şükela:  tümü | bugün soru sor
  • genel olarak ateistlerin ahlak konusunda tutarsız tavırlar içerisinde olmaları anlamında bir imtihan. şunu demiyorum; ateistler dindarlardan daha çok suç işlerler, daha çok zarar verir vb. benim dediğim farklı bir iddia.

    ateistler çoğu zaman ahlakın gerçekliği hakkında çelişkiye düşüyor. bir taraftan ahlakın aslında toplumsal bir inşa olduğunu söylüyorlar, bir taraftan dindarların yahut farklı grupların ahlakını sanki ortada insandan/toplumdan bağımsız ahlaki kurallar varmış gibi eleştiriyorlar. başkasını eleştirirken ahlaki gerçekçiler, ama ahlakın kaynağı sorulduğuna ahlaki subjektiviste dönüşüyorlar.

    ahlaki subjektivizmle ilgili sorun şu, ahlaki gerçekçilik dışındaki her ahlaki tutum, bir şekilde ahlaki olguların olmadığını ima eder. yani diyelim ahlak toplumsal bir inşa olsun, yani bir eylemin iyiliği veya kötülüğü o toplumun tutumuna göre değişiyor olsun. bu ne demektir? toplumlar ahlakı keşfetmez, icat eder. icat ederken de kendilerine ölçü alabilecekleri ahlaki olgulara referans veremezler. bir bebeğe tecavüz etmenin içsel olarak kötülüğü yoktur, sadece toplum xyz nedenlerle bebeklere tecavüzden hoşlanmadığı için onu kötü olarak görmektedir.

    bu durumda "ben neden bu toplumun inşa ettiği değerleri benimseyeyim eğer ortada bir gerçeklik yoksa?" diyen birine ne cevap verilebilir? "bir bebeğe tecavüz etmek bu topluma göre kötü olabilir ama objektif açıdan bakılınca kötü diye bir şey olmadığı için pekala ben bir bebeğe tecavüzü iyi bir şey de sayabilirim. bunun önüne hangi temelde geçmeye çalışabilirsiniz?" sorusu, her ahlaki anti-realist için cevaplanması imkansız bir sorudur. tüm ahlaki yargıların altının boş olması ile insanları yargılamak arasında bir çelişki var. fakat birçok ateist ahlakın aslında var olduğunu düşünmemesine rağmen ahlaki diskura şiddetli biçimde başvuruyor, ahlaki tartışmalarda bulunuyor vs. bu

    ateistlerin ahlak konusundaki bu tutarsızlığı çözülmesi gereken ciddi bir konu. malesef felsefe üzerine yeterince eğinilmediği için bu tür şeylerle karşılaşılıyor. felsefe için şöyle bir okuma listesi yapmıştım ufaktan (bkz: #73031489)

    madalyonun diğer tarafında ise kendi metaetik teorilerinden fazla emin dindarlar var ama o başka bir konu. ahlak varsa da beraberiz bu konuda, yoksa da. "ahlak için sekülerler temellendirme yapılamıyor ama dini temellendirme yapılabiliyor" diye bir şey yok çünkü. (bkz: ilahi buyruk teorisi/@illuminatinin basindaki adam)
  • ıstediğimiz sorudan başlayabiliyor muyuz diye merak ettiğim imtihandır.
  • "din böyle emrediyor" deyip ahlaksızlıklara göz yumamadiklari icin girdikleri imtihanlardır.
  • ateistlerin ahlakı çok uluslu,köklü,sermayeli,kurumsal bir holding gibidir, dindarlarınki ise şahıs şirketi.
  • sarkastik olunca bir anda pekiyi ile geçilen imtihan.
    kağıda "demek dinin olmasa bacına halleneceksin" yazanlara dawkins hoca fazladan on puan veriyormuş gençler kesin bilgi.
  • doğru anladıysam argüman şu: ahlakı dinle/ilahi emirle temellendiren adamlara karşı çıkan bir ateistin argümanının temeli sakattır zira

    1) dindarlar gibi a priori bir temel gösterme imkanı yoktur, dolayısıyla
    2) (bireysel ve/ya toplumsal olarak) "keyfi" ahlaki değerlere sahiptir ve ahlakı dilediği gibi yorumlayan bir kişiye karşı argüman sunamaz.

    eğer yanlış anladıysam yazının devamını okumanıza gerek yok zira alakasız olacaktır.

    -

    benim gördüğüm kadarıyla metinde verilen bebeğe tecavüz örneğinde çok önemli iki sorun var (üçüncü ve tali olanı ilk başta veriyorum):

    1- tecavüz demek cevaz olmadan girişilen eylem demektir. bebeğe tecavüz örneğinde bebeğin cevaz verme ihtimali zaten yoktur, bu nedenle örnek yanlıştır. örneği geçip esas argümana gelirsek,

    2- herhangi bir eylemin iyi veya kötü olduğunu savunmak için a priori ahlaka/kaynağa ihtiyaç duymak zorunda değiliz.

    3- herhangi ahlaki bir kuralın nihayetinde evrenselliği yoktur. ahlak ve hukuk arasındaki ilişki de, hukukun durmadan gelişen ve değişen bir şey olması da bu sebeptendir.

    -

    ilk (maddelemede ikinci) sebeple başlayalım zira ikinci (maddelemede üçüncü) sorunun temeli burada atılıyor.

    ilk entride okunması önerilen kitaplardan biri kant'ın groundworks'ü. burada kant bize diyor ki "hacılar, üç tane kuralımız (categorical imperative) var. bunlara uyarsanız ahlaklı olursunuz". bu kurallar, anlaşılması kolay dile çevirdiğimizde, şunlar:

    1- kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma. bunu kant, öyle davran ki bunun evrensel bir kanun olmasını isteyebil şeklinde formüle ediyor.
    2- kimseyi kendi zevkin/hedeflerin için kullanma. kant bunu kimseyi araçsallaştırma, herkes kendi içinde bir nihayettir/sonuçtur (means, not ends).
    3- herkes otonom olsun. kant "başkaları kural koymasın, herkes ilk iki kuralı takip ederek davranabilsin" gibi bir şey diyor (evet, üçüncü imperatif konusunda zayıfım).

    şimdi. adım adım gidelim:

    1- benim yaptığım her hareketin bir sonucu olacaktır.
    2- başkalarının yaptığı her hareketin bir sonucu olacaktır.
    3- ahlak, bu hareketlerin başkalarını etkilemesi durumunda karşımıza çıkar.

    yani benim sadece ekmek ve kola diyeti yapmam beni bağlar, başkalarını bağlamaz (burada sevilenlere olan hayatı uzun ve mutlu yaşama ödevini gözardı ediyorum zira subjektif bir konu). devam edelim.

    4- bu hareketlerde belli bir düzen olması gerekir (hukuka, topluma, anladığımız manada "ahlaka" burada geliyoruz).
    5- bu düzeni ya a priori kimi kabullerle ya da kendimiz oluşturarak sağlarız.
    6- a priori hiçbir ahlaki kural kabul edilebilir değildir zira ama az ama çok sorunludurlar (burada dindarlardan ayrılıp ateist olarak yolumuza devam ediyoruz).
    7- bu durumda kendi kurallarımızı kendimiz oluştururuz.
    8- bu kuralları hareketin amacına ya da sonucuna göre oluşturabiliriz.

    yani "ends justify means" denilen "amaç, kendine giden yolları meşrulaştırır" ile "amacın ne olduğu önemli değildir, yapılan hareketler önemlidir" ayrımı yapılır. ünlü bir sorudur felsefede. diyelim ki bir tramvay yoldan çıkmış. raylarda da 10 kişi var ve gelen tramvayın farkında değiller. siz makasın başındasınız ve tramvayın rotasını diğer raya çevirip o raydaki bir kişiyi öldürme, yani 10 kişi için 1 kişiyi kurtarma imkanınız var. bu durumda makası çekip 1 kişiyi öldürür müsünüz, yoksa makasa dokunmayıp 10 kişinin ölümünü izler, ama bilerek 1 kişiyi öldürmez misiniz?

    bir kişiyi öldürüyorsanız ilk, 10 kişinin ölümünü izliyorsanız ikinci yolu seçtiniz. devam ediyoruz.

    9- bu bakışa süreklilik sağlamamız gerekli. yani benzeri her durumda aynı şekilde davranacağız. burada kant'ın imperatifleri giriyor devreye. andığım için tekrar etmiyorum.
    10- becerebildiğimiz kadar bu seçimi ve sürekliliği de mantıkla yapacağız.

    bunun bir adım sonrası şudur: rakip görüşlerin bulunduğu bir toplum ve sonrasında devlet kuracağız, kendi bakışımızın baskınlığını sağlayacağız, ahlakımızı yasa yapacağız ve herkesin bu şekilde davranmasını sağlayacağız. yani hem norm üretmiş, hem belki yasa üretmiş olacağız. yasayı beğenmediğimizde de norma (ve ardındaki mantığa) dayanıp yasayı değiştirmeye çalışacağız.

    işte ilk entride atlanan noktaya geldik: dinin hükümleri sadece a priori ahlaki emirler olarak alınıyor ama bunun kurumsallığı gözardı ediliyor. din kurumsal bir yapı olarak ahlaki çıkarımlara izin vermiyorken, ve din içinde ahlakla savunulamaz emirler tanrının büyüklüğüne sığınılarak kanunlaşıyor (veya normlaşıyor) iken bizim ateistin de kurumsallaşma ihtiyacında bulunması pek normal. ve bunu, bireysel çabayla gerçekleştiriyor. yani a priori emirleri almıyor ama üretiyor, sonra bunu baskın kılmaya çalışıyor. becerebilirse ne ala, beceremezse de allah kerim (şaka gibi oldu bu da).

    devam edelim ve ikinci soruna doğru ilerleyelim.

    a priori ahlakı reddedip kendi çıkarımlarımızı merkeze alıp bunları (tabiri caizse) a priori emirler olarak aldığımız açık. peki bu durumda ahlakı bizimkine uymayan birini nasıl "ezecek" veya ahlaksız addedeceğiz?

    burada iki argümanım var ve sosyolog olarak ilkine sığınmayı şu anda daha çok tercih ediyorum: conventional wisdom ve çoğunluğun gücü.

    bir bebeğe tecavüzün kötü olduğunu kant'ın birinci emriyle temellendirebiliyoruz kolayca. kendine tecavüz edilmesini kim ister? "bebeğe tecavüz edebilirsiniz" diyen bir tanrının sorgulanır olmasının sebebi budur. hadi bu yetmedi, ikinci imperatif gelir yardımımıza: bebek senin aracın değildir. kendi zevkine göre onu kullanamazsın. ortadaki "kötünün" ilahi bir kötü olmasına gerek yoktur, ortada toplumsal bir kötülük vardır ve, üçüncü maddede belirttiğim üzere, topluma verilen zarar yeterince "kötüdür".

    burada şu sorun çıkabilir karşımıza: islam içerisinde kadının toplumsal ve ekonomik hayattan dışlanması bir "conventional wisdom" örneği olarak sunulabilir mi?

    cevabımız, eğer yukarıdaki silsileyi takip edersek, açık ve net bir hayır oluyor zira 7-8-9. maddelere (ve özellikle dokuzuncu maddeye) tamamen karşı. kadın toplumun yarısı demekken, ve hiçbir kişi üzerinde başkasının tahakkümü kabul edilebilir değilken (üçüncü imperatif, otonomi) nasıl birilerinin kendini eksik/ezik/öteki değerlendirmesini savunabilir/tavsiye edebiliriz?

    ikinci argümanı kısaca belirteyim: nihayetinde ahlak toplumsal ilişkilerle alakalı (ki yeni yüzyılın bir güzel yanı bu bakışın çevreyi de dahil edecek şekilde genişlemiş olması) ve amacımız toplumsal düzenin bir şekilde kurulması ve gelişimin sağlanması. bebeğe tecavüze cevaz verdiğimizde güdülerimize karşı bir iş yapıyoruz ve "masum" olanı "masum olmayana", tabiri caizse "yem ediyoruz". toplumlar kötüdür, ottur boktur püsürdür ama bir şekilde büyük çoğunluğu zayıflardan oluşur. zayıflar uzun süreler kendilerini öteki olarak görmeye dahi tamam deseler de sonunda patlarlar ve masumu koruma derdine düşerler. bu harekette dilediğimiz kadar a priori kimi emelleri önceleyelim/öncülleyelim, bu a priori emirleri dilediğimiz hayata doğru yorumlar ve/ya dilediğimiz hayata doğru, yani iyi algımıza göre alır veya bırakırız. bakınız: islam reformistleri. bunlar, a priori emirleri almaya çalşırken kendi ahlaklarına göre yorumlayıp yer yer a priori emirlere tezat şeyleri savunurlar. zira nihayetinde insanız ve ilahi de olsa emirleri, hele ki bu çağda, sorgularız. sonrasında ilk argümana döner, a priori emirleri atar (veya değiştirir) ve kendi a priori emirlerimizi "a priori" hale getiririz.

    -

    hasılı, bence, ateist bireyimizin kendi a priorilerini üretip bunları savunmasında, kantçı davranıldığı sürece, sorun yok (yani utilitarian/faydacı birini tamamen gözardı ettim. bu herifler "ben keyfime bakarım arkadaş" diye gezdiklerinden, canları isterse tecavüzü de mazur görebilir. insan saymadığım için bu grubu tamamen es geçtim). ha eğer ki amoral birinden bahsediyorsak zaten bu kişinin ahlakla ilişkisi olmadığından bu kadar yazmamız ve konuşmamız abes. bu, bana "erdoğan'a ne zaman oy verirsin" diye sormak gibi bir şey. ülkemi mahvettiğine inandığım birine oy verme ihtimalim yoktur, yani ben a-erdoğan bir adamım. aynı şekilde amoral biri "bana ne lan ahlaktan, ben sikimin keyfine bakarım" diyerek gezen biri ve ahlaki argümanlar üretmiyor.

    immoral adamlar da aynı şekilde olduğundan amoraller için düşündüğüm şey aynen geçerli.

    10 sayfa yazı yazmak, 9 sayfa dayanıp sonunda son paragrafta sövmek de benim ayıbım olsun. küfürsüz entri yazdım diye sevindim ama dayanamadım sonunda.
  • ahlaka dair çocuklara işkence etme örneğini caner taslaman denen demagogdan duymamın üzerinden epeyce bir zaman geçti ve şimdi de bebeğe tecavüz üzerinden ahlak tartışması okuyorum. malesef bu örneklerin kışkırtıcı olmak dışında bir anlamı yok.

    çocuklarımızı korumak, kollamak, sağlıklı yetişkinler haline getirmek istiyoruz ancak onlar çok savunmasızlar. her an onları yanımızda bulunduramayız, her an onları gözleyemeyiz. içinde bulunduğumuz toplumun bireylerinden çocuklarımızı korumamız imkansız ama şanslıyız ki o çocuğu sikmesinden kortuğumuz hemşolarımızın da çocukları var. bum, bir ahlak kodumuz oldu. kabilenin her bir bireyi tüm kabilenin çocuklarını kollasın, herkes rahat etsin. artık yeni nesilleri bu kodla yetiştireceğiz; onlara küçüklerin ve zayıfların kollamamıza ihtiyacını, çocukların toplumun geleceği için önemini, bir zamanlar bizim de çocuk olduğumuzu, ileride güçten düşebileceğimizi, muhammed ali'nin parkinson olması kıssasını, empatiyi,... anlatacağız, kavratacağız ve rahata ereceğiz.

    öte yandan ateistlerin sorunlu oldukları ahlak kodlarına bir bakınca; dayanağını toplumun yararından almayan, üzerinde tartışılamayan, uzlaşılmayan, geliştirilemeyen, peri masallarına dayanan, baskıcı, bireyselliği yok eden dogmatik kodlar. üstelik toplumsal gerçeklikle de uyuşmuyorlar ancak sistematik beyin yıkamayla, anlamlandırmadan kodlandıklarından savunanları çelişki görmekten aciz hale gelmiş.

    kadınların gece sokağa çıkmamaları, denize fullbody şalvarla girmeleri, aileden olmayan bir erkekle aynı ortamda yalnız kalmamaları, gerekli görülürse dövülmeleri, genel olarak ikinci sınıf sayılmaları,... bugünün toplumunun gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla uyumlu mu?
    bu kodların işlendiği insanlar bile yeterince içselleştirememiş olacaklar ki bu kodlara göre yaşayamıyorlar ancak yine de körü körüne savunup toplumun geri kalmasına sebep oluyorlar.

    kenan evren'in inşa ettiği ülkede yetişmiş özgürlükçü gençlerin siyasi ideolojisinin kafa karışıklığı olması gibi kültürel müslüman ateisteler de etik konusunda kafa karışıklığına düşmüş, fikirlerini damıtamamış olabilirler ancak toplumun teist kesiminin de neyin neden ahlaklı neyin neden ahlaksız olduğu konusunda ari bir fikri yok. felsefe özürlülük toplumumuzun ortak değeri.

    etik karmaşık bir konu olabilir ancak ateizm bunu olduğundan daha karmaşık hale getirmez. ateist ailelerde yetişmiş ateist değerlerle büyümüş pırıl pırıl ateist gençler daha açık kafayla daha net fikirlere sahip olabilirler. bizim için çok geç.

    (bkz: #73917255)
  • yoğundum, ne zamandır dönüş yapamadım cevaplara. en ciddisinden başlayalım.

    "1) dindarlar gibi a priori bir temel gösterme imkanı yoktur"

    bu benim dediğim şey değil. ben seküler bir ahlak temeli olamayacağını iddia etmedim. eğer durum öyle olsaydı, bir ateist olarak robust ahlaki realist olamazdım ya da kendimle çelişmiş olurdum. benim söylediğim, ateistlerin çoğunun ahlakın aslında subjektif olduğunu düşünüp, konu eleştirmeye gelince en robust ahlaki realistlerdenmiş gibi davrandığı. burada metaetik bir yetersizlikten bahsetmiyorum. burada bahsettiğim şey, birçok ateistin üzerine çok düşünmemiş olduğu için tutarsız tavırlar sergilediği. yoksa ahlaki realist olduğunu söyleyen ve ahlakın salt toplumsal bir inşa olmadığını savunan bir ateist ile hiçbir derdim yok.

    2) (bireysel ve/ya toplumsal olarak) "keyfi" ahlaki değerlere sahiptir ve ahlakı dilediği gibi yorumlayan bir kişiye karşı argüman sunamaz."

    yukarıda anlattım, benim derdim bu değil. ama gelmişken bir kantçı constituvism eleştirisi de yapalım bari. şimdi burada bir iki kavramı açayım ki tartışmanın kökeninde ne olduğu belli olsun tam olarak. ben robust ahlaki realizm deyince şunu kast ediyorum: ahlaki olgular, tıpkı dağlar veya önümde duran masa gibi, zihin dışında da vardırlar. (aynı şekilde robust epistemik realizm, epistemik olguların masalar gibi var olduğuna, robust matematiksel realizm, matematiksel olguların masalar ve dağlar gibi var olduğuna vb. ontolojik bağlılıktır. )

    kantçı constituvismin de dahil olduğu minimal realizm veya normatif objektivizm ise duruştan-bağımsız (stance-independent) nedenlerin üretilebileceği inancıdır. bu terimler onlarca farklı felsefeci tarafından onlarca farklı anlama gelecek şekilde kullanıldığı için "ama minimal realizm bu değil" diye itiraz edilmesi biraz manasız. ben genel olarak kullanılan bu anlamlarıyla kullanıyorum, terimlere takmak biraz manasız.

    iki tip gerçekçilikten, ikincisinin (minimal realizm) "gerçek manada" gerçeklik olduğunu düşünmediğim için, kantçılığın da gerçek anlamda gerçekçi (yani, robust olarak realist) bir ahlak temellendirmesi yapmakta kullanılamayacağını ve bu nedenle kant'ı veya takipçileri korsgaard, velleman vb.'yi takip edenlerin "ahlaki şüpheciliğe" karşı iyi bir temellendirme yapamayacağını düşünüyorum. yani "ateistler ahlakı temellendirebilir çünkü kategorik imperativ"demenin kendisinin makul bir pozisyon olmadığını, kategorik imperatif veya diğer minimal realizm tarzlarının (ideal gözlemci teorileri gibi) kendisinin keyfi-olmayan bir temellendirmeden yoksun olduğunu savunuyorum.

    nereden başlayalım? zor bir konu, kafada toparlaması da öyle. aslında buna kant'ta öznelikten ve kant'ın ahlaki özneliğe nasıl ulaştığından filan girsek iyi olurdu ama buna girmek farklı konulara da girmeyi gerektirirdi. onun yerine direkt şuradan başlayalım: neden kategorik imperatifi umursayalım, neden onu ahlaki bir temel olarak alalım? kategorik imperatif bir "inşa"dır, "eğer herkesin uyması gereken bir kural isteseydim, bu ne olurdu? nasıl ahlaki kurallar *uydururdum*?" sorusuna bir cevaptır aslında. şu soruya cevap değildir: "eğer ahlaki kurallar varsa, bunları nasıl bulabilirim ve bunlar nelerdir?"

    "bir bebeğe tecavüzün kötü olduğunu kant'ın birinci emriyle temellendirebiliyoruz kolayca. kendine tecavüz edilmesini kim ister?"

    fakat buna kişi kolayca şöyle bir yanıt verebilir: kendime tecavüz edilmesini istemem tabi ki, ama bu neden başkalarının tecavüz edilmesini -hatta bana tecavüz edilmesini- objektif olarak kötü kılsın? bunun da temeli en az "saat 3'te kimsenin ayağına basılmamalı" kadar keyfi. ikisi de stance-independent ahlaki önermeler, sadece birisi duruma özgü (particular) diğeri genel. biz inşamızı ikisi üzerinden de yapabiliriz. ben neden böyle ahlaki inşaları dağların varlığıyla bir tutayım?"

    sen bu şekilde temellendiremiyorsun bir şeyi, çünkü senin temellendirmenin temeli temelsiz. sen "bebeklere tecavüz etmenin kötü bir şey olduğunu" göstermiş olmadın. "eğer xyz maksimlerini kabul edersek bebeklere tecavüz etmek kötüdür." demiş oldun. fakat bu "bebeklere tecavüz etmek içsel olarak kötüdür." ile aynı şeye denk değil. bunun robust realizmle farkı şu: eğer robust ahlaki realizmi kabul edersek kimse "sen bebeklere tecavüz etmenin içsel olarak kötü olduğunu kanıtlamadın, xyz şartları altında kötü olduğunu söyledin. neden bunu kabul edeyim?" şeklinde bir cevap veremez. bu "neden 2+3=5'i kabul edelim?" (matematiksel olgu), "neden karşıdaki dağların varlığını kabul edelim?" (materyal olgu) "neden elli metre boyundaki devlerin dünyayı yönettiğine inanmanın irrasyonel olduğunu kabul edelim?" (epistemik olgu) ile aynı olur. bunların hepsi de tartışılabilir şeylerdir, ama bunların tartışması bir keyfilik tartışması değildir, ontolojik ve epistemolojik bir tartışmadır.

    başta dediğime geri dönelim, burada seküler bir ahlaki realizmin savunulamayacağını söylemiyorum. bittabi savunulabilir ve savunulmalıdır. ben "neden birçok ateist sürekli olarak seküler ahlaki realizmi savunmuyor da bunun yerine ahlaki subjektivist/deskriptivist olup hoşuna gitmediği şeylere karşı ahlaki realist bir tavır takınıyor?" sorusunu soruyorum. bu tutarsızlığın önüne geçmek için de ateistler olarak ahlak felsefesine yoğunlaşmamız gerektiğini savunuyorum. hatta din felsefesi, epistemoloji, çağdaş metafizik gibi tartışmaları da bilmek gerekiyor.

    bir not da şuraya düşmek istiyorum, "6- a priori hiçbir ahlaki kural kabul edilebilir değildir zira ama az ama çok sorunludurlar (burada dindarlardan ayrılıp ateist olarak yolumuza devam ediyoruz)."

    bu anlayabildiğim bir şey değil pek. benim bildiğim hemen hemen tüm metaetikçileri ahlakı ve ahlaki önermeleri sintetik (hatta bazıları analitik) a priori olarak kabul ediyor. burada a priorinin kullanıldığı anlamı çok anlayamadım. kategorik imperatifler sintetik a prioriktir mesela. hatta kant da ahlaki meselelerin a priorik olarak çözülmesi gerektiğini söyler. felsefe dışındaki bir anlamda kullanılıyorsa bilemedim.
  • sanırım bu sefer argümanı daha doğru anladım:

    kimi ateistler elle tutulur (robust'ı bu şekilde çevirmeyi tercih ettim zira, sanırım, kontekst içinde en doğru tabir bu) ahlak varmışçasına davranıyor ama bunu temellendiremiyorlar.

    burada bence biraz yanıltma var ve entrinin sonunda buna değineceğim.

    -

    doğrudur. bir şekilde daha yüksek bir otoriteye referans göstermeyen hiçbir ahlaki argüman/yargı/inanç bize elle tutulur, gözle görülür bir ahlaktan bahsedemez zira

    p1- daha yüksek bir otoriteden bahsetmeyen kişi kendini otorite olarak görür,
    p2- tutarlı olmak isterse herkesin kendisi kadar otorite olduğunu kabul etmek zorunda kalır (gene geldik mi kant'a?),
    p3- herkesin otorite olduğu bir dünyada her fikir ama öyle ama böyle temellendirilebilir,
    p4- birbirine zıt fikirler eş derecede değerlidir,

    c- nihai/üstün/aşkın/mutlak bir ahlak argümanı/ahlaki argüman bulunamaz zira herkesin eş kalitede olmasa da eş değerde argümanları bulunur.

    yani bir döngüye giriyoruz ve üç ihtimalimiz var:

    1- ya herkes eş derecede otoritedir diyeceğiz ve bize göre ahlaksız birinin de ahlaklı olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız,
    2- ya herkes eş derecede otoritedir desek de kendimizi doğru göreceğiz ve diğerlerini yeterince gelişmemiş sayacağız,
    3- ya da direkt kendimizi "ahlak otoritesi" addedeceğiz ve bize aykırı olanları irrasyonel veya ahlaksız göreceğiz.

    ilk durumda ahlakın tutarlılık gereksinimini, üçüncü durumda ikinci premise'i, ikinci durumdaysa ikinci ve/ya dördüncü premise'i gözardı ediyoruz. ama sonucu değiştirebilecek bir adım da yok.

    -

    sanırım tekrar sosyologluğa dönüp ikinci ihtimali savunma taraftarı olacağım. evet, bir ateist robust/elle tutulur bir ahlaktan bahsedemez. ama kendi içinde tutarlı olduğu sürece bunu bir şekilde savunabilir - tıpkı diğer herkesin savunabileceği gibi. sonrasında klasik kişi > grup > hükumet > devlet adımlarını takip edip kendi ahlakını yasa yapıp yasa-ahlak döngüsünü kendi çıkarına kullanıp baskın kılabilir.

    (sonradan ekleme: baskın kıldığında da "bakın, toplum mantıklı ve böyle/benim dediğim gibi/bizim dediğimiz gibi işliyor. aklın yolu bir. bu kadar insan yanlış da sen mi doğrusun dümbük?" deyip argumentatum ad populum yapabilir. safsata olur, kabul. ama aşağıda da sorduğum üzere, safsataya veya ikileme düşmeyen bir argüman bulabilir miyiz?)

    ama sadece baskın kılabilir zira devlet ne kadar otorite olursa olsun asla ilanihaye hayata ve sınırsız bilgiye sahip olduğu iddia edilen mutlak iyi bir varlıkla yarışamaz.

    -

    burada, sanırım, şu sorulabilir: dindarlardan ayrı kim elle tutulabilir bir ahlaktan bahsedebilir? ha klasik euthyphro dilemma'ya düşer ve dindarların argümanı da tutmaz diyebiliriz ki bu durumda iyice içinden çıkılamaz bir hal alır durum:

    ahlak harbiden nedir ki kimse ahlaki ilkeleri elle tutulur bir şekilde sunamaz/savunamaz?

    -

    çok post-modern bir tartışma gibi oldu bu. tanrı yanlış, insan yanlış, doğa yanlış ve bildiğimiz, referans alabileceğimiz kimse/hiçbir şey yok. post-truth bile diyemiyoruz zira kişisel doğruları dahi kabul edemiyoruz. yani ortada sorunlu olan ateistler değil, hepimiz. kendi içinde tutarlılığı yeterli görmediğimiz, elle tutulur "veriler" istediğimiz anda insanın üretimi olan şeylerin tümünü atmak zorunda kalıyoruz (ki dinlerin, "aydınlanmadan" sonra güçlerinin azalmasının bir sebebi de dinlerin insan üretimi olduğunu daha "bilimsel" ve "mantıklı" şekilde savunabilmemiz) ve hiçbir insan üretimi bu dileğimizi gerçekleştirebilir değil. hani gösterebileceğimiz tek bir elle tutulabilir ahlaki argüman/duruş/inanç/söylem var mı? düşündüm, ben bulamadım da?

    hasılı demem o ki söylenen temelde doğrudur, kendi üretimini nihai doğru olarak sunar ateistler "de". ama onlardan elle tutulur bir sebep/temellendirme istediğimizde kendimizin de elle tutulur hiçbir şey gösteremeyeceğimizi kabul etmemiz gerekir sanırım. sonunda olay döner dolaşır otoritelerin hangisinin daha üstün olduğuna (bilim vs tanrı), sonra bu otoriteyi kimin "en doğru" anladığına (musa vs isa, kant vs mill) ve bu anlayanların hangisinin "kek üstünde krema" (robben, şerefsiz robben) olduğuna dayanır gibi (huberman vs gramsci). bence.
  • bu imtihan temelde ateisti ilgilendirir. başkalarının buna müdahil olma gayreti iyi niyetli olmayabilir. bunlar ayrı.
    ancak herkesçe malum ki çok konuşmak/yazmak çok şey söylemek anlamına gelmiyor. ateistlerin ahlak konusundaki tutarsızlıklarından dem vuran başlık sahibi öznel ahlaki temellerini hangi kaynaktan aldığını yazarsa konu bir anda netleşecektir.
    zira bu konu ile ilgili fikirleri akılcı yaklaşımdan ziyade içinde yoğurulduğu kültürden besleniyor gibi görünüyor.