okumaya çalışırlar.

    düşünürler ise bunun olumlu mu yoksa olumsuz mu, hangi yanını gördülerse bu duygu iyi veya kötü bir nitelik kazanır.

    insanın hayatta seçemeyeceği şeyler vardır, karşılaştığımız durumlar ikiye ayrılır : maruz kaldıklarımız ve seçebileceklerimiz. arkadaşlarınızı seçebilirsiniz, evcil hayvanınızı seçebilirsiniz. bu durumda sevilecek şeyin bazı durumlarda bizim irademize tabi olması söz konusudur. ama bir çocuk babasını seçemez, ya da baba bir çocuğu. örneğin bir arkadaşınızla kavga ettiğinizde onu silebilirken bir insanın ailesini ya da bir anne/babanın çocuğunu silmesi öyle basit bir şey değildir.

    işte aşk da tam olarak budur. insanın tamamen iradesi dışında gelişir. nasıl hiçkimse ölmek istemediği halde eninde sonunda isteği dışında ölecekse, aşk da istek ve irademiz dışında gelişir. düşünürlerin hepsi aşkı felsefi olarak yorumlarlar, ancak bilimde aşk bambaşka bir şeydir.

    frontal lobda birileri döner durur, merakla birlikte takıntılı bir sevgiyi de beraberinde getirir bu durum. bu amigdalada korkuya ve endişeye neden olur, psikiyatri olmadığım için bilmediğim bir takım daha işlemlerden sonra mutluluk veren kimyasal tepkimeler yaşanır. bu, beynin, aşk denen duygunun verdiği olumsuz veya olumlu hislere toleransına kadar devam eder.

    ancak her halükarda şizofren örneğinde olduğu gibi ne kadar basit görünürse görünsün, yaşayan kişi için hiç bu kadar basit değildir.

    beyindeki birkaç tepkimeden edebiyata ve felsefeye bu kadar konu çıkması, birçok kişinin olağanüstü büyük mutluluk ve acıları yaşaması da çok tuhaf.

    her nasılsa insanı öldürebilir belki de. oscar wilde, hepinizin ezel dizisiyle tanıdığı o meşhur şiirinde bunu kast eder. türkçeye yanlış çevrilen bu şiirde, “herkes öldürür sevdiğini” demez, “herkes içinde öldürür sevdiğini” der.

    birini içinizde öldürmek zorundasınız aslında. benzetmeyle, size bunu hissettiren tam da ortanıza saplanmış bir zehirli oktur. ilk başta zehrin sebep olduğu o uyuşma, size iyi şeyler hissettirir. ardından ok, etkisini gösterir. acı vermeye başlar. ya ömrün boyunca o acıyla yaşayacaksın, hatta okun yavaş yavaş, kahreden ve acı ölümünü günden güne yaşayacaksın, her gece ölüp, sabah, geceye ölmek için uyanacaksın, ya da ne kadar acı verirse versin o oku çıkarıp atacaksın. en sevdiğin şeyi, istemeye istemeye öldürüp atacaksın bünyenden. bir alkoliğin içkiyi, kumar bağımlısının pokeri bırakması gibi.

    mevlana bununla ilgili şöyle der :

    "aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır, ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. her iki yolda da, tek bir gercek olacak; canın çok yanacak!"

    wilde ise, “herkes içinde öldürür sevdiğini” derken bunu kast eder. o çok sevdiğin şeyi içinde öldürmediğin sürece o içindeki şey içten içe öldürür seni. içinde öldürdüğün şey ile eski sen’i de öldürürsün ve artık sen, sen değilsindir. her ölümle birlikte insan değişir. içinde öldürdüğün her insanla birlikte bir parçanı da koparırsın. her halükarda eski sen ölmüştür.

    sanırım en az bir asır daha kafam basmayacak bu şeye. ömrümü versem de anlayamayacağım. demek ki insanın aynı dünyada iki yabancı olmayı bilmesi gerekiyormuş.

    ne diyelim, kader.
  • "herkesin başkasını konuştuğu
    bu aynalar pazarında
    seni kimselere
    söylemeden öleceğim." (şükrü erbaş)

    bana bu dizeleri ve parçayı anımsatan kelime.
  • benim için her zaman mantıkla kalbin birleştiği noktada oluşan bir şeydir.
    bir insanla ilgili ilk önce genel bir fikir oluşur kafanda, onun eğitimi, sosyo-ekonomik durumu, sevdiği şeyler, genel tarzı, fiziksel özellikleri, konuşması, oturması, kalkması, zekası, kendini ifade etme şekli, benim tercihlerime, aklımdaki ideal partnere ne kadar yakın olduğu ile alakalı. durduk yere mantıksızca, sebepsizce aşık olunmuyor kimseye. aklına yatan, kişisel beğenilerine uyan kişiye aşık olursun. aksini söyleyen yalancıdır.
  • bir gaspar noe filmi
  • bigadiç'tir.

    eşsiz doğası, nitelikli iş gücü, güler yüzlü esnafı ve her şeyden önemlisi jeopolitik konumu ile bigadiç'e aşık olmamak elde değildir.

    bigadiç aştır. aşk bigadiç'tir.
  • aşk, binlerce sözü bir bakışın sırtına yükleyebilenlerin işidir. vakti, yaprağın gazele döndüğü vakittir.
    yaprağa üzülme, gazele sevinme vaktidir...
  • ulus baker'in bir çift sözü var

    artık nasıl aşık olunur?

    küçük, şiirsel sevdalanma hikayelerinin tanıdık temalarından biri bize birbirine aşık "olamamış" bir çiftin "aşk hikayesini" anlatır. hep bir "önce" ve "sonra" ayrışması içinde kurulan bu öyküleri incelerken berdiaeff, özellikle çehov öykülerine uygulanabilecek özgün bir model geliştirir: önce erkek (ya da kadın), alışıldık biçimiyle bir kadına (ya da bir erkeğe) aşık olur, ama ona yönelik sevdası, hiç kuşkusuz, karşılık görmeyecektir. hikayenin (hele yeterince uzunsa) olaylar örgüsü içinde bu aşkın sönüşüne tanık oluruz ardından. küllenmeye yüz tuttuğunda aşk bu kez, karşıdakinde ortaya çıkacaktır. ama artık çok geçtir. topyekun ele alındığında aşkın bu modeli bizi, rus taşra yaşantısına özgü o pervasız, ama küçük kirli sırlarla, iç dökmelerle alabildiğine yüklü, stepler üzerinde kesif katmanlar ve dumanlar halinde yayılan atmosferin içinde bir "yapı"nın varlığına götürecektir. bu yapı, berdiaeff'in altını çizdiği gibi, "öncesi ile sonrası" temasıyla yerine tespit edilmiş, "çok geç kalmış" bir cevabın, zamanın anlarının çizgisel dizilişi içinde bir "gecikme"nin, daha doğrusu bir "aynı anda olmayış"ın hesabına geçirilmiştir. ilk sevdalananın küçük öc çığlıklarına sessizliğin içinde kulak verebilir, ya da kayıtsızlığın, dumura uğramanın, şehvetin çöküşünün (bir dostoyevski olsaydı orada mutlaka "ceza" ile "suçluluk"tan bahsedecekti) çatırtılarını duyabiliriz orada. ancak berdiaeff'in "modeli" bana üç noktada belli bir eksiklikle, yetersizlikle sakatlanmış görünüyor: her şeyden önce, "önceki" aşk ile "sonraki aşk"ın acaba aynı düzene göre işlediklerini söyleyebilir miyiz? birincisinin karamsar ufku ve katı cevapsızlığı ikincinin karşılaşacağı cevapsızlıkla, yani unutulup bir tarafa konulmakla özdeşleştirilebilir mi? kesin olarak söylemek gerekirse, acaba aynı aşktan mı bahsediyoruz ve daha da önemlisi, aşkın tek bir "model"ini oluşturmak mümkün olabilir mi? berdiaeff'in modelinin yetersiz kaldığı ikinci nokta, bir çehov öyküsünün "tek bir hamlede", bir roman bile değil, bir öykünün dar kalınlığında anlattığını "öncesi" ile "sonrası" arasında bir bölmeye tabi tutacak bir israfa boyun eğmesidir: anlatılan bir "gecikme"nin öyküsü, katı "aşk blokları"nın karşı karşıya geldikleri ve "zorunlu bir cezayla' uğurlandıkları bir "yanlışlıklar komedyası" değil de "aşkın bulaşması"nın öyküsü olmasın! üçüncü ve bence esas önemli olan yetersizlik ise, bu "bulaşma'nın imkanını ve sonuçlarını taşıyabilecek bir düzlemin, aşkın oluşturduğu bir düzlemin betimlenmesiyle ortaya çıkabilir: belki de bu çehov öykülerinin bize anlattığı, "aşkın hedefine varmasının imkansızlığı" değil mi? berdiaeff'in "model"inin, ortaya attığı soruna sağladığı cevabın "tıkır tıkır" işliyor olmasından hemen şüphelenmeliydik zaten. bu öyküler, yanlış zaman ve yerde karşılaşmalarından, vurdumduymazlıklarından ya da "kaderin cilvesi" demeyi adet edindiğimiz esrarengiz bir durumdan dolayı "bir araya gelememiş" iki kişiyi mi sunuyorlar, yoksa bizzat aşkın kendisinin, yapısı ve doğası gereği, bir araya gelmiş iki kişiyi de kapsayıp içeren tek bir hareket içinde, karşılaşmanın zaman ve mekanından tümüyle bağımsız olarak, bir tür "imkansızlık" görünümü içerdiğini mi anlatıyorlar? belki de bu öyküler "başarısız" değil, pekala "başarılı" aşkları anlatıyorlar bize. belki de aşkın ulaşacağı bir "amaç" ya da "hedef'ten bahsetmenin hafifliğini (ya da ağır yükünü) elinin tersiyle bir tarafa itmenin öyküsü bunlar. böylece, "zaman aşımına uğramış" bir aşk ile "çok geç kalmış bir aşk"ın, tanınma ve kabul edilme türünden hegelci belirlenimlerle sunulmadığı bir russtep havasını soluyoruz. orada artık "iki model", ya da ötekiler arasında "herhangi bir model" değil, aşkın mümkün tek modeli bulunuyor. imkansızlık temasıyla sunulan bu model, herhangi bir aujhebung'u çağrıştırmaz -aşık olan ilk kişinin herhangi bir "yüceltme"nin ekranı haline gelmesi hiç de zorunlu değildir. proust, hiç de "yüceltme" görünümü altında değil, bir "kayıp gitme", "bir aşksız kalakalma' anı olarak odette'in bakışlarından, şu kapkara deliklerin hayalinden sıyrılıverir. böylece "imkansız aşk", aşkın mümkün tek tarzı olarak çıkıyor karşımıza
8 entry daha