şükela:  tümü | bugün
  • mail yoluyla bana ulaşan, sahibinin belirtilmemiş olduğu bir anı:

    ben askerligimi ankara etimesgutta pek kisa donem olarak (6 ay) yaparken ve cuma gununden evci cikarken bile mutlu degildim.

    ama allahin sopasi yok ki...

    bir gun bize kurtulus dizisinde rol alacagimiz soylendi. konu memleket meselesi olunca tabii, sahsi cikarlarimizi bir yana birakip senaryoyu okumadan kabul ettik teklifi.

    sahnelerin polatlida cekilecegini soylediklerinde icime biraz kurt dusmedi degil.

    polatli topcu okuluna bir geldik ki belene kampindan farksiz bir yer. 2000 kisiyi cole saldilar ve cadirlarinizi kurun dediler.

    ertesi gun bir kismimiza kuvva-i milliye, bir kismimiza yunan, ve diger gavur askeri kiyafetlerini dagittilar. tabii bizim kuvva-i milliye kiyafetleri yirtik pirtik. ayni kiyafetle cekim yapip, yatip kalkip yasiyoruz. sabah bir matara su veriyorlar ve bir matara suyla her turlu ihtiyacimizi karsiliyoruz.

    saat 08:00 de otobuslerle sete gidiyoruz. set dediysem yanlis anlasilmasin yildiz tepe. sakarya meydan muharebesinin gectigi yer.
    rivayete gore (resmi tarihte boyle bir bilgi yok) tepe daha once bizimmis. bizimkiler yeterince stratejik gormeyip birakmislar ve yunanlilar aldiktan sonra da aymislar ve tepeyi geri almak icin taarruza gecmisler. (bu konuda tarih bilgisi olan varsa ve beni aydinlatirsa cok sevinirim).

    neyse, cekimler baslamadan once trt nin citir kizlari 2000 kisiye makyaj yapiyorlar ve tabii ki 1999 abaza makyajlarini silip yeniden yaptirmak icin siraya giriyor.

    makyozlerden biri tanidik cikti ve kizcagiza bizimkilere ulasmasini ve bana temiz camasir vs. gondermelerini soyledim.

    savasmak pis bir is. insanin ustu basi batiyor. tepenin basinda bir komutan. asagidan pire gibi gorunuyor ve asagida biz yani 2000 asker.

    komutan megafonla hucum diye bagirgyor ve biz allah allah nidalarıyla gavurun ustune yildirimlar gibi cakiyoruz. tabii bu sirada birilerinin olmesi gerekiyor ve herkes daha az kosmak icin olmek istiyor.

    olume talep cok olunca komutan (cakmak cakmak bir teğmen-enteresan
    birisi) bu isi siraya soktu. bu sefer kim olecek diyince herkes elini kaldiriyor. ama bizim bir kisa donem var, her defasinda siyatik, dalak sismesi, koroner kalp yetmezligi gibi hastaliklar bahane ederek olmek istiyor ve adamin tum saydigim ve sayamadigim hastaliklari icin raporu var. komutan kim olecek diyince herif her defasinda bir rapor ibraz ediyor ve olme hakki kazaniyor. e n sonunda komutan "lan ne bicim herifisin be, sen zaten olusun olum"
    diyerek ona her cekimde olme hakki tanidi.

    bir keresinde de ben olmeye hak kazandim ve olme yerim de yunan siperine 5 metre kala. yaklaşık 300 metre tirmanmamiz gerekiyor yani. neyse hucum emirini aldik ve allah allah allah... tirmanmaya basladik, tabii ben savasmayali yillar olmus biraz hamlamisiz.
    nefes kesiliyor. buffaloda top kosturmaya benzemiyor.

    benim olme mekanima daha cok var ve benim gozum karardi ve artik bacagim cekmedi.

    ben de erken olmeye karar verdim.

    ve yandim allah diyerek goge yukseldim, silahimla havada bir yay gibi gerildim ve koca bir dag gibi devrildim ve en yuce kata erme serefine nail oldum.

    buraya kadar olayin butun hamasi yonu bir anda traji-komik bir hal aldi. tabii olduk ve devrildik ama; yildiz tepe, dik bir tepe hafiften.

    olduk ama basladik yuvarlanmaya. her taraf tas, kaya, cakil. oramiz buramiz yirtiliyor. zaten elbise dedigin caput parcasi.

    yirtiklardan filan don paca geziyoruz. ben bir taraftan yuvarlanirken bir taraftan tutunmaya calisiyorum . tufek bir tarafa, matara ve diger techizatlarim bir tarafa, ben bir tarafa yuvarlanip duruyoruz.

    durmak mumkun degil. guya olduk rol icabi; ama can tatli tabii.
    velhasil olsen bir turlu olmesen bir turlu.

    ertesi gun biz yunanli olduk ve temmuz sicaginda bize kase elbiseleri giydirdiler. uzun donemlerden biri tutturdu ben yunanli olmam diye.
    "abi ben yunanli olursam koye donemem, anamin babamin yuzune nasil bakarim" diyor. olum ulan rol icabi bir sey olmaz dedikse de dinletemedik ve herif ictimaya cikmadi.

    tabii bizim bolukten biri yunan olmayi kabul etmeyip cekimlere katilmadigi icin ceza yedik. bu ara tuvaletleri cukur acip bez paravanlarla insa ettik.

    gece bir ruzgar cikiyor, colun ortasinda comelmis yuzlerce ay parcasi ortaligi aydinlatiyor.

    yunanli oldugumuz gun yine yayilmisiz ortaya hucum emri bekliyoruz. hucum emri geldi ve basladik taarruza. bu sefer gavur olarak.

    ve bizim boluk salak gibi yine allah allah nidalariyla saldiriyor.
    tepeden yakin cekim de yaptiklari icin son derece dikkatli olmak gerekiyor aksi taktirde cekim tekrar ediliyor ve bir cekimin hazirligi 3 saat filan suruyor.

    ulan dedim "manyak misiniz olum biz yunanliyiz ne allah allahi".
    demez olaydim. cekim devam ederken bizim boluk durdu. oradan biri peki ne diyecegiz diye ortaya son derece kritik bir soru atti. boluk konuyu tartismaya basladi.

    bu arada yuzlerce at yanimizdan gok gurultusu halinde geciyor.
    ortalikta bombalar patliyor. gurultuyu ve arbedeyi anlatamam.

    diger yunan bolukleri yanimizdan allah allah diye geciyorlar ve gecerken bizim boluge bakip ulan bunlar ne yapiyor savasin ortasinda diye anlamsiz anlamsiz bakiyorlar.

    olum birakin tartismayi hicbir sey demenize gerek yok kosun yeter diyorum ama bomba sesleri ve at kisnemelerinin arasinda beni pek sallayan yok. dallamanin teki bir dakika diye kukredi, beb buldum "makarios" diye bagiralim dedi. bu olaganustu fikir de bir sure tartisilmaya deger goruldu ve sonuc tahmin ettiginiz gibi sahne yeniden cekildi.

    cunku yukaridaki kameralar bizi ayna gibi cekmisler. savasin ortasinda bir grup yunanl hararetli bir sekilde tartisiyor.

    bu arada mayinlarin daha iyi patlamasi icin icine at pisligi koyuyorlarmis ve bunu kimseye soylemediler.

    daha ilk cekimde basladik kosmaya ve yanimizda, sagimizda solumuzda bombalar patliyor. ortalik bir anda bok gibi kokmaya basladi ve gokten basimiza at boku yagiyor. ensemizden at boku oldugu gibi iceri. herkes durdu ve uyuz gibi elini sirtina sokup basladi kasinmaya.

    sonuc yine tahmin ettiginiz gibi. cekim sil bastan.
  • izmir komando taburu acemiliğinden sonra, hakkari yüksekova'ya usta olarak gönderildik. 96 yılıydı. askerliğin 18 ay olduğu dönemler. ortalık kan ağlıyor, kuzey ırak operasyonları yapılıyor, silah ve çatışma haberleri, sesleri her yerden hissediliyordu. önce van'da (hala var mı bilmiyorum) toplanma merkezi olan van tümende yol güvenliğinin sağlanıp birliğimize ulaşmak için yaklaşık 8 gün bekledik. tümen içinde hikayeler bitmiyor. şöyle çatıştık, şöyle olmuş vs. üstüne bir de helikopterler çatışma bölgelerinden yaralılar taşıyor habire. korku yok ama bir sanal gerçeklik duygusu var. metalik bir duygu. sekiz gün sonra tam techizat silahlarımızı kuşanıp araçlarla yüksekova'ya doğru yola çıktık. yol boyu dağların arasından, neredeyse 1-2 km aralıklarla kurulmuş kontrol noktalarından, uzun bir tedirginlik sonucunda birliğimize vardık.

    ilk gün ustaların yaptığı saçma sapan şeyleri anlatmadan geçelim. bir iki gün eğitim ve hikayelerden sonra başladık ufak çaplı gece intikallerine. gittiğimiz ilk gece yüksekova askerlik şubesine roketarlı saldırı yapılmıştı zaten. bize üst devreler, buna çömezleri karşılama töreni derler diye gülüşerek takılmışlardı. oraya desteğe gittik ama şükür kazasız belasız olay atlatılmıştı.

    zaten yaz mevsiminde gitmişiz. çatışmaların en yoğun olduğu dönem, operasyonlar yoğun. mecburen başladık bizlerde yakın tepelerden başlayarak gece pusuya çıkmaya. ilk günler rutin gece sabaha kadar bir dağ ya da tepelere intikal ederek 2 günlük mevzilerde sabaha kadar pusuda bekleyerek geçti. tabi bir sürü hadise yaşandı ama olan biten her şeyi burada anlatamam.

    ilerleyen günlerde bir asteğmen kendisine "komutanım" demediğimi idda ederek beni bölük komutanıma şikayet etti. konunun aslı "komutanım" dememe meselesi değildi ama ne olduğunu burada askeri sırlara girer diye anlatmayayım. yaptığı bir kansızlığı görmüş, itiraz etmiştim ve kellem gitmeliydi. olay nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde büyüdü ve bana kotul jandarma sınır karakoluna sürgün kararı çıktı.

    kotul jandarma sınır karakolu iran ile türkiye sınır taşlarının bulunduğu sınırın sıfır noktasında kotul dağının eteklerine kurulu bir dağ karakoludur. neyse ilk sevkiyatta beni de helikopterle kotul'a gönderdiler. gittiğim ilk gün jandarma ekibine katılarak gece kotul dağı eteklerine kaçakçı pususuna gittik. hiç unutmuyorum acayip bir dolunay ve çok sıcak esen bir rüzgar vardı. o gece iran urumiye'den türkiye'ye katırlarla eşya geçiren kaçakçıları yakalayarak karakola geri döndük. bilenler bilir, hakkari yüksekova için doğunun paris'i derler. dünyada çıkan herhangi bir elektronik cihazı daha pazara girmeden yüksekova'da bulursunuz. hem de çok ucuz fiyata.

    neyse yakaladığımız katırlarda bol miktarda fotoğraf makinesi, elektronik malzeme ve sigara vardı. hepsi kayıt altına alındı ve mavi etiketli kırmızı paket marlborolardan birer pakette operasyona giden askerlere 17 kişiye verildi.

    sonra sürgüne niye geldin geyikleri başladı ama kimseye bir şey anlatmadım.
    karakol komutanı beni bir jandarma timine katarak kotul dağına iki günlük gece intikallerine yolladı.
    çavuşluk rütbem vardı ama sürgüne gittiğim için sökülmüş, ya da bana öyle söylenmişti.
    neyse erzaklarımızı sırt çantamıza yükleyip kotul dağına gittik.

    ah kotul dağı. gece dağ pusularını bilenler bilir, akşam 7 ile sabah 6 ya kadar mevzide ayakta nöbet tutarsın. uyumak, konuşmak, ses yasaktır. bölge zaten o zamanlar çok hassas. en ufak bir çıtırdı olsa basıyoruz mermiyi. (o dağda yaşanılanlar, çatışmalar vs anlatılmasın kalsın) ama o mevzilerde gece bir saatin bir gün gibi uzun olduğunu anlatabiliriz. sabah olmaz o dağda. sizi güneşin batışı uyutmaz, güneşin doğuşu da ayıltmaz. siz zaten o saatlerde uyanıksınız ve ayaktasınızdır.

    önünüzde, ayaklarınızın altında urumiye ovası ve ışıkları, zirvede siz ve karanlık, karanlık ve zamanın durması, her şeyin anlamını yitirmesi, ölme isteği, bu günler bitmez şiirleri. yağmurlu günler öyle yıldırımlar düşer, öyle şimşekler çakar, öyle gök gürültüsünü hissedersiniz ki sanki bulutların içindesinizdir. ıslanırsınız, üşürsünüz, yorulursunuz, uykunuz gelir uyuyamazsınız, oturamazsınız bile. gözünüzü bile kırpmadan o pusuda beklersiniz işte. vatan kutsaldır, can tatlıdır arkadaş. can yanması, can kaybından daha iyi bir şeydir.

    neyse günler iki gün dağda, bir gün karakolda geçmeye başladı. gece pusularında şiir yazardım içimden. sonra düşünürdüm cemal süreya, cahit zarifoğlu, turgut uyar, edip cansever, cemil meriç burda nöbet tutsa ne hissederler. hangi şiiri, hangi sosyal tanımlamayı yazarlar acaba. bu bir nevi içsel konuşmalardır.

    mahrem şeyler çoktur elbet ama birazda iran karakollarından bahsedeyim. kotul ile perihan karakolu arasında iran'a ait bir sınır karakolu vardır. tabi adamlar askerlik yapıyor denmez. bir mt çapında bir taş düşünün işte, adına sınır taşı demişler, üstünde numarası var. bu tarafı bizim topraklarımız, taşın diğer tarafı iran toprakları.

    sınır taşının yanında ayağımızı kaldırıp iran topraklarına basar gibi yapardık. iranlı asker: ağbey get get! diye bir şeyler bağırırdı. yanımızda bir gazeteden manken fotoğrafı, dergiden bir bikinili fotoğraf varsa onu gösterirdik. o da; mecelle, mecelle gel gel diye bizi karakola davet ederdi. o fotoğrafla iran karakollarından ateş yakmak için falan epey malzeme almışlığımız vardır. bazen birbirimizle konuşurduk. iran sınır karakolu komutanı, istanbul edebiyatta okumuş türkçe bilen biriydi. komutan dedim; bir playboy dergisi versek karakolu verir misiniz? gülüştük....

    neyse gel zaman git zaman sürgünde üç ay geçmişti. bir astsubay vardı. zaten zor olan koşullarda hayatı daha da zorlaştıran saçma insanlar olur bilirsiniz. hani köyde çoban olacakken bir elinden tutmuş, hasbelkader bir şey olmuş, millete kan kusturan tip. kimse sevmiyor adamı. çünkü hakketen çok gıcık ve dağda bile kuralcılık oynuyor.

    bir gece çok yağmurlu ama öyle böyle değil bir gece, pusuları bile su basmıştı iyi hatırlıyorum. öyle bir yağmur mevzide uyuyup uyumadığımızı kontrol için kendince hain bir plan kurmuş. bilenler bilir, mevzilere giden patika yolların 1-2 mt dışına mayın döşenir. çünkü patika yol belirgindir ama diğer yerlerden fark edilmeyen bir sızma olursa diye. bizim astsubay'da 1 mt sınırından biraz daha içerden ama patikadan da değil, mevzide bizi uyuyuyp uyumadığımızı kontrol için sözde sızma yapıyor. tabi yağmur çok yağınca oluşan sel bir mayını almış patikaya daha da yakın bir yere getirmiş. arkamızda mevziye çok yakın bir yerden "gümmmm" diye bir ses. bir döndüm sanki topraktan bir alev çıktı. ve komutanın sesi "ahhh yandım"....

    gittik baktık ayağı kopmuş, karakola haber verdik, ilk müdahaleyi yaptık, skorsky helikopter istedik ama hava şartlarından dağa gelemediği için komutanı battaniyeye sarıp gece yarısı karakola indirdik. bir saatlik yol. teallam o yol boyunca olanlar, komutanın bize pişmanlıklarını anlatışı, sizi uyurken yakalamak için patika kenarından geliyordum deyişi hala gözümün önünde.

    neyse karakoldan helikopter aldı götürdü astsubayı. iki ay sonra sanırım kurban bayramıydı. trt ankara gazi ordu evinden gazileri gösteren bir yayın yapıyordu. baktım bizim komutan tekerlekli sandalyede. ağladım lan, nasıl bir vicdanım varsa.

    neyse askerliğin en garip yanlarından biri de gece teröristlerle yapılan psikolojik sataşmalardı. sabaha kadar telsizden -geldik, geliyoruz, bu akşam ordayız, hepinizi gömeceğiz gibi tehditlerle konuşur, ahmet kaya, ferhat tunç ve heval türküleri dinletirlerdi. bir gece bir dağ başında baya ürkünç şeylerdi bunlar ama biz de ana avrat dümdüz giderdik. (hızlı geçiyorum)

    sınır karakolu sürgünümün dört ayı geride kalmıştı. bir gün alay komutanının sınır karakollarını ziyarete geleceği haberi geldi. yollarda mayın taraması yapılması istendi, yaptık. içimi nedensiz bir sevinç kapladı.

    komutan gelmiş tabi biz dağdayız haberimiz yok. telsizden haber geçildi.
    -acil karakola gel.
    teçhizatı kuşandım, dağdan karakola indim. karakol komutanının odasına girdim selamımı çaktım, herkes orada. alay komutanı da.
    -hazırlan oğlum helikopterle ziyaretler sonrası birliğine geri dönüyorsun.
    şok oldum. sürgün bitmiş üstelik koskoca alay komutanıyla geri yüksekova'ya dönecektim.
    -emredersiniz dedim.
    hazırlandım, vedalaştım ve birliğime geri döndüm.

    alay komutanının postası devremdi ve van tümende, ilk gün arkadaş olmuştuk. ben sürgüne gelince komutana olanlardan bahsetmiş, komutan da konuyu inceleyip asteğmen hakkında disiplin soruşturması açmış ve ben affedilmişim. sonradan öğrendim ki o kansız asteğmenin yaptıkları açığa çıkmış ve aklanmışım. ilahi adalet işte.

    neyse birazda çatışmaların hissettirdiklerinden bahsedeyim. 97'de xx (çift haneli sayı) arkadaşımı hakkari yüksekova'da bir çatışmada kaybetmiştim. kendim de hafif yaralarla kurtulmuştum. o gün bugündür içinde çatışma, şehit, terör kelimeleri geçen haberleri izleyemiyorum. konunun hassasiyeti nedeniyle çok fazla detaylara giremeyeceğim ama peşinen bu duygularımı bu satırları okuyanların anlayabilmesinin mümkün olmadığını da söylemeliyim. bilirsiniz ki, bir şeyi izleyenlerle o şeyi yaşayanların hissettikleri başkadır. o yüzden benim yaralarım bu satırları okuyanların hissedemeyeceği kadar derin. çünkü her haber, her çığlık, her bayrak, her feryat, her mezarlık, her resim beni alır ve o ıstırabın koynuna atar. her seferinde yeniden yenilir, yener, yaralanır, ölür ve öldürürüm. her seferinde arkadaşlarımın kanlı bedenlerine yeniden dokunurum. her sefer o lanet savaş sahnesine yeniden döner ve gerçekten yaşarım. gözümün önünden ve aklımdan hiç çıkartamam.

    bir çatışmada, kafanızın üstünden mermiler geçer. barut kokuları, ölüm, oyuncaklarımız, çocukluğunuz, özlediklerimiz, anneniz, sevdiğiniz şarkılar, sevdiğiniz kız ve bir sürü şey… elinizde ise dünyanın en berbat oyuncağı vardır. hedefinizde bir başka insan… onun hedefinde bir başkası olan siz. oysa her şey ne kadar uzun sürerse sürsün, göz açıp kapamak kadar kısa anlar içinde gelişir.

    ya ölür, ya yaralanır, ya korkar ya da kahramanlık yaparsınız. ama ne olursa olsun, savaş kimsenin kazanamayacağı kadar lanet bir kaybediştir. evet, vatan kutsaldır, kitap, namus, bayrak kutsaldır. askerlik kutsaldır falan ama susayım en iyisi. çünkü acısı geçmeyecek yaralar için kimse şehit ailelerinden daha fazla üzülemez. işte bu yüzendir ki acı yaşayanlarının yakasına izleyenlerden farklı olarak bir ur gibi yapışır ve kalır. evinizin balkonunda, odanızda, salonunuzda yatağınızda, elbisenizde, diş fırçanızda, traş takımınızda, fotoğraf albümlerinizde, çocukluğunuzda, gençlik yıllarınızda ve hayatın her döneminde o hatıralar ve kaybettiğiniz arkadaşlarınızın bakışları bir ayna gibi karşınıza dikilir. size gülümser, ama siz ağlarsınız. onlar hep gençtir, ama siz yaşlanırsınız. onlar sizinle konuşur, ama siz hep susarsınız. onlar hep size bakar, ama siz hep yüzünüzü çevirirsiniz. onlar size hep dokunur, ama siz elinizi uzatamazsınız. onlar size hep “üzülme!” der, ama siz kahrolursunuz. siz gidersiniz, ama onlar sizden hiç gitmez. işte bu yüzdendir ki her seferinde yeniden ölmek, bir çatışmadan yaralı kurtulmaktan çok daha kötüdür. bu yüzdendir ki çatışmada kaybettiğim bir arkadaşımın annesinin bana “oğlum bir gün gelecek diye sofraya hep bir tabak fazla koyuyorum.” dediği aklıma geldikçe sofrayı terk ediyorum… bu yüzden savaşlarda kazananların kahramanlıkları çok ürkünç, kaybedenlerin acıları çok korkunçtur. bu yüzden kim olursa olsun, hangi taraftan olursa olsun çocuklarından önce ölmek isteyen ama kendi elleriyle evlatlarını toprağa gömen annelerin gözyaşı tarifsizdir ve herkesin anlayacağı kadar yüzeysel değildir.

    ahh kalbim. hepinizi çok özledim arkadaşlar. her aynaya baktığımda gülümseyişleriniz aklıma geliyor. annenizi ne kadar özlediğiniz, nişanlınıza yazdığınız mektuplar… gözyaşlarına boğuluyorum. artık silahlarından başka her şeyi susturan adamlar olmasın istiyorum. silahsız bir dünyada insanca yaşamak istiyorum. insan düşman olmasın, kimse hak etmediği bir ölümle tanışmasın, kazananı asla olmayacak bir savaşın acısı kimseyi ağlatmasın istiyorum.

    maalesef gözyaşlarım daha fazlasına izin vermiyor ey ahali.
    yalnız bilmelisiniz ki, duygular hariç her şey iyileşir.

    allah bu ülkeyi, gençlerini, çocuklarını korusun.
  • askeri hastane bölük komutanı odası. mesai başlayalı bir iki saat olmuş.

    bölük komutanı: git şu kantinden bana bir sigara al gel...

    tam çıktım beş on adım attım karşıma laboratuvar teknisyeni çıktı. kulağı çınlasın çok cazgır bir ablaydı.

    -: ablacım bölük komutanın odasında mı?
    madboy: evet abla içerde. hayırdır?
    -: bu hastane içindeki çaycı sapık mı?
    madboy: nası yani sapık mı?
    -: sinirlerimi bozdu eşşoleşşek sabah sabah. böyle abuk subuk hareketler az önce de yemeğe davet etti terbiyesiz.
    madboy: valla abla biz bi sapıklığını görmedik. şaşırdım yani şimdi.
    -: bölük komutanına söylicem şimdi.
    madboy: abla şimdi sen söylersen bu adam dayak yiyecek. hadi dayağı siktiret disiplin koğuşuna gidecek artı askerliği uzayacak. ben konuşurum onunla. bi daha yaparsa gel o zaman söyle. sen merak etme olmaz bi daha.
    -: söylicem. bu ne cüret ya...
    madboy: peki.

    gittim ben sigarayı aldım döndüm çaldım kapıyı girdim odaya.

    bölük komutanı: tamam sen şimdi git ben çağırtıyorum o'nu.
    -: terbiyesiz... tamam hakan, sağolasın.
    bölük komutanı: olm git şu çaycı serkan'ı al gel.
    madboy: emredersiniz.

    madboy: serkan, bölük komutanı çağırıyo.
    +: niye?
    madboy: sence?
    +: hülya mı şikayet etti?
    madboy: aynen.

    yürüyoruz koridorda..

    +: direkt girişir şimdi bu bana.
    madboy: girişmez. bak ne sorarsa sorsun doğruyu söyle tamam mı. falana filana girersen kemiklerini kırar. en son mesut girdi falana filana dayaktan sonra duvardan kan temizledim. bölük komutanı'nın biliyosun en büyük özelliği o. doğruyu söyliceksin. kaçtıysam kaçtım, soktuysam soktum, içtiysem içtim. anladın mı? seviyodum teklif ettim dersin. tek sorun olacak hadise kadının senden yirmibeş yaş kadar büyük olması. kimseyi dövmedi direkt söyleyen. sen ne ayaksın lan nerden çıktı bu kadına teklif meklif?
    +: ya reis herkes çay almaya beni çağırır bu kendi geliyordu. makara falan ben de yemek yiyelim bir gün dedim.
    madboy: sonra?
    +: çıktı gitti.
    madboy: amına koyyım sen de hala diyosun ki niye çağırıyo.
    +: yok bu hadise dün oldu. dün çağırılmam lazımdı bundan.
    madboy: neyse, sen de haklısın.. ne derse delikanlı gibi tamam mı.
    +: tamam. ama bu var ya şimdi kadına yaransın diye siker beni. istisna olucam siktimin yerinde.
    madboy: istisnasın aslında. senden başka kımse sivil memura, hemşireye iş olmadı. olm git herkes gibi dışarıda takıl. insan biraz tırsar lan.
    +: kendileri takılıyolar ama. asteğmenler falan..
    madboy: onlar komutan amcık sen komutan mısın.
    +: ben de koskoca çaycı serkan buğday'ım.
    madboy: tabii, generalden ne farkın var.

    geldik, serkan titriyo ama ne çare. girdim içeri verdim topuk selamı. bölük komutanı bilgisayar ile meşgul.

    madboy: komutanım, serkan.
    bölük komutanı: gelsin.

    +: emredin komutanım...
    bölük komutanı: (çocuğun yüzüne bakmadan normal ses tonuyla) sikin mi kalktı deyuzz...
    +: ...
    bölük komutanı: anlat damat.. nası oldu hadise... (yüzüne bakmadan konuşuyor)
    +: komutanım hoşlanıyodum, muhabbetmiz de iyiydi yemek yiyelim mi bir gün dedim.
    bölük komutanı: sen en son ne zaman çarşıya çıktın lan..
    +: iki hafta önce komutanım. cumartesi.
    bölük komutanı: pazar yok..
    +: yok komutanım.
    bölük komutanı: evden sana para gönderiyorlar mı düzenli olarak...
    +: evet komutanım.
    bölük komutanı: (bana dönerek) yazıcıya söyle, bu adama bu hafta iki gün çarşı yazsınlar. sorsun soruştursun bi genelev bulsun kendine. gece koğuşta sizi sikecek kıvama gelmiş bu. o kadına bile iş olduğuna göre. damat, bi daha benzer şeylerle karşıma gelme. hadi bakayım...
    +: emredersiniz komutanım.

    lakabı damat kalmıştı.
  • askerdeyken eskiden elektronik eşya tamirciliği yapan bir uzman çavuş tanımıştım. çukurca’da 2. hudut tugay komutanlığında görev yapmıştık. ne zaman operasyona gitsek çok neşeli oluyordu. bir gün sordum komutanım her operasyondan önce bu kadar neşeyi nereden buluyorsunuz. söyleyin biz de neşelenelim dedim. anlatmaya başladı..
    askerliğini yaparken terhis olmasına yakın oğlunun lösemi olduğu haberini almış ve sivilde sağlık sigortası olmadığından oğlunu daha iyi tedavi ettirebilmek için uzman çavuşluğa başvurmuş. oğlunu kaybetmeden 1 sene önce de ilik nakli yapılması için çocuk yapmaya karar vermişler. ikizleri olmuş fakat ilik nakli olacak kadar büyüyene kadar oğlunu kaybetmiş. daha sonra da boşanmışlar. çocukların velayetini karısı almış. evde beni bekleyen kimse yok. ölürsem oğluma kavuşurum benden mutlusu mu var diyordu. daha sonra ben terhis oldum. aradan uzun zaman geçti merak ettim kendisini. ismini arattım google da. şehit olmuş. sonunda istediği olmuş. mustafa uzman oğluna kavuşmuş..

    edit: benzer bir hikaye de burada varmış.
  • dün akşam bir arkadaşımın telefonda anlattığı ve saatlerce gülmeme neden olan trajikomik anılar kümesidir..

    esas oğlan mutfak bölümünde görevlendirilmiştir.. ve aylardır tek yaptığı şey patates soymak olan delikanlımız tüm taburla birlikte intikal grubuna alınır... tüm askerlere polislerin giydiği türden koruma kalkanları giydirilir... esprili komutan lafa başlar;

    - robocoplar sıraya!
    ... mutfak robotu sen de!
  • binbaşı:oğlum senin tezkeren yaklaşıyor.yeni gelen acemilerden bana bir posta bul.
    ben:emredersiniz komutanım.
    binbaşı:fransızca bilen biri olursa iyi olur.biliyorsun fransızca öğreniyorum.bana yardımcı olur.
    ben:emredersiniz komutanım.

    1 hafta sonra.acemilikten yeni gelen askerler iştima alanındalar.

    ben:arkadaşlar hareket şube müdürü binbaşı x in postalığını yapacak bir kişi gerekiyor.şöyle eli yüzü düzgün yakışıklı biri.
    yaklaşık bin kişilik yeni usta askerler:ben olurum.
    ben:ahahah.yalnız fransızca bilmesi gerekiyor.içinizde fransızca bilen var mı?
    yeni posta adayı:si mösyo
    ben:hassiktir valla var.gel bakim.
    ben:ne mezunusun sen?nereden öğrendin fransızcayı?
    yeni posta adayı:ilkokul mezunuyum komutanım.sultanahmette bir restaurantta çalışıyorum.
    ben:burada usta askerlere komutanım demiyeceksin.komutan yok.iyi derecede biliyor musun peki?
    yeni posta adayı:tabii abi kapalıçarşıda yetiştim ben.6 dil biliyorum.
    ben:oh oh maşallah.iyi hadi bakalım.komutana bi göstereyim seni.beğenirse yaşadın.
    yeni posta adayı:beğenmezse?
    ben:beğenmezse artık her gün tüm bölük 6 dilde iştimaya çağırılacak.anlamayan kalmaz.ahahahh.

    komutanın odası.

    ben:komutanım emrettiğiniz gibi fransızca bilen askeri(ki zaten bu konuda kendisi tek)getirdim.
    binbaşı:gelsin.
    yeni posta adayı:emret komutanım.
    binbaşı:fransızca biliyor musun oğlum?
    yeni posta adayı:fransızca, almanca, ingilizce, japonca, kürtçe, türkçe biliyorum komutanım.
    binbaşı:yalancının amına koyimi lan?
    yeni posta adayı: baie(koy)
    binbaşı:ahahahh.tamam lan süper.
  • askeri hastanede yaptım ben askerlik. diğer birliklerden askerler de gelirdi tedavi olmak için. bir gün baştabipliğin ordan geçmem lazımdı. işi olmayana yasaktı orası. hele hastane askerine. albay orda gördüğünü öpüyordu. baktım köşeden kimse var mı diye, emin olamadım her yer gözükmüyordu. baktım orda dış birlik bir asker var. acemi olduğu belli, çağırdım onu.

    madboy: şu koridorun sonundan içeri bak bakalım orda albay var mı. varsa bana çaktırmadan gel haber ver.

    gider ve gelir.

    -: kıdemli yüzbaşı var abi bi tane, bir de beyaz önlüklü biri.

    düşündüm şimdi. ben o an 16 aylık askerdim. + yüzbaşı habercisiydim. ben bilmiyordum merak ettim nasıl ayırt ettiğini.

    madboy: nasıl anladın ki sen kıdemlisini?

    -: rütbedeki 3 yıldızın başında çelenk vardı.

    bilmeyenler için, çelenk + 3 yıldız = albay, 3 yıldız = yüzbaşı. allahtan söylemiş kıdemi sadece yüzbaşı var dememiş. yine bir gün bölük komutanı odasına çağırdı beni. saat 13:30 suları.

    -: albay denetleme yapacak, saat 3'e kadar makina depo için on adam bul temizlesinler. hatta sen de katıl. hatta 3'e çeyrek kala gel bana bitti de.
    madboy: komutanım imkansız. bölükte boşta iki kişi var. bir de ben üç. bu saate diğer askerleri komutanları göndermiyor. geçen de bulamadım beş kişi levazım depoya indik.
    -: sevk işlemde kaç kişi çalışıyor?
    madboy: iki.
    -: olm ben anlamam git bul napıyosan yap sonra gel bana bitti de.

    çıktım. aradım taradım kimse yok boşta. hastane olduğu için az asker var hepsinin de işi bırakılacak gibi değil. gittim çaycıda çay içiyorum bir yandan düşünüyorum. sonra aklıma bir fikir geldi. psikiyatri koğuşunda yatan hastalar. onların dışarı çıkması yasaktı. kantin bile. alayı psikopat, hapçı, jiletçi vs. ayrıca depoya çok yakındı kapıları risk yoktu. görevli asker arkadaşımdı onlardan sorumlu. kapıyı kilitleyen. anlattım vaziyeti. bir sorun olursa karışmam, tuvaletteyken çıkmışlar haberim yok derim dedi. kabul ettim. girdim koğuştan içeri.

    madboy: s.a.
    -: a.s. (tek kişiden ses çıktı ve hep o konuştu. reisleri herhalde..)
    madboy: beyler ben bölük komutanı habercisiyim. sizinle bir işim var. siz bana böyle bir kıyak yapın, ben de sizin aldıracağınız bir şey varsa o arada kantine gidip alayım size.
    -: ee?
    madboy: ee si bu. depo var temizlenecek adam bulamadım.
    -: kaç kişi?
    madboy: 12-13 kafi.

    gittik, yanımda 13 mavi pijamalı adam... depoya girdik. ne aldıracaklarsa onları yazdım. parayı topladım indim kantin yoluna. giderken çay içmek için büfe ye oturdum. yarım saat - 45 dk. takıldım. sonra yine kantine yol aldım. neyse, girdim kantinden içeri.

    madboy: biraderim şunları bana acilen toplasana.
    -: napıyon?
    madboy: bildiğin gibi...
    -: biliyon mu lan deliler kaçmış hastaneden..
    madboy: hangi deliler?
    -: psikiyatri koğuşu..
    madboy: hassiktir.
    -: valla..
    madboy: dur abi kalsın.

    çıktım, koşa koşa hastane içine girdim. herkes ayaklanmış. nöbetçileri sorguya almışlar falan. herifler bakmayacakları tek yerde. dedim yaraaa yedik şafak 1 milyon. ömrümden 10 yıl gitti. diyemiyorum da kimseye ben aldım herifleri. gittim depoya heriflere anlattım vaziyeti. çözümü yoktu artık. dedim yedik boku çıkayım temizlemişler zaten. dedim siz durun ben bölük komutanına söyliyim öyle geleyim, yapacak bir şey yok... gittim, adamın yüzü değişmiş. baştabip kaymış herhal. dedim ki komutanım depo tamam. kafa salladı tamam der gibi. çıt yok başka. sonra dedim komutanım hastalar kaçmadı. bir ayaklandı görmen lazım.

    -: nerde lan! nerdeee!!!
    madboy: komutanım.. ben depo için adam bulamadım mecbur kaldım.
    -: senin amına koyayım ben!!
    -: senin hayatını sikeyim ben! olm sen manyak mısın? mal mısın? manyağa bak yaa... ne diicez olm baştabip'e şimdi? yürü..

    baştabipliğin orda girdi anlattı. benden hep pezevenk diye bahsetti. albay çağırdı o da birkaç kelime yaptı çıktım. bıçak soksalar daha iyidi o kadar daraldım içerde.
  • askeri hastane kantininde akşam vakti muhabbetteyiz kantinci arkadaşla.

    -: olm olmuyo bu böyle. bana bi yardımcı lazım. depodan mal getirsin, akşam hastalar bastırdığına iki saat takılsın yeter. bölükte bi ton boşta adam var.
    madboy: ben yarın bölük komutanına söylerim.
    -: ben daha önce söyledim. yok dedi. bi de sen söyle bakalım. habercisisin ya seni dinler belki.
    madboy: sana niye yok dedi o zaman?
    -: ne bileyim. siktir git lan dedi...
    madboy: sen sinirli anına denk gelmişsindir. du bakalım keyfi yerindeyken yarın ben söyliyim bi.

    ertesi gün. bölük komutanı odası. bölük komutanı volfied oynuyor.

    madboy: komutanım, bir durum arz edebilir miyim?
    bölük komutanı: söyle..
    madboy: bizim kantinci ilker var ya. komutanım o'nun acil yardımcıya ihtiyacı var.
    bölük komutanı: niye..
    madboy: şimdi o hastane içinde kantinci olduğu için depoya çok uzak. tek başına mal taşıyor acil servisten sedye alıp. sedyeye koyup 2-3 sefer gidiyor geliyor. akşam da hastalara izin veriyorlar ya iki saat, o anda bütün hastalar kantine geliyor ve yığılma oluyor. tek başına çok zorlanıyor. yetişemiyor.
    bölük komutanı: yetişir..
    madboy: bölükte boşta olan askerler var. uygun görürseniz birini yardımcı versek nasıl olur komutanım?
    bölük komutanı: olmaz. mal taşırken söylesin arkadaşları yardım etsin. içerde iki kişi olmaz.
    madboy: emredersiniz.
    bölük komutanı: bu volfied kaçıncı bölümde bitiyo lan? bitmedi ibne bi türlü.
    madboy: 100 olması lazım.
    bölük komutanı: daha varmış, siktimin oyunu..

    kantindeyim.

    madboy: söyledim. senin iş yaş. vermiyo.
    -: niye vermiyo?
    madboy: iki kişi olmaz dedi. hesap kitap karışır meselesi herhalde. bilmiyorum.
    -: olm adam hesaba kitaba karışmıcak. sadece mal getirip ben kasadayken de siparişleri raftan alıp verecek...
    madboy: dur sen. ben akşam bi formül bulucam. akşam uğrarım.

    akşam.

    madboy: aga formul şu. hastalardan birini alıcaz. iki saat izin veriyorlar ya, işte verildiği an ilk o koşa koşa gelecek, dediğin gibi sana yardım edecek raftan malzeme falan, sonra bitişe 10 dakika kala ön bölümü paspaslayacak, sonra da o günkü istihakını alıp koğuşuna gidecek sayıma girecek. kimsenin de haberi olmayacak. adamın yattığı bölümdeki komutan nöbetçi amiri olduğu gün izinlisin hesabı yapıcaz. o gün gelmeyiversin.. bir gün idare ediceksin artık. hem yığılma kesildiği zaman depoya da yollarız. nasıl?
    -: süper. iyi de kimi alıcaz? var mı tanıdık?
    madboy: yok. şimdi gelsinler izin vaktinde buluruz. ben konuşma yaparım onlara elbet birini buluruz.
    -. iyi valla lan. inşallah biri çıkar.

    yavaş yavaş hastalar gelir kantine. içlerinden bir hasta bulunur ve anlaşılır. gerekli talimatlar ve komutanının nöbetçi amiri olduğu gün izinli oluğu deklare edilir.

    -: olm faruk yarbay' ın hastası bu. başkasını mı bulsaydık. faruk yarbay lan bu. siker olm bu adam bizi duyarsa. bildiğin siker.
    madboy: faruk yarbay saat 5 den sonra kolay kolay hastaneye gelmez. o yüzden tercih ettim. anca nöbetçi amiri olunca.
    -: inşallah.

    bunlar bir hafta falan çalıştı. sorun yok. bir gün kantinde oturuyoruz aniden faruk yarbay gelmiş hastalarını ziyarete. tabii bu yok sayımda. kantinde çalışıyor demiş diğer hastalar...
    yarbay bi geldi kantine oturuyoruz biz. muhabbetteyiz.

    -: siktir faruk yarbay.
    madboy: sorarsa istanbul dan tanışık çıktık muhabbet ediyorduk ok.

    kalktık ayağa.

    faruk yarbay: ne arıyon lan sen burda? niye koğuşta değilsin? ya sen? yüzbaşının postası değil misin sen? ne arıyonuz olm burda?
    madboy: komutanım arkadaşla istanbul dan tanışıyoruz. muhabbet ediyorduk.
    faruk yarbay: siktirme lan muhabbetini. bu adam burda mı çalışıyor? hastalar öyle dedi.
    madboy: yok komutanım.
    faruk yarbay: sen sus lan.
    -: yok komutanım.
    hasta: hayır komutanım.
    faruk yarbay: siktir git lan koğuşuna. bir daha duyarsam koğuştan ayrıldığını birliğine geri yollarım seni. (bana dönerek) sen de siktir git lan bölüğe.

    ertesi gün.

    -: naapıcaz lan?
    madboy: olm adam kırk yılda bir gelmiş işte. bence devam edelim. ama o söylesin koğuştakilere, çalışmıyorum falan desin. iş aldırmasın bize. ben söylerim gelir akşam yine.

    bir kaç gün sonra. yine kantindeyiz. hasta arkadaş elinde paspas ön tarafı paspaslıyor.

    madboy: yarraa yedik faruk yarbay geliyo.
    -: siktir.
    madboy: koş şunun elinden paspası al. çabuk. çabuk lan geliyo.

    yarbay kantine girdiği an şöyle bir diyalog duydu.

    -: buraları pis görüp paspaslamaya kalkman çok güzel ama bu bizim görevimiz sen bence koğuşuna git.

    ne dayak yedik be o gün. bi bakyorum kantinci altta. bi bakıyorum ben. çeviriyo adam bizi. hızını alamadı ne geziniyon lan deyip ordan geçen çaycıyı da dövdü. hasta tek tokatla yırttı gitti koğuşuna. ertesi gün beni bölük komutanına da şikayet etti. o'na da aynı bahane, istanbul dan tanıdıktı çocuk muhabbet ediyoruz diye daldı faruk yarbay. ne çalışması.
  • dedeminkinin üstüne tanımam.

    30'lu yıllar. dedem çorlu'da askerlik yapıyor. askerlik dediysek, hani şu iki yıldan fazla sürenlerden. günün birinde bir arkadaşı, "şu komşu bölükte bir hemşehrin var, asker kaçağıymış sanırsam" diyor. 30'lu yıllar, köyden kalkıp gitmiş dedem, askerlik uzun, bitmiyor, ve bir hemşehri... haliyle dedem çok heyecanlanıyor, o yıllarda çorlu nire, artvin nire... ilk fırsatta soluğu komşu bölükte alıyor, sorup soruşturuyor, bir çadırı gösteriyorlar "aradığın adam orada" diye, giriyor çadırın kapısından, selam veriyor, yatmakta olan adam doğrulup alıyor selamını, dedem o loşlukta adamın yaşça biraz büyük olduğunu fark ediyor, "kaçak ne de olsa" diye düşünüyor.

    - ben yan bölükteyim, artvin'den geldim, duydum ki sen de artvin'liymişsin.
    - evet, artvin'liyim.hoş geldin.
    - hoş bulduk. neresinden?
    - şavşat.
    - aa, ben de şavşat'lıyım. hangi köy?
    - filanca köy.
    - aa, ben de o köydenim. neden tanımıyorum ki seni? hangi mahalle?
    - filanca.
    - allah allah? ben de o mahalleliyim, yahu sen kimin oğlusun?
    - molla hüseyin'in.
    - ee, ben de molla hüseyin'in oğluyum...

    dedem, kendisi küçükken babasıyla birlikte köyü terk edip tokat'a giden ve ondan sonra hiç görmediği ağabeyini bulmuştur. yüz küsur yaşında bile ne zaman bu olayı anlatsa gözlerinden yaşlar boşanırdı.
  • 301. kisa donem, agri il jandarma komutanligi.

    askerde ilk haftami gozlem yaparak gecirmistim, ne yapiliyor, ne ediliyor, duruslar, selamlar falan.
    yeni dogmus bir bebek gibi ne gorduysem atiyorum hafizaya.
    fakat su "dikkat cekme" olayini tam anlayamamisim her nedense...

    basimizda cok iyi bir tegmen vardi, "sorununuz oldugunda odama gelin konusalim" derdi.
    ben de ilk haftanin sonunda, botlari dagitan askerin egosundan dolayi ayagima uygun bot vermedigini ve ayagima vuran botlardan rahatsiz oldugumu belirtmek icin odasinin yolunu tuttum.

    odasinin onune geldim.
    heyecanliyim tabi, ilk defa teke tek karsisina cikacagim.
    sapkami elime aldim ve kapiyi tiklatmadan once icimden pratik yapmaya basladim.

    kapiyi vuracagim, iceriye girecegim, caki gibi duracagim, basim ile selamimi verecegim ve
    - yilmazyildirim, samsun. bir maruzatim var komutanim!
    ... diyecegim.
    derdimi anlatacagim, selamimi verecegim, donusumu yapacagim, cikacagim.

    neyse, kapiyi vurdum, "gel" komutunu aldiktan sonra kapiyi actim ve iceride tegmenim ile birlikte omuzunda daha cok yildiz olan baska bir komutani masanin basinda birsey tartisirlarken gordum.

    diger komutani gorunce, ne selam verdim, ne caki gibi durabildim ve "dikkaaaat" diye kendimden emin bir sekilde bagirdim.
    tegmen ve diger komutan ayaga kalkip hazir ol pozisyonuna gectiler panik icinde.
    her ucumuz de 5-10 saniye hazir ol pozisyonunda, sessizce durduk tâ ki tegmen bana kasiyla gozuyle "n'oldu" hareketi yapana kadar.

    tabi ben hatami anlayinca, kirmizinin butun tonlarina girdim, yine de selamimi verdim,
    - yilmazyildirim, samsun. yanlislikla oldu komutanim. bir mazuratim vardi komutanim!
    ...dedim.

    bundan sonrasi ise tahmin edeceginiz gibi, komutan geldi yanima, sirtimi oksadi, optu yanagimdan, olur boyle seyler dedi*

    edit: an itibari ile barda tanistigim bir cocuk bu hikayeyi bana arkadasinin basina gelmis bir hikaye diye anlatti. iyi ki buraya yazmisim da hikayenin benim basimdan gectigini ispatlayabildim
hesabın var mı? giriş yap