şükela:  tümü | bugün
  • düşmanlık çekmemek için resmi siyasetinde olmayan ama gerçekçi bir anlayışla derinden çalışmalar yaptığı gerçeklik.

    atatürk'ün turancılık karşıtı olduğunu iddia edenler hep aşağıdaki sözlerini gösterir.

    ''hiçbir hudut tanımayarak, dünyada, mevcut bütün türkleri dahi bir devlet hâlinde birleştirmek, erilmesi imkânsız bir hedeftir. bu, asırların ve asırlarca yaşamış olan insanların çok acı, çok kanlı hadiseler ile meydana koyduğu bir hâkikattir. panislamizm, panturanizm siyasetin muvaffak olduğuna ve dünyayı uygulama sahası yapabildiğine tarihte tesadüf edilmemektedir.'' (1920 nutuk ıı, s. 436)

    fakat bu sözler daha anadolu'nun kurtarılamadığı ve düşmanla boğuşulan bir dönemde söylenmiştir. böyle bir ortamda düşmanlık çekecek söylemlerden uzak durması gayet doğal. daha anadolu'da yunan'la boğuşurken ''rusları türkistan'dan kovup turan'ı kuracağız'' diyecek hali yoktu.

    turancılık atatürk'ün resmi siyasetinde hiç olmadı. ruslar'ın bu konuda çok hassas olduğunu, türkiye'yi yakından takip ettiklerinin farkındaydı. bu yüzden ruslar'ın düşmanlığını çekmek istemiyordu. fahrettin paşa'ya ''altay'' soyadını vermesinin ardından rusya'da gösterilen tepkiye ''vay canına, demek buluttan nem kapıyorlar'' demişti.

    ''fahrettin paşa, iran-afgan sınırında bulunduğu sırada gazi mustafa kemal’in atatürk soyadını aldığını öğrenir. hemen telsizle ata'yı kutlar. derhal şu cevabı alır: 'siz de altay oldunuz!' sonra paşa sınırdaki çalışmalarını bitirip rusya yoluyla yurda dönerken moskova’da, eskiden tanıdığı mareşal voroşilov’u ziyaret eder. voroşilov, odasında ayakta ve elleri arkasında kaşları çatık bir halde kendisini karşılayınca ilk sözü: 'bu altay adı da nereden çıktı' olur. paşa, rus’un kendisini turancılıkla itham etmek istediğini anlar, derhal kendisini toparlayıp 'arz edeyim' diye ayak üstü bir hikaye uydurur: 'ben de sizin gibi bunun sebebini düşündüm. bu ismi iran-afgan sınırında bulunduğum sırada atatürk verdi. gazi hazretleri sevdiği insanlara espri yapmaktan hoşlanır. ben türk generalleri arasında en uzun boylu olduğum için yakın bulunduğum altay dağına beni benzetmek isteği ile bu ismi verdiğine kani oldum.' fahrettin paşa ankara’ya döndüğünde atatürk’e seyahati hakkında rapor verdikten sonra voroşilov’un altay soyadından nasıl kuşkulandığını da nakleder. atatürk: 'vay canına, demek ki buluttan nem kapıyorlar. öyle değil ama iyi söylemişsin.' der.'' (b.n.şimşir, 2002, atatürk ve afganistan, ankara, asam yayınları. 291)

    rus tehdinin olduğu bir ortamda atatürk'ün açıktan turancılık yapması mümkün değildi. fakat yüreğinde bu ülkünün yattığı bir gerçektir. her yiğidin gönlünde bir aslan yatar, atatürk'ün gönlünde yatan aslan da turan'dır.

    ''ben herşeyden önce bir türk milliyetçisiyim. böyle doğdum. böyle öleceğim. türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. yarının tarihi, yeni fasıllarını türk birliğiyle açacaktır. dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek.'' (atatürk'ün sofrası, ismet bozdağ, kervan yayınları, 1975, s. 138-143)

    29 ekim 1933 gecesi ziraat bankası balo salonundaki kutlamada genç bir doktor, atatürk'e ''saltanatı ve hilafeti kaldırdık, cumhuriyeti kurduk, devrimleri yaptık, artık ülkümüz nedir?'' diye sorar. atatürk'ün verdiği yanıt çok çarpıcıdır.

    ''elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; millet tarafından yaşanır. nasıl bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız. ben devlet başkanıyım, sorumluluklarım vardır. bu sorumluluklarım altında konuşamam. benim arkamdaki haritayı görüyor musun? o haritada türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, onu da görüyor musun? hah. işte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. omuzlarım üstünde olduğu için, ben konuşamam!

    düşün bir kere... osmanlı imparatorluğu ne oldu? avusturya-macaristan imparatorluğu ne oldu? daha dün bunlar vardılar. dünyaya hükmediyorlardı. avrupa’yı ürküten almanya’dan bugün ne kaldı? demek hiçbir şey sür-git değildir. bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. devletler ve milletler, bu idrakin içinde olmalıdırlar. bu gün sovyet rusya, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var. fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. tıpkı osmanlı imparatorluğu gibi, tıpkı avusturya-macaristan imparatorluğu gibi parçalanabilir. bugün, elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler. dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. işte o zaman türkiye, ne yapacağını bilmelidir.

    bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. onları arkalamaya hazır olmalıyız. hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir; hazırlanmak lazımdır. milletler, buna nasıl hazırlanırlar? manevi köprüleri sağlam tutarak. dil bir köprüdür; inanç bir köprüdür; tarih bir köprüdür. bugün biz, bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz. bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; bizim onlara yaklaşmamız gerekli. bunları kim yapacak? elbette biz! nasıl yapacağız? işte görüyorsunuz, 'dil encümenleri', 'tarih encümenleri' kuruluyor. dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimiz ortak payda haline getirmeğe çalışıyoruz. böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. bir sevgi parlayacak aramızda; tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimimiz olması gerekli. ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi, orta asya’dan başlattık! bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. orada yaşayanlar da bizi bilmeli. işte bunu sağlamak için de 'türkiyat enstitüsü'nü kurduk kültürlerimizi, bütünleştirmeğe çalışıyoruz. ama bunlar, açıktan yapılmaz. adı konarak yapılacak işlerden değildir. bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir. ben bugün çağdaş bir türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, 'yarının türkiyesi'nin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum. bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir. barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız. ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız. bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum. sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran; çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap. idealler, konuşulmaz, yaşanır.'' (ismet bozdağ, atatürk’ün avrasya devleti, s.39-40)

    evet atatürk'ün gönlünde yatan aslan turan'dır. fakat maceradan uzak ve gerçekçi temellere dayanıyor. konuyu öncelikli olarak kültür açısından ele alıyor. kendisine ''gençliğin ideali ne olacak?'' diye sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

    ''türklükten büyük ideal olur mu? bugün sınırlarımız dışında bunca türk yaşıyor. bunların arasında bir kültür birliği kurmalıyız.'' (ihsan sabri çağlayangil, sınırlarımız dışında yaşayan türkler, s.7)

    konuyu öncelikli olarak kültür açısından ele aldığını gösteren bir başka konuşması:

    ''rusya'dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir. dünyanın gittikçe karışan ve gittikçe tehlikeli bir istikbale yönelen tutumu muvacehesinde bizim durumumuza hususi bir önem vermelerini beklemek hakkımızdır. şunu da takdir etmeleri lâzımdır ki, türk milleti kurtuluş savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl davaları ile ilgilenmeyi, o dâvalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklâllerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde mütalâa ve müdafaa edilmemelidir. milliyet dâvası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. türkiye dışında kalmış olan türkler ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. nitekim biz türklük dâvasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. büyük türk tarihine, türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski türk eserlerine önem veriyoruz. baykal ötesindeki yakut türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.'' (atatürkçülük ııı-atatürkçü düşünce sistemi, haz. genelkurmay başkanlığı - istanbul: milli eğitim bakanlığı yayını, 1997, s. 30)

    nahçıvan türk dünyasına açılabilmek için çok önemli ve tek köprü. bu yüzden nahçıvan'ı turan'a açılan kapı olarak görüyor ve nahçıvan için ''türk kapısı'' diyor. dışişleri bakanı yusuf kemal tengirşek bir heyetle sovyetler'e gitmeden önce atatürk'le veda görüşmesi yapıyor. tengirşek görüşmeyi şöyle aktarıyor:

    ''ruslar ile bir antlaşma yapmak için harekatımızdan bir gün önce (13 aralık 1922) mustafa kemal paşa ile veda görüşmesi yaparken: 'paşam! ruslar nahçıvan üzerinde ısrar ederlerse ne yapalım?' diye sordum. paşa: 'nahçıvan türk kapısıdır. bu hususu nazar-ı itibara alarak elinizden geleni yapınız.' diye buyurdu.'' (faruk sümer, 1992, mustafa kemal paşa: nahçıvan türk kapısıdır, türk dünyası tarih dergisi: 5, 6)

    nahçıvan'ı turan'a açılan kapı olarak gören atatürk, türk dünyasına açılabilmek için kendi cebinden iran'dan dilucu toprağını satın alıyor. satın alınan yerin önemini anlayabilmek için haritada yerine bakalım.
    https://i.hizliresim.com/lb500r.jpg

    bu bilgi türkiye cumhuriyeti nahçıvan konsolosluğu resmi internet sitesinde şöyle geçiyor:

    ''buranın azerbaycan üzerinden orta asya’daki uzak kardeşlerimize kavuşmanın 'giriş kapısı' olduğunu bilen atatürk de nahçıvan’ın özerk ve azerbaycan’a bağlı kalmasına önem vermiştir. onun nahçıvan’a 'türk kapısı' dediği ve nahçıvan’la sınırdaş olabilmek için dilucu’nda iran’dan toprak satın aldığı bilinir.''

    http://nahcivan.bk.mfa.gov.tr/…ssion/showspeech/709

    atatürk'ün bu bölgeye ayrı önem verdiğini gösteren bir başka örnek ise türkiye'de azerbaycan büyükelçiliğinin açılması sırasında atatürk'ün kendisinin azerbaycan bayrağını göndere çekmesinin ardından yaptığı şu konuşmadır:

    ''azerbaycan ile türkiye arasında mevcut kardeşliğin, samimiyetin tevlit ettiği rabıtadan başka, azerbaycan’ın diğer dostlarımızla temas noktasında bulunması da haizi kıymet ve ehemmiyettir. coğrafi vazifesi göz önüne getirilirse filhakika azerbaycan’ın asya’da ki kardeş hükümet ve milletler için bir temas ve telakki noktası olduğu görülür. azerbaycan’ın bu mevkii mahsusu, vazifesini pek mühim kılmaktadır.'' (b.aslan, 2004, türkiye azerbaycan ilişkileri ve ibrahim ebilov 1920-1923, istanbul, kaynak yayınları, 192,193)

    21 aralık 1920'de afganistan'a askeri bir heyet gönderilmesi için fevzi paşa'ya talimat veriyor. gönderilecek heyetin bu bölgedeki türklerin eğitimini sağlayıp, asker yetiştirerek bir ordu kurmasını istiyor. savaşın cephesinin genişlemesi durumunda anadolu'nun omuzuna binen yükü bu orduyla hafifletmeyi düşünüyor.

    ''müdafaa ve maliyemiz icabatı ile kabil-i telif olduğu takdirde, afgan ordusunu tensik için bir heyeti zabıtanın (askerî heyet) izamını ehem ve elzem görmekteyim. cemal paşa’nın merbut mektubunda zikredildiği veçhile, bunun istikbalde anadolu üzerine çöken bar-i sekili tahfife yarayacağı gibi (yükü hafifletmeye), nukuat-ı atiyeye (gelecekte de) riayet edildiği takdirde asya-i vusta’da (orta asya’da) emrimize amade kuvvetli bir orduya malik olmamız hususu temin edilmiş olur. böylece savaşın sürmesi halinde ingilizleri daha uzaktan işgal etmek için bir vasıta elde edilmiş olur. fikri acizaneme göre bu heyeti teşkil edecek zabitanın intihabında ve kendilerine verilecek talimatta zirdeki nukuat nazar-ı itibare alınmalıdır. evvelen: bu heyetin bidayette katiyen siyasatla iştigal etmeyip sırf vazifeyi askeriyesini ifa ve kendisini gerek afgan gerek türkistan ve buhara ahali ve askerlerine fevkalade sevdirmelidir.'' (atatürk'ün milli dış politikası, c.ı, belge no 36, kültür bakanlığı, ankara, 1981, s.218-219)

    doğu türkistan'la yakından ilgileniyor.

    ''doğu türkistan, 1933 yılında bağımsızlığını ilan ettiğinde, ilk tanıyan ülke, atatürk’ün başında bulunduğu türkiye cumhuriyeti olmuştu. o dönemin şartları altında hiç vakit kaybetmeden bölgeye ‘yardım malzemeleri’ gönderen atatürk, yine afganistan büyükelçisi memduh şevket esendal aracılığıyla bu bölgeden birçok genci türkiye’ye getirerek harp okulu’nda eğitime tabi tuttu.''

    http://www.yenicaggazetesi.com.tr/…ileri-9202yy.htm

    12 kasım 1933'de kurulan doğu türkistan devletinin hükümet ve ordu teşkilatının oluşturulması için türkiye'den heyet gidiyor.

    ''bilindiği gibi doğu türkistan'da çin yönetimine karşı başlayan ayaklanmalar sonucunda 12 ka-sım 1933 tarihinde kaşgar'da şarkî türkis-tan islâm cumhûriyeti adı altında bir devlet kurulmuştur. bu devletin hükûmet ve ordu teşkîlâtının oluşturulmasında türkiye'den gelen izmirli dr. mustafa kentli ve harbiyeden mahmut nedîm beylerin büyük rolü vardır. adı geçen şahıslar kasım 1933'te doğu türkistan islâm cumhûriyeti’-ne müsteşar olarak kaşgar'a gönderilmişler-dir. bu kişiler doğu türkistan islâm cumhûriyeti’nde sâbit damolla ile birlikte iş gördüler ve şarkî türkistan hareketine bir şekil vermek istediler.'' (andrew d. w. forbes, doğu türkistan harb beyleri. çeviren: enver can. bayrak yayıncılık, ıstanbul. 1991, s: 202 - a. zeki velîdî togan, 1929-1940 seneleri arasında türkistan vaziyeti. ıstanbul. türkiye basımevi. 1940, s:24)

    1933'de afganistan’daki alman büyükelçisinin ülkesine gönderdiği bir raporda şöyle deniliyor:

    ''türk hükümeti, doğu türkistan türkleri’nin hareketlerine yakınlık duymakta ve sovyet hükümeti’nin hoşuna gitmeyecek bazı şeyleri de el altından yapmaya çalışmaktadır.'' (nyman, turkish influence, s.821)

    30 ocak 1934'de dışişleri bakanı tevfik rüştü aras gazetecilerin doğu türkistan'la ilgili sorduğu soruya şu yanıtı veriyor:

    ''doğu türkistan hakkında muhtelif yerlerden parça parça haberler gelmektedir. kemalist türkiye siyasetinin bir esası da, her milletin inkişafını memnuniyetle görmek olduğuna göre, kendi dilini konuşan bir diyar hakkında tabii başka türlü düşünemez.'' (hakimiyet-i milliye, 30 ikinci kanun 1934; cumhuriyet, kanunusani 1934)

    türkistan'dan özbek, türkmen, tatar, uygur ve gagavuz gençlerini getirip askeri okullara, tıbbiye ve öğretmen okullarına yerleştirerek okutuyor. doğu türkistanlı emekli tümgeneral rıza bekin bunlardan biri. http://www.biyografi.net/…siayrinti.asp?kisiid=2903

    rıza bekin paşa şöyle diyor:

    ''ankara’ya ayak bastığımızda eylül 1938, sonbaharıydı. bizi getirtenin atatürk olduğunu biliyorduk. ancak onu görmemize fırsat olmadı, bir buçuk ay sonra ulu önder hayata gözlerini yumdu. en çok onunla tanışamadığımız için üzülmüştük.

    askeri liseye girdiğimizde kapıda göğsüne babasının istiklal madalyası’nı takan çocuklar vardı. onların bir kısmı bu okullara giremedi. ancak atatürk’ün orta asya ve türk boyları ile ilgili hayalleri vardı. bize gösterilen yoğun ilgi bunun içindi.

    atatürk, orta asya’daki türk kavimleriyle tarihî, kültürel ilişkiler kurulması talimatını istiklal savaşı’ndan önce vermişti.''

    http://www.sechaber.com.tr/…-orta-asyali-cocuklari/

    gagavuz cumhurbaşkanı mihail formuzal şunları söylüyor:

    ''cumhurbaşkanı mihail formuzal, türkiye cumhuriyeti’nde ilk olarak mustafa kemal atatürk’ün gagavuzlarla ilgilendiğini, başta öğretmen olmak üzere çeşitli görevliler gönderdiğini anlattı.''

    yalçın bayer / hürriyet

    http://m.hurriyet.com.tr/gagavuzya-21563711

    getirtip okuttuğu gagavuzlar hakkında necip hablemitoğlu şunları söylüyor:

    ''bükreş'teki büyükelçiliğimizin kapılarını bu ortodoks mezhebindeki soydaşlarımız için ardına kadar açmıştır. sefaret çalışanlarını (yerel personel) gagauzlardan seçmiş; ardından da bölgelerinde temayüz etmiş yerel liderlerin çocuklarına öncelik vererek ilk etapta yaklaşık 40 kişilik bir öğrenci grubunu öğrenim için türkiye'ye göndermiştir. daha sonra bu sayı 200'ü aşmıştır. bunların bir kısmı tekrar ülkesine dönerek toplumuna türklük bilinci ile hizmet ederken, türkiye'de kalanlar da anavatana hizmeti yeğlemiştir. bu grup arasında, ege üniversitesi'nde rektör yardımcılığı yapmış emekli öğretim üyesi prof.dr. emin mutaf (georgi mutaf), prof.dr. özdemir çobanoğlu (vasili çoban) gibi çok sayıda gökoğuz türk'ü bulunmaktadır.'' (ebediyetinin 61. yıldönümüne armağan: kemal'in öğretmenleri)

    türkiye'ye getirtip okuttuğu gagavuzlar hakkında reha oğuz türkkan, atatürk'le geçen bir anısını şöyle aktarıyor:

    ''atatürk beni arabasına aldı, karşısına oturttu. başımı okşadı, hangi okula gittiğimi sordu. 'kabataş ortaokuluna' dedim. hemen ilgilendi. 'sınıfta gagağuz türkü üç öğrenci var mı?' diye sordu. 'evet var... komik soy isimli: gagalı, oğuzlu. birinin adı mikail, ötekininki jorj. iyi kaynaştık ama... hem de üçü de hıristiyan olduğu halde...' gazi sözümü kesti: 'olsun soyları türk. senin gibi, benim gibi. romanya elçimiz hamdullah suphi'ye ben talimat verdim, anlaşma yaptı himayeme aldım, başka türk öğrencilerde yollayacak. onlarla iyi anlaşın. türkiye'nin dışında daha birçok türk var. türklüğü iyi öğrenin. adlarında gagağuz yani gökoğuz türkü. hıristiyan olmuşlar yüzlerce yıl önce, hazar türkleriyken... musevi dininden olanlar da var. ama hâlâ türkçe konuşuyorlar... bize akraba olan halklar da var. macarlar gibi. kızılderililer gibi. gitmişiz amerikalara bile. bunları öğreneceksin. gagağuz arkadaşlarına çabuk kaynaştığına sevindim. başka okullarda da benim himayemle gelen türkiyeli olmayıp türk olan öğrencilere de rastlayacaksın. özbek, kırgız. onlar üstelik müslümanlar. yurtları işgalde. bu sözlerimi unutma, belki bir gün gene görüşürüz bunları baban da varken' dedi. tekrar elini öptüm, o da saçlarımı okşadı ve arabacıya 'sür atları' dedi. bu konuşmanın üzerimde etkisi büyük oldu. hele daha da küçükken kızılderilileri kurtmaya sevdasına kapılan benim gibi bir çocuğa.'' (reha oğuz türkkan, türkler ve kızılderililer, s.12-13)

    https://m.youtube.com/watch?v=hz1gkmchefw

    gagavuzlara öğretmen ve kitaplar gönderiyor. bu öğretmenler ''kemal'in öğretmenleri'' diye anılmıştır. bu öğretmenler sovyetler tarafından ''türkiye casusu, turancı, kemalist'' denilerek cezalandırıldı. necip hablemitoğlu şunları söylüyor:

    ''moldova sınırındaki bolgrad kasabasının ortodoks mezarlığında bir türk'ün yattığını hiç biliyor muydunuz? bu bakımsız, unutulmuş, üzerini otlar bürümüş kabirde, bir dönemin bilinmeyen tarihinin, koşulsuz vatanseverliğin gömülü olduğunu yaşlı bir gagauz'un şu ifadesinden çıkarırsınız: 'burada kemal'in üüredicisi (öğretmeni) yatıyor!'

    'kemal'in askerleri'nin (kuvayı milliyeciler) bu ülkeyi kurtardığını bilirsiniz. bilirsiniz de, 'kemal'in öğretmenleri'nin, türkiye'den bin küsur kilometre ötede ne aradığını bilemezsiniz. türkiye'nin 'ön bahçesi'nde, bir başka ifadeyle terketmek zorunda kaldığımız eski vatan topraklarında ağırlığını artırmaya çalışan atatürk'ün, bu çabaya diğer ülkelerden en az 60 yıl önce başladığını görür, ileri görüşlülüğüne hayran kalırsınız. bu öğretmenlerin öğrencilerinden olup da hayatta olan yaşlı gagauzların ifadelerine göre, romence ve rusça bilen bu öğretmenler, ıı. dünya savaşı'nın başına kadar bölgede görev yapmışlar. bunların çoğunluğu savaşla birlikte türkiye'ye dönerken, bazıları 'görevleri henüz bitmediği' gerekçesiyle eğitim hizmetine devam etmişler. ancak, sovyet işgali ile bu öğretmenlerin tamamı 'türk casusu' isnadı ile hep aynı cezaya, 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak sibirya'daki toplama kamplarına gönderilmişler.'' (ebediyetinin 61. yıldönümüne armağan: kemal'in öğretmenleri)

    atatürk'ün neler yapmak istediğini sezen iran şahı rıza pehlevi türkiye'nin tahran ateşemiliteri binbaşı hüsamettin tugaç'a şunları diyor:

    ''öyle zannediyorum ki türkiye’nin iran azerbaycan’ında gözü vardır. burasını almak ister… evet, azerbaycan halkı türk’tür. türkiye bunu ihmal edemez. mustafa kemal paşa çok akıllı bir zattır. görüyorum ki demiryolu inşaatınız iki koldan azerbaycan’a doğru yönelmiştir. gerektir ki türkiye azerbaycan’ı er geç alsın.'' (arar ismail, 1981, atatürk’ün günümüz olaylarına da ışık tutan bazı konuşmaları, belleten,45//177, ankara, s.16)

    paylaştıklarım hep atatürk'ün yakın çevresinde olan kişilerin, atatürk'ün konuşmalarını kitaplaştıran ikincil kaynaklar. atatürk'ün kendi söylediği ve yazdığı birincil kaynakta turancılığını gösteren bir ifadenin olmamasının nedeni, atatürk'ün resmi siyasetinde turancılığın olmamasındandır. bundan hep sakınıyor.

    şimdi de atatürk'ün turancılığını onaylayan, günümüzden ve geçmişten yazar ve tarihçiler göstereceğim.

    eski anıtkabir müze komutanı ve tarihçi ali güler ''türk dünyası vizyonu anlamında atatürk turancıdır'' diyor.

    https://m.youtube.com/watch?v=jhqpaf4gzqy

    nihal atsız şöyle diyor:

    ''atatürk turancı değil miydi? japon elçisine 'bir gün çin seddinde buluşacağız' dememiş miydi? onun başkanlığı zamanında liselerde okutulan tarih kitapları turancılık görüşünden başka hangi düşünceyle yazılmış olabilir?'' (ötüken, haziran 1968, sayı: 6)

    atatürk dönemi önemli kültür dergilerinden yücel adlı derginin yazarlarından osman nebi, atatürk'ün ölümünden kısa bir zaman sonra aralık 1938'de yayınlanan makalesinde şunları söylüyor.

    ''yazık, o daha büyük işler yapmak istiyordu, yapamadan gitti. o büyük milletin anadolu’ya sıkışmış küçük bir parçasının başına geçmişti; fakat daima büyük türklüğün hüsranının acısını kalbinde taşıdı. o, asya’nın uzak ve feyizli ufuklarına doğru uzanan milletini ayağa kaldırmak için vakit bekliyordu. o, büyük milletinin kollarına vurulmuş zinciri, o, büyük milletin sırtında şaklıyan kamçıyı kırmak istiyordu. ve ondan sonra beşeriyete yeni ve muazzam eserler kazandıracak, beşeriyet sulhlar ve sükunetlerle dolu baharlar hazırlayacaktı. yazık; o bize türk milletinin kendi vicdanında sakladığı gayeleri açıkça söyleyemiyordu bile… ve söyleyemeden gitti. fakat onun tohumlarını saçtı: tarih kitabına türklüğün anadolu’ya sıkışmış küçük bir kitleden ibaret olmadığını ve fakat asya’nın uzaklarına, gerilerine doğru uzanan büyük ve feyizli kitlelerden mürekkep olduğunu yazdırdı. o, bütün bunların bir kandan geldiğini söyledi ve bir gün hepsinin bir kalp olarak çarpacağını söylemek istedi. o, dil meseleleriyle uğraşırken bütün türklüğün birbirlerini anlamasını ve birbirleriyle anlaşmalarını istiyordu. kendi maarif vekiline (istanbul’da çıkan bir gazeteyi kaşgar’daki türk’te anlayacaktır) dedirtti. bu cümle büyük bir bilmecedir ve bu bilmeceyi çözmeye çalışan bazı milletler endişe etmeye başladılar. o, bu bilmecedeki sırların açılmasını bizlere ve ileriki nesillere bıraktı. daha birçok misaller sayabilirim: o türk milleti büyük devlerin karşısında, kendine yakışan şereflerle ayakta durabilmesi için, 15-20 milyonları azımsıyordu. türk milleti yalnız türk’lerden ibaret olarak yetmiş milyon olmalıydı. bunun içine evvela anadolu’yu kurtarmak, anadolu’daki kısmı kuvvetlendirmek, sonra da büyük gayelere doğru adımlar atmak istiyordu. ta istiklal mücadeleleri sırasında şunu söylemişti: 'anadolu’yu kurtarmak için şimdilik….. feda etmeye mecburuz.' bu cümlenin içinde de o büyük adamın vicdanında saklayarak beraber götürdüğü, milletin büyük gayeleri gizlidir. artık garptan gözleri çevirmek (türk ordularına viyana’ları göstermek ve oralarda mevud topraklar aratmamak) lazımdı. türk milletinin feyizli beşiklerine doğru gitmek; ideal bu olmalıydı. balkanlarda kalan türkler için 'onlar evlerine dönsünler artık…' dedi ve onları anadolu’ya getirmeye başladı. nüfus ne kadar azdı. vekilleri ona: 'şarktan iran’dan türkistan’dan anadolu’ya türk kabileleri getirelim' dediler. 'hayır, onları yerlerinde bırakın' ve bir gün japon büyükelçisine o, veda ederken şöyle söylemişti, 'sizinle bir gün çin’de karşılaşacağız...'' (hikmet tanyu, atatürk ve türk milliyetçiliği, töre devlet basımevi, ankara, 1981, s.82,83)

    yabancıların atatürk hakkında yazdığı önemli kitaplardan biri fransız gazeteci, yazar ve tarihçi benoit mechin'in kurt ve pars adlı kitabıdır. yazar bu kitabında atatürk'ün türk birliği hayalini şöyle anlatıyor:

    türk birliği hayali

    ''eski bölgesel antlaşmalar şeklindeki bu iran ve afgan antlaşmaları politikası gazi'nin sonraları girişeceği daha geniş siyasi faaliyetlerinin başlangıcı idi. yalnız iran ile afganistan değil, rus azerbaycanı'nı, rus ve çin türkistanlarını içine alacak 80 milyon nüfuslu türk birliğini kurmak istiyordu. bir gece çankaya'daki davette özel dostlarına şöyle diyordu:

    'birgün dünya, asya yamaçlarında uyuklamakta olan bu görünmeyen imparatorluğun uyandığını ve harekete geçtiğini gördüğü zaman hayretten donup kalacaktır. bu yeni imparatorluk, osmanlı imparatorluğu gibi karma karışık ve yamalı birşey değil, fakat hayali güç olan bir şekilde, aynı ırktan milletlerin teşkil edeceği bir ittihat manzarası arz edecek ve türkiye'de, meydana getirdiği eserinin menfaatlerinden birşey kaybetmeden onunla birleşebilecektir.'

    fakat gazi, bu yaşayan topluluğun birgün kendine geleceğini ve türkiye'nin hristiyan ve arap memleketlerden ayrıldığı gibi, o da hiçbir bağla bağlı olmadığı sınır komşularından rus, hintli ve çinlerden ayrılacaklarına inanıyordu. o zamana kadar türkiye, başa geçebilecek seviyeye gelmeli ve teşkilatı kuracak ve rehberlik edecek kuvvette olmalı idi.

    halbuki enver paşa da, böyle bir hülya peşinde koşmuştu ve bir bakımdan bu hülyanın kurbanı olmuştu. o uzak bölgelerin ne kadar dayanılmaz bir cazibesi olmalı idi ki mustafa kemal'in kafasına da girmişti. halbuki o, bu hülyaları aşağılamıştı. şimdi o da, adeta nefret ettiği rakibi kafkaslar mağlubu, bunu o'na miras bırakıyordu.

    fakat enver'de, romantik bir coşkunluk olan bu hülya, atatürk'de müsbet ve makul bir görüş halini almıştı. enver paşa, zaman ve mesafe mefhumundan habersiz olarak yirmi yaşında bir delikanlının baloya koşması gibi hezimete saldırmıştı. gazi, bu kadar düşüncesizlikten pek uzaktı. o, ne zamanı, ne de mesafeyi ihmal ederdi ve o kadar istikbale gömülmüş olan imkanlar için günün hakikatlerini feda edemezdi. onun şimdilik yapabildiği şey, çok bahsetmeden bu mesele üzerinde sürekli kafa yormak ve yolunu tespit etmek için ilk işaret flamalarını sıralamaktı.'' (benoit mechin, kurt ve pars, s.285-286)

    bu yazıyı okuduğum kitaplardan ve internette okuduğum makalelerden derleyerek hazırladım. konu zaten başlı başına bir kitap konusu olduğu için yazı biraz uzun oldu. zahmet edip okuyanlara saygılarımı sunuyorum.

    tanrı ışık tuta türk'e
    hangi densiz çata türk'e
    bütün turan ellerinden
    selam olsun atatürk'e

    https://m.youtube.com/watch?v=0bp4wbtwwdo