• konusu sadece aşk olmayan bir nicole krauss romanı. kitabın arka kapağında şunlar yer alıyor:
    leo gursky, her akşam üst kattaki komşusuna, hâlâ hayatta olduğunu belli etmek için radyatörüne vurarak, starbucks'taki süt tezgahında dikkatleri üzerine çekerek, yaşamdan biraz daha zaman çalmaya çalışıyor. ama hayat her zaman böyle değildi: altmış yıl önce, doğduğu polonya'da, leo âşık oldu ve bir kitap yazdı. kendisi bilmemesine rağmen, o kitap da kurtuldu: okyanusları ve kuşakları aşarak hayatları değiştirdi.

    on dört yaşındaki alma, adını kitaptaki bir karakterden almıştı. bir yandan erkek kardeşi kuş (kendini mesih sanıyordu) ile uğraşıp, bir yandan da vahşi doğada hayatta kalma yolları adlı kitabını yazan alma, son derece meşguldü. ama günün birinde posta kutusunda gizemli bir mektup bularak, adının kaynağını bulmak ve ailesini kurtarmak için bir maceranın içine atıldı.
    bu sıra dışı yeni romanında nicole krauss son zamanlardaki kurgu romanların en unutulmaz ve en etkileyici karakterlerinden bazılarını yarattı. kahkaha, tutku ve etkileyici hayal gücüyle, aşkın tarihi krauss'un kendi kuşağının en önemli yazarlarından biri olduğunu kanıtlıyor.
  • eskiden insanların aşkından karahummaya tutulmalarını, sonraları ince hastalık yakışığından verem olmalarını, biraz ilerde aşktan alkolik ve siroz olmalarini, hani son 30-40 yılda kansere tutulmalarını ve işte bu aralar aşktan paranoyak ya da şizofrene dağılmalarını da hepsini hepsini hepsini anlıyorum. enislerin baturu da sağlık sınırını aşmış sevgiye aşk derler demiş ordan düşündüm ve bunu da yine kıçından anlamış sanki dedim, hatta hastaya bakarsan hastalık, pastaya bakarsan krem şanti görürsün meri de dedim. hoş bana bu hastalik işleri biraz di’li geçmiş aşkın hikayesi gibi gelir diyesim de var. aşkın kendisi yerine yanılgısı olunca hastalık olur meclisinden el pençe sukut ettim, oradan hikayesi var, ama şimdi hikaye deyince ve arada gözlüğümün bir camının ipi gevşeyip yine masaya düşünce, fırsattan istifade edip, geçen insanların yaşlandıkça neden hikaye anlatmaya daha meraklı olduklarını da anlar gibi olduğumu hatırladım. galiba aslında insan büyüdükçe, yaşşlandıkça, yani yaşadıkları birikmeye başlayınca, onları bir düzene sokup, kendine ve bazen başkalarına kabul ettirmek için, kimi zaman anlaşılır, hikaye edilebilir kılmak için hikaye kurmaya başlar dedim. son altı ayda benim başka türlü bildiğim ve düşündüğüm başka başka şeyleri 38 ayrı kişiden 48 ayrı hikaye halinde dinlediğim ve gördüğüm, kimi zaman sarılmalara kimi zaman çemkirmelere maruz kalıp da çoğu zaman sustuğum için düşündüm bunu kadiköy iskelesinde. ama insanin kendisini yine kendisine kabul ettirmesinin ne zor olduğunu bilen dengbejler, bu hikaye çeşitliliğine de, bnun sonuçlarina da, hatta bizzat buraya da dikkat etmesin. kişinin yaşlandığını anladığı anlara bu hikaye meselesi de eklensin. ama kıçıkırık hayaller ve boşluk doldurma durumu olmadan eklensin. aa ben bunu bildim, bu şu, soldaki öbürü, sağdaki de aşk-ı memnuda oynayan sarışın kız, adam burada ilkokul aşkını anlatmış da demeyin rica ederim iki hikaye arasında. hikayeye karşı böyle tepki vermek budalalıktır unutmayın. ve insanin bildiklerinden ve tahmin ettiklerinden fazla emin olmasından ve onları başka başka kişilere insanlara yamamasından beter bir som gerzeklik ve budalalık şekli olmadığını, insanin bir an gelip kendisini bir budala olarak bulmasinin dövme gibi silinmez bir travma olduğunu klişe klişe kim hatırlatmak ister ki. hala yapılıyor olmasının kalbimizdeki yeri apayrı ve bu hikaye semaisinde güzel bir aranağme gibi tingirdasin bu köşeden.

    o arada ne diyordum hah, binbeşyüz yılda karahummadan paronayaklığa giden hastalık bu tarihsel gelişme motorunda daha görünmez oluyor, ona dikkat ettiniz mi bilmiyorum. yontma taş çağında aşkından kafasını mağara duvarındaki bizon resmine vuran ya da göbeğine çakmaktaşı batıran kan revan bir adam da olmalı oralarda bir yerde. ya da sonraları ferhat dağı delmeden biraz önce, işte mecnunun leylaya pervane olduğu zaman, handan da nazim’a aşık olmadan iki bin yil kadar önce ve o anda başka bir yerde güyinever lanzelota meylettiği zamanlar, sırf aşkından binbir gece kafayi bulup 48 başka kadinla ya da erkekle meşkedip sonra arenada kendini aslanlara atan bir spartaküs ya da lucretia da görür gibiyim bulutlar arasından. tabi böyle şövalye romanı gibi anlattiğima bakma, hikaye dedik ya ondan öyle. kiyrkegard da rejine alt kemancı’da aşık olup sonra çıkışta kizi kaybedince içine kapanip angest angest diye inlemiş, yok özgürlük kaygisi, yok seçimler, seçmek önemli falan diye diye öyle bir seçme özgürlüğü yanılgısıyla dine papaza teologa zor atmişti kendini vaktiyle. ha sonra bunu haydeger aldi, zaten her şey hiç, hiç karşısında insan da hiç olduğunu anlarsa coşkuyla angstten angiste koşariz hiç hiç, zaten bu da ontolojik hiç diye asistan kizlarla sevişmeye çalişti umutsuzluğundan. ve fakat konu dağılıyor burada ve konuşu bilerek dağıtıyorum ve komik değil bunlar da biliyorum. gülme sakın sen ona, kim neye gülerse, başa gelegen olur diyen bir yunus var kafamda inleyen bir yerde. wristcutters'da gülmenin imkansız olduğu filme düşmüş gibi duralım. ama ayni adam iki yıl sonra, söylememek harcı söylemenin hasıdır da demişti, onu da unutmayın bakın mühim bu. tuhaf bak şimdi derviş sufi aleminden sesler duyduğuma göre bazı bazı kendimi hafif bir mahzan alanson türbülansı içinde bulmuyor değilim itiraf ediyorum. o nasıl diyeceksen, tam tarif ve ithaf edemiyorum da, popüler kültür dairesi içinde ‘ah bu ben ah bu beğn, bir hamak alıp sallansam ne kadar enteresan, öyle değil mi bombilibilibom’ hoppaliğiyla, sezen aksu’nun şarkıyı ilk söylediği zamanlarda, işte mevsimlerden sepya olduğu vakitler ,matisse adını hiç duymadığını betiz diye telaffuz etmesinden anlayıp da hüzünlenip, hatta o şarkida sırf bu yüzden hüzünlenip susmak arasi bir şey bu alanson türbülansı. iyi yanı var kötü yanı var yani. iyi yanı hamak, kötü yani biricik. huzur bulmak zor öyle bicirikli ortamda ve tüm bunları tahayyül etmek de zor oldu farkindayim görmeniz gerek. ama o değil de 30 yıl sonra bu aşktan hasta olma vaziyetinde ben teknoloji elverirse şu hafızalarını sildiren cim keriy ve keyt viynslet bu defa ağlattı! pozisyonlarının gelişmesini bekliyorum kendi adıma. hastaliğin giderek görünmez olmasindan, her şeyin görünmez ve hissedilmez ve hatırlanamaz olmasini tarihi gelişmenin mantiki sonucu olarak bekliyorum. en olmadı röntgeni falan çikar orda görürüz diye umuyorum. buradan şu sonucu çıkarmanızı bekliyorum: aşkin tarihi hastalıkların birbiriyle mücadelesinin tarihidir!

    kötü oldu galiba ama olsun, enisinkinden iyi ve iyisini bulunca onu yazarım ne yapayim, kitaptan da bakabilirsiniz. 14 yaşındaki alma ve erkek kardeşi kuş daha iyi sanki.
  • nicole krauss romanı.

    ölüm kaygısı, çirkinlik, yas tutma, aşık olma, kendini tanıma, özleme, uzaktan sevme, yalan söyleme, sır saklama, hayaller görme, itiraf etme, uçma, öpüşme... *
    çok şeye ilişkin, son derece güzel bir kurguyla ele alınmış, bir kerede okunup bitirilecek güzel bir roman. isminden ötürü "peh" demek evvela mümkün olsa da önyargıyı bırakıp okunası bir kitap.

    kitaptaki kitaptan;
    "eğer birinin ilk kez kaburganızın altına elini koymasının ne anlama geldiğini bilmiyorsanız, aşık olacağınızı sanmayın zaten."

    " 'bir ağacın altında duralım,' dedi. 'neden?' 'çünkü daha güzel.' 'belki bi sandalyeye otursan daha iyi edersin, ben de senin yanında ayakta dururum. tıpkı karı kocaların çektirdiği resimler gibi.' 'bu çok aptalca.' 'neden aptalca olsun?' 'çünkü bi evli değiliz.' 'el ele tutaşalım mı?' 'olmaz.' 'ama neden?' ' çünkü herkes anlar.' 'neyi anlar?' ' bizi.' 'ne olmuş yani?' 'gizli olması daha iyi.' 'neden?' 'böylece onu bizden kimse alamaz.' "