şükela:  tümü | bugün
  • üst edit: moderatör abiler başlığı “eşiğinde” şeklinde düzeltirse müteşekkir olucam. çok da manidar bir yanlış olmuş gerçi, düzeltmeseniz de olur. eheh eh

    edit 2: durumu olmayan arkadaşlar, elleri bollaşınca okur.

    merhaba merhaba gençler...

    gerçi bakmayın 7/24 baklava desen süveterle gezen hasan amca edası ile “gençler” dediğime, ben de gencim. 21’e girmeme çeyrek var daha. ama 40 yaşında gibi hissediyorum kendimi, yemin ederim çöktüm. eheh eh neyse, mevzu bu değil. zaten geyik yapacak mecalim de yok. konu belli, bodoslama dalıyorum.

    bakın canlarım ciğerlerim, “neden ateizme kaydın?” şeklinde bir soru yöneltsem, bir çoğunuz ağzınızı bile açamayacaksınız. hadi açtınız diyelim, “turan dursun” gibi merdiven altı ateist forum sitelerinden araklanmış ve aşırı klişeleşmiş olmalarından ötürü üzeri tozlanmış `çürük söylemlerin ötesinde argüman sunamayacaksınız`. zira akademik seviyede bir eğitim almadınız. sözüm meclisten içeri. daha henüz istediği her şeyi ağlayarak elde etme evresini yeni atlatmış ergenlerin; felsefi argümanları irdelemesi, teolojik incelemeler yapması, dinler tarihini istiflemesi, tutarlı ve mantıksal bir metod benimsemesi ve nihayet rasyonel bir inanç edinmesi imkansızdır.

    gereksiz tevazu göstermicem. yaşıtlarıma kıyasla hep daha zekiydim. akranlarım pilin ucunu yalarken, ben oturup ansiklopedi karıştırıyordum. 35 yaşındaki herifler “varoluşsal sancılar yaşıyorum abi yea” diye gezip havalı olduklarını zannediyorlar ya hani, heh işte ben o sancıları 15 yaşında çektim. inanç mevzularına fazlasıyla kafamı yordum, sorguladım, saçım başım birbirine girdi, günlerce odama kapandım, metinleri inceledim ve doğru olduğuna kanaat getirdiği inanca varabildim... peki elini vicdanına koy ve söyle, sen bunların hangisini yaptın da “dinler sümer geleneği abi yea” diye volta atıyorsun etrafta?

    bunu yapınca havalı mı olduğunu zannediyorsun? sırf tanrı inancını terk ettin diye otomatikman aydın ve entelektüel birikimli birine mi evrildin? ya da ne bileyim, birilerine kızdın da tepki olarak mı inancını terk ettin? peki bu din, kızdığın ve tepki göstermek istediğin kesimin veya kişilerin dini mi? yaşamak istediğin ve özendiğin hayat ile islam uyuşmuyordu da; yaşadığın hayatı islam'a uydurmak yerine, islam'dan mı kurtulmayı seçtin? dinden çıkınca allah'dan da mı kaçmış oluyorsun? kafanı kaldırıp bir bak lan, sence de bir rasyonallik yok mu şu dünyada? ortalama insan ömrü... ya da ne bileyim, akıl sahibi tek canlının insan olması... evrendeki bu düzen sence de sınav oluşumuzun bir göstergesi değil mi? hiçbir maddesel varlığın ebedi ve ezeli olmaması... tanrı inancının insana fıtrattan gelmesi, insanın fıtri olarak hep daha fazlasını istemesi ve bu fazlasını isteme eğiliminin, sonsuz bir ahiret hayatı olmaksızın giderilememesi... ''iyi''nin ve ''kötü''nün varlığı ile birlikte, bizim sürekli seçim halinde olmamız...

    sizi temin ederim eğer bu evrenin bir anlamı olmasaydı, onun anlamı olmadığı hakkında da hiçbir şey düşünemezdik. sonsuz hiçlikten gelen ve sonsuz hiçliğe giden boş ve anlamsız 60-70 yıllık bir ömürden ibaret değil hayatımız.

    ''insan, kendisini başıboş bırakılacağını mı sanır?'' (kıyamet 36)

    neyse, size bunları anlatmak için burada değilim, ''neden islam'' sorusuna rasyonel sebepler sunucam. şuan okumakta olduğun makale, iyi kötü silkeleyecektir seni. en azından “ne yapıyorum la ben” dedirttirecektir, dedirtir umarım artık. tıpkı descartes’ın “elma sepeti” misali... sepeti boşaltıcaz ve yalnıca sağlam elmaları içerisine koyucaz.

    uzun zamandır oturup yazmak istediğim fakat ataletime yenilip bir türlü bismillah diyemediğim bir yazı bu. olum mudara kalk, harekette bereket var.

    ateizm > agnostisizm > deizm > teizm > islam” şeklinde bir yol izlicez. yazının hacmini elimden geldiğince kısa ve öz tutmaya çalışıcam ama oku rica ediyorum. oku yoksa ''öldükten sonra kanalizasyon atığı olucaz'' inancını elitizm sanıyorsun.

    allah enfal suresi 22. ayette, aklını işletmeyenleri, “yer yüzünde debelenenlerin en hayırsızları” olarak niteler. saksıyı çalıştıracaksın. mutlak adaletin gerçekleşeceği ve ebedi ahirete uzanan bir hayat için, bırak şu yazıya vereceğin 20 dakikayı, 20 seneni bile versen boşa değildir. peri masalı değil ciğerim cennet ve cehennem, gel hele. şimdi efendi gibi al çayını kahveni, otur ve oku şunu.

    yazıda sırası ile şu konulara değinilecek:

    1) ateizm
    2) agnostisizm
    3) deizm
    4) neden islâm?
    5) islâm’a yöneltilen itirazlara cevaplar
    6) sonuç

    başlıyoruz gençler. siz de dinleyin ey aztekler, romalılar, hititler, lidyalılar...

    1) ateizm

    ateizmin tanımını kısaca; “tanrının varlığını reddeden ve dolayısıyla dinlere ve metafizik kavramlara kapısını tamamen kapatan felsefi akımdır.” şeklinde yapabiliriz.

    en temelsiz ve en çok körü körüne iman gerektiren akımdır ateizm. bir pilot kalem bile kendiliğinden oluşamıyorsa, bu evren nasılasdfghjkl şaka lan şaka, pilot kalemle ateizmi çürütecek değilim, bunu avam bile yemiyor artık. hani diyorlar ya, bilim ilerledikçe dinler yok oluyor diye, aslında tam tersine, bilim ilerledikçe ateizm çöküş yaşıyor.

    20. yüzyılın sonlarına kadar ateizmin iki temel iddiası vardı. birincisi; "maddenin ezeli oluşu, yani evrenin sonsuzdan beri var ve sonsuza kadar da var olmaya devam edeceği inancı." ikincisi ise; "yaşamın kaçınılmaz bir şekilde zaten ortaya çıkmak zorunda olduğu."

    ateistlerin 20. yüzyıllarda ortaya koyduğu bu iki iddiayı, bilim henüz 21. yüzyılın başlarında asılsız olduğunu gösterdi ve bu iki iddiayı da suratlarına çarptı.

    çok enteresan bir durum aslında. sen bilimi her daim referans olarak gösterdiğini, sırtını dayadığını iddia ediyorsun fakat dayanak olarak gösterdiğin bilim, çok kısa bir süre içerisinde ortaya koyduğun en temel iki iddianı da talan edip çürütüyor. ironiye gel. boşuna demiyoruz ateizm akademik seviyede değil, ancak popüler kültür seviyesinde varlığını sürdürebilen kör bir inançtır diye.

    kitap uzunluğunda arguman sunabilirim fakat en temel iki tanesi üzerinden gidicem, sıkılıyorsunuz sonra, yazıyı şişirmek istemiyorum. ben bu yazıyı kendim için yazıyorum açıkçası. allah, “ne yaptın ey kulum” diye soru soracak, karşısında apışıp kalmayayım diye yapıyorum bunu.

    duygusallığı burakın, hakikat dediğimiz şey, senin keyfekeder kaprislerine göre belirlenmiyor ne yazık ki. eğer haksa, istesen de hak, istemesen de... naapcan, allah'dan kaçmak için yatağının altına mı saklanıcan? valla kusura bakma canım, paşa paşa yaşayacaksın bu hayatı. şimdi aklını başına devşir ve mukayese ederek şu yazıyı oku. ne çok okuyun dedim ya. ama okuyun, vururum.

    - neyse, birincisi neydi? ateizm; maddenin ebedi olduğunu ve evrenin sonsuzdan beri var olduğunu savunuyordu. sebep? çünkü sonradan(yoktan) oluşan her şey yaratılmış olmak zorundadır. felsefede de, bilim literatüründe de bu böyledir. bu sebeple einstein ve hubble ateistlere aduket yapana kadar, ateistler hararetle maddenin ezeli ve ebedi oluşunu savunmuştur.

    aslında zaten 19. yüzyılda termodinamiğin keşfi ile bilim adamları evrenin başlangıcı olması gerektiğini söylüyorlardı.

    ara not: "termodinamik dediğimiz şey; günlük hayattan da aşina olduğumuz gibi, sıcak bir şişe suyu soğuk bir şişenin yanına koyarsak, iki şişe de aynı sıcaklıkta buluşana kadar sıcaklık, sıcaklığın daha düşük olduğu yere geçiş yapar. bilim adamları da şu soruyu soruyor; sıcaklık hep varsa, neden evrende sabit bir ısı yok. neden sıcaklık eşit şekilde her yere dağılmadı. mesela, neden güneş, ısısını diğer gezegenlere eşit vermedi?"

    yani daha termodinamiğin keşfi ile bilim adamlarında evrenin bir başı olması gerektiği fikri oluşmuştu bile. 1915 yılında genel görelik ortaya çıkıyor ve einstein reis bu denklemi çözüyor. evrenin genişlemesi gerektiğini, geriye sardığımızda da doğal olarak tek bir noktadan başlaması gerektiğini söylüyor. daha sonra edwin hubble evrenin genişlediğini gözlemleyerek deneysel olarak onaylıyor ve "big bang"(büyük patlama) dediğimiz kuram ortaya çıkıyor.

    big beng'in savunduğu temel tez; evrenin 14 milyar yıl evvel bir açılımla ortaya çıktığıdır. 2003 yılında 3 büyük kozmolog; sabit bir hızla genişleyen evrenin başlangıcı olduğunu söylemesiyle de, bu tez bilim dünyasında genel kabul görüyor ve yıllarca "maddenin ezeli ve ebedi olduğunu" savunan ateizm, ensesine şamarı yiyor.

    big bang'in keşfinden 10-15 yıl evvel, en ünlü ateist aktivistlerden georges politzer şunları söylemişti hatta: "evrenin başlangıcı ve sonu olduğu ispatlansın, ateistler olarak tanrıya inanacağız." ee, ispatlandı? niye sözünüzde durasınız ki zaten. yalan ve iftira, bedelini hiçbir zaman ödemeyeceğinizi sandığınız günlük rutin hareketler ne de olsa, di mi? adamlarda mutlak adaletin gerçekleşeceği bir ahiret inancı yok ki. ayrıca tarih boyunca big bang’in en katı muhalefetçileri hep ateistler olmuştur. zira big bang, “evrenin sonradan var olduğu” gerçeğini ispatlıyordu. yani evren ezeli değildi, dolayısıyla bir var ediciye muhtaçtı!

    gelin görün ki ne hikmetse semavi dinler binlerce yıldır evrenin başlangıcı ile sonu olduğunu savunmuştur. bence düşünen bir insan için bunlar gayet doyurucu argumanlardır. tamam, bunları tek tek baz aldığında belki ''rastlantı'' olarak niteleyebilirsin fakat tek tek baz aldığın ve ''rastlantı'' olarak nitelediğin bilgilerin üst üste gelmesi hakikattir canım arkadaşım hakikat. doğruluğu sonradan ortaya çıkmış bunca veriyi ''tesadüf'' diyerek bir çırpıda bertaraf edemezsin. utanır insan.

    evren ile alakalı elimizde toplam 4 veri var...

    1. evrenin başlangıcı var
    2. evren tek bir noktadan varoldu
    3. evren sürekli genişlemekte
    4. evrenin sonu var

    bilim dünyasında bu fenomenlerin birisini dahi reddedecek kadar dümdük birisi yoktur sanırım.

    peki kuran evren hakkında ne der?

    1. evrenin başlangıcı var: araf 54, yunus 3, ibrahim 19, hicr 85, nail 3 ve daha bir çok ayet...

    2. evren tek bir noktadan varoldu: allah enbiya suresi 30. ayette, ''inkar edenler görmezler mi ki, yer ve gök birdi(ratk halindeydi) de biz onları ayırdık... hala mı inanmazlar?'' der. ben bu ayete bitiyorum ama. hani allah ''hala mı inanmazlar'' şeklinde sitem ediyor ya. heh işte o sitem doğrudan günümüz inkarcılarına. zira daha geçen yüzyıla kadar bütün evrenin tek bir noktadan başlayıp, bir açılım ile varolduğu bilinmiyordu.

    3. evren genişliyor: allah zayiat suresi 47. ayette, ''göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve şüphesiz biz onu genişleticiyiz'' der. inkarcıları duyduklarında kaçacak delik aradığı ayetlerden biri de budur zira daha henüz o döneme kadar ''evrenin sonu var mı yoksa sonsuz mu'' muhabbetleri dönerken, bu ayet 20. yüzyıl'a kadar seçenek statüsünde bile olmayan ''genişleyen evren'' modelini ortaya atıyor.

    “ama diyanet öyle çevirmemişkiğğ...” minvalinde ağlamaklı serzenişlerinizi duyar gibiyim. titretiyor di mi?

    ayete anlam veremeyip “kudretimiz geniştir", "rızkınızı geniş kıldık" şeklinde mecazi yorumlar yükleyerek tefsir edenler olmuştur. fakat o ayeti, “bana ne abi, bu ayete anlam veremiyorum ama allah dediyse vardır bildiği” diye düşünüp, “evreni genişleticiyiz” şeklinde birincil anlamı ile çeviren müfessirlerin sayısı da hiç az değil:

    ibni zeyd, zeccac, fahreddin razi, ebusuud efendi, ibni kesir, mukayil süleyman, el-firuzabadi, ibni cerir taberi, ebu cafer, el taberani vs vs araştırsanız daha da bulacağınız bir çok müfessir, yüzyıllar evvel bu ayeti, “biz evreni genişleticiyiz” şeklinde tefsir etmiştir.

    elimde diyanet hariç üç farklı tefsir kitabı var. üçü de “evreni genişleticiyiz” şeklinde çevirisini yapmış

    işi yokuşa sürmeyin gözünüzü seveyim. allah daha ne desin? “biz evreni tek bir noktadan patlatıp 10 üzeri 60 birim ile genişletiyor, bu genişleme hızını da, içine doğru çekim hızından az biraz yavaş tutuyoruz ki, siz ibret alasınız diye” mi desin? ne istiyorsunuz anlamıyorum ki lan.

    4. evrenin sonu gelecek: allah müminun suresi 59. ayette, ''kıyamet günü mutlaka gelecektir, bundan hiç şüphe yoktur. fakat insanların çoğu buna inanmazlar'' der. sahiden de dönemin müşrikleri dünyanın bir sonu olacağına inanmıyordu. empati yapın, herif bakıyor ayağının altında sapasağlam toprak, düzenli olarak her gün doğup batan güneş, dedesi, dedesinin dedesi ve nesillerce aynı paradigmasında sabit giden bir dünya düzeni... dünyanın sonunun gelmeyeceğini düşünmeleri çok doğal.

    gelin görün ki kuran'ın bütün bu tespitleri tutmuştur. bir an olsun tutmadığını düşünün? kuran'da, ''evreni sonsuzdan beri var ettik ve var etmeye de devam edeceğiz'' şeklinde bir ayet olduğunu düşünün? dinin bütün rasyonelliği çökerdi. fakat böyle olmadı zira sonsuz ilim sahibi allah vahyidir kuran! o hep doğruyu söyler zaten, kurban olduğum allahım.

    neyse gençler, devam edelim. ateistler big bang’in şoku ile “çok-evrenler”, “açılır-kapanır evren”, “hiç yoktan evren” gibi tanrısız evren modelleri ortaya kodular. fakat bu modeller ya bilimin, ya da felsefenin süzgecine takıldı. uzun uzun anlatacak değilim bunları. ateistlerin big bang kuramını sindiremeyip, bu gibi hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, temelsiz hipotezlerin arkasına sığınmaları da, ne kadar zor durumda olduklarını gösterir nitelikte.

    -ateistlerin savunduğu ikinci temel tez neydi? ateizm; “yaşamın `nasılsa mutlak bir şekilde ortaya çıkması gerektiğini`, yaşanılabilir dünyanın öyle veya böyle zaten oluşmak zorunda olduğunu” söylüyordu.

    fakat fizik; -özellikle son 20 yıldır- evrenin çok hassas ve çok kritik ayarlar üzerine kurulu olduğunu gösterdi. yani bilim, ateizmin söylediğinin aksine, yaşanılabilir evrenin ortaya çıkmasını engelleyecek sayısız faktör olduğunu söylüyor.

    misal mevcut yasaların varlığını ele alalım...

    yer çekimini kaldırdık; ne yıldızlar ortaya çıkar, ne gezegenler. kuantum mekaniğini veya elektro manyetik kuvveti ortadan kaldırdık; atomlar kararlı olamaz, hatta belkide atomlar bile olamaz.

    hidrojen atomları birleştiklerinde, kütlelerinin 0.007’sini
    değil de 0.006’sını enerjiye dönüştürüyor olsaydı, evren yalnızca hidrojenden oluşurdu. eğer kütle çekimi daha zayıf veya olması gerektiğinden daha güçlü olsaydı; galaksiler, yıldızlar ve gezegenler oluşmayacaktı.

    başlangıçtaki koşullara bakalım...

    misal; evrenin ne kadar hızla genişleyeceğini belirleyen kozmik sabit: 1/10^50 (yazıyla: on üzeri elli'de bir) ihtimal.

    evrenin başındaki entropinin ayarı: 1/10^10^125 (yazıyla: on üzeri on üzeri yüz yirmi beş'te bir) ihtimal. (yuh)

    böyle üslü sayılarla ifade edince belki bazıları tarafından pek anlaşılmıyor ama evrendeki bütün atomlara bir rakam versek ve bütün atomların içerisinden bir atomu benden habersiz seçseniz, gelipte seçtiğiniz atomu tek seferde bulma olasılığım, bunlar ve bunlar gibi daha yüzlerce hassas ayarın üst üste binip aynı anda gerçekleşme ihtimalinin yanında tırt kalır. yani tesadüf silsilesinde ihtiyacımız olan şey, sadece büyük tesadüfler değil; tesadüfen birbiri ardınca gelen büyük tesadüfler!

    işte ateistlerin tesadüfe iman dereceleri bu denli büyüktür. oysa bir denizdeki su moleküllerinin birbirinden ayrılma ihtimali, evrenin kendiliğinden oluşması ihtimalinden kat ve kat fazladır. fakat ironidir ki ateistler kızıldeniz’in yarılması olayına “mitoloji”, evrenin kendi kendine oluşmasına ise “bilim” der. samimiyetlerinden şüphem yok.

    son sözleri söyleyip ateizm başlığını sonlandırayım. ateizm, bilim ile uzaktan bile ilintili değildir. ateizm, din düşmanlığı temeli üzerine yükselir. türkiye’de adı geçen en popüler ateist “celal şengör”dür. şengör çok mu sorguladı da ateist oldu sanıyorsunuz? bizzat kendisi “iki yaşından beri ateist olduğunu” söyler. anlayacağınız bu adamlar zaten “tanrı olmamalıdır” diye yola çıkmış insanlar. alanı olmamasına rağmen konuk olduğu her programda, konuyu dine bağlayarak, dindarlara ve dini değerlere hakaretler savurması da, bu iddiamı tasdikler nitelikte. yav amcacım, sen jeologsun. tamam, hem de başarılı bir jeologsun ama niye sırf bir dalda profsun diye her alanda, her dalda rastgele atıp tutma hakkını kendinde görüyorsun? tek başına çıktığı her programda, din hakkında atıp tutar şengör fakat “kendin çalıp kendin oynaması kolay, münazara edelim hadi hodri meydan” diyen akademisyenlerin münazara tekliflerini kabul edemez. niye? çünkü kim bütün ahlaksızlığını, attığın yalanları ve iftiraları suratına çarpacak biri ile yüzleşmek ister ki?

    şimdi yurt dışına çıkıp avrupa’ya gidelim, keza “richard dawkins” de öyle. dawkins, yaşayan en ünlü ve en aktif ateisttir. en popüler kitabı da “tanrı yanılgısı” isimli kitabıdır ve içerisinde toplasan 2-3 argüman var, gerisi yine dine ve dini değerlere saldırı...

    bakın, yeni ateistlerin geneli, dawkins'in “tanrı yanılgısı” isimli kitabını okur ve ateist olur. fakat şundan haberdar değillerdir; dawkins bu kitabı yazdıktan sonra, akademide bizzat ateist felsefeci ve bilim insanları tarafından sert tepkiler almıştır. bir çok akademisyen tarafından linç yemiştir. niye? çünkü kendisi mantık ve felsefeden nasibini almamış bir zır cahildir. konu teoloji ve din felsefesi olduğu zaman cahildir, yoksa sezar'ın hakkı sezar'a, kendisi başarılı bir biyologtur. fakat kitabı okuduğumda benim bile midem bulanmıştı, 17 yaşındaki ergenler gibi safsatanın ve fallacynin dibine vurmuş herif. bunu yalnızca ben söylemiyorum...

    en köklü “ateist” filozof micheal ruse der ki; "yeni ateistler bilime zarar veriyor, görüşleri bilimsel hatalarla dolu. 'tanrı yanılgısı' isimli kitap beni bir ateist olarak utandırdı ve mcgrathlar bunun sebebini kitaplarında detaylıca gösterdi..."

    görüldüğü üzere kendi adamları bile gol diyor...

    "tanrı yanılgısı" isimli kitap, akademi dünyasında sayısız reddiye almıştır. "aramızda kalsın tanrı var" (orijinal ismi: god’s undertaker) ve dawkins’in yanılgısı(orijinal ismi: dawkins delusion) bunlardan en dikkat çekenleridir. türkiye'ye baktığımızda, alper bilgili'nin "bilim ne değildir" isimli kitabında, dawkins için ayırdığı bölümleri okumanızı şiddetle tavsiye ederim. aynı kitapta şengör'ü de yerin dibine sokar, rezil eder. dawkins de şengör gibi, diğer teist akademisyenlerin münazara davetlerine karşı üç maymunu oynar. korkar kaçar. ödleklik ciğerlerinde var. ee, bu kadar tokat manyağı bir felsefenin savunuculuğunu yapmak zordur. onlar da gayet farkında ki, ateizm savunulacak halde değil.

    hasılı kelam gençler, olayın iç yüzü hiç de sizin sandığınız gibi değil. yarım hekim candan eder, yarım hoca imandan eder derler ya hani; yarım sorgu da akıldan eder adamı. siz sorgulamıyorsunuz, sorguladığınızı zannediyorsunuz. ya da bir çoğunuzun derdi aslında bilmek değil de, sorumluluktan kaçmak...

    zira ateistlerin, “uzaylılar”ın varlığı hakkında bu kadar ılımlı bir tavır sergilemesinin izahını yapamazsınız. dawkins bile “bizi uzaylılar yaratmış olabilir” diyor. “tanrı mutlak yoktur” diyenle aynı adam la bu, tutarsızlığa bakar mısınız?

    “tanrı mutlak yoktur” demek dogmatikliğin dibidir. hele hele uzaylılara “belki vardır” dedikten sonra bunu söylemek mantıksızlığın dik alasıdır.

    zira uzaylıların olma ihtimali, tanrının olma ihtimalinden çok daha düşüktür. uzaylıları doğrulayan hiçbir bilimsel belirtiye dahi sahip değilken, tanrı kavramını göz önünde bulundurmak için evren gibi koca bir gerekçeğe sahibiz. ama ateistler birincisine belki derken, ikincisini kesin olarak reddederler, bu ap açık bir safsatadır.

    ateizm ve ateistler bu çelişkiler batağında kalmaya devam edecekler. bununla birlikte evreni var eden bir akıl inancı da daima sürecek. zira ateizmin, tanrı gibi insanlık tarihinden beri toplumun zihnine ve bilinçaltına bu denli yerleşik bir kavramı atabilecek güçte argümanı yok. bilakis kurdukları mantıksal anti tezler de felsefi değer taşımıyor.

    allah’ın varlığına delalet eden bütün argumanları yalayıp yutmama rağmen, allah’ın varlığının en büyük delilinin “his” olduğunu düşünüyorum. varlığını sırtında hissetmek çok başka. önceleri, “ola da bilir, olmaya da bilir ama ben olduğuna inanmayı seçiyorum” gibi bir düşüncem vardı. ama artık öyle değil hocam, artık inanmaktan ziyade var olduğunu resmen biliyorum.

    sezai karakoç’un bir sözü var:

    “hiçbir 'batıl' din, her gün ama her gün, ortalık ışımaya başlarken, kurt kuş uykudayken, insanı ayağa kaldırmaya cesaret edemez.”

    sahiden de öyle. hele hele benim gibi garfield tabiatlı biri için doğruluk payı çok çok yüksel bir söz. sabahın o saatinde kalkıyorsun ve bundan zevk alıyorsun... bir tatlılığı var, bitirdikten sonra bütün vücudunu saran bir huzur... kılan bilir.

    rabbim hatrına yaptığım her şey, çektiğim her sıkıntı ve acı tat veriyor.

    mesela ben yıllardır hiçbir kurban bayramı’nın ilk iki günü bayram etmedim. amca oğulları bir ellerinde tesbih, diğerinde nargile, bilek üstü dar pantalon ile kafelerde maçoluk yaparken; ben boğazıma kadar tezeğe ve işkembeye bulanmış kurban derisi taşıyor olurdum. niye? yoksullara et götürecez. allah rızası olmasa hangi güç beni odamdan çıkarıp bunları yaptırabilir ki? maksimum yapacağım iyilik, yolumun üzerindeki teyzelerin market poşetlerini taşımak veya ne bileyim, mendil satan bir çocuğu eve ya da malik baba’ya götürüp yemek yedirmek. bunu her insan yapar. fıtri olarak zaten iyiye ve güzele kılavuzlanmışız. mazlum ve ihtiyaç sahibi masum kimselerin mutluluğu ile biz de mutlu oluyoruz. yani sırf vicdani rahatlama sağlamak için bile bunlar yapılır.

    “kimse yok mu?” diye bir program vardı önceden kanal 7’de. işte o programdaki yoksul çocukların şekerler, envai çeşit oyuncaklar ile buluştukları o an, en az onlar kadar mutlu oluyordum. fakat bana deseydin ki, en sevdiğin oyuncakları o yoksul çocuklara hediye et, muhtemelen bunu yapamazdım. sarp yokuşa atılamazdım. o gücü kendimde bulamazdım. işte böyle bir durumda ancak “allah rızası”nı kazanma arzusu sana bunu yapacak itici gücü ve dinamiği sağlıyor. yaptığın iyilik sonucu, ciddi ciddi maddi ve manevi anlamda birşeylerini yitirmiyorsan, o iyilik değildir kanımca, ihtiyaçtır. kimse kusura bakmasın, kaldırım kenarındaki bebekli annenin önüne 1 lira atmakla iyi insan olunmuyor.

    “ona iki yolu gösterdik.
    fakat o, o sarp yokuşa göğüs veremedi.
    bildin mi sen, o sarp yokuş nedir?
    köle azat etmek,
    veya salgın bir kıtlık gününde yemek yedirmektir,
    yakınlığı olan bir yetime,
    veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.
    sonra da iman edip de sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.” (beled 10-17)

    neyse, konunun dışına çıkmadan son olarak ünlü fizikçi paul davies’in şu sözlerini bırakıyorum:

    "ne kadar kaçınılmaya çalışılırsa çalışılsın tasarımın bıraktığı etki akıllara durgunluk verici. ateizm, teizm’den çok daha fazla iman gerektirir..."

    bu sözün nedenini sizler de çok iyi biliyorsunuz. tarih boyunca teizmin argümanları ateizmin argümanlarını hep geçmiştir. ateizm düşüncesi mantıksal olarak savunulmayacak bir haldedir. bu görüşü savunmak için -şengör gibi- bilimi istismar etmeniz, -dawkins gibi- mantıksal açıdan çelişkili argümanlar sunmanız ve bilimin bir gün yanlışlanacağı ümidi ile yaşamanız gerekir.

    motoru soğutmadan devam...

    2) agnostisizm

    agnostisizm de kısaca, “tanrı var ya da yok olabilir, bunu bilemeyiz” görüşünü savunur.

    agnostisizm her ne kadar ateizmin keskin(kesin yoktur) ifadesini reddetme konusunda tutarlı bir tavır sergiliyormuş gibi gözükse de, kendi içerisinde çelişkiler barındırır. he, ateizme karşı maça 1-0 önde başlayacaktır fakat teizme(tek tanrılı dinlere) gelince ağır çuvallayacaktır.

    bir mağara duvarında, insan figüründe oymalar olduğunu farz edelim. bu insan figürlerini gördüğümüzde aklımıza gelen ilk şey, “bunun eski çağlardaki toplumlardan kalan bir tarihsel buluntu” olarak değerlendirmek olacaktır. eğer ateist bakış açısı ile bakarsak, “bu mağara duvarlarındaki insan figürü oymalarını yapan kişileri görmediğimiz için, bunu inkar etmemiz” gerekir. sonuçta evren kendi kendine olabiliyorsa, duvardaki bu düzgün insan figürlerinin de, çağlardan bu yana kayaçların aşınması ile kendiliğinden oluşması mümkündür! (tabi lan manyak mısın?)

    agnostik kişisi de, “belki kendiliğinden, belki de birileri tarafından yapılmıştır” şeklinde tepki verecektir.

    burada esas soruyu soruyorum: peki, tarihteki bu duvar oymalarını yapan insanlar hakkında şüphe etmek, onlar için “onları göremiyoruz, dolayısıyla bu insan figürlerini yapmış da olabilirler, yapmamış da olabilirler” dememiz ne kadar tutarlıdır?

    bir bilginin şüphe edilmesi için, o bilginin şüphe edilmeye değer olması gerekir. nasıl mağara oymalarının ve cansız insan figürlerinin tesadüf süreciyle değil de, bilinçli insan elinden çıktığını bilmek konusunda herhangi bir şüphe taşımıyorsak, evrenin ve kanlı canlı insanların da bir yaratıcı tarafından tasarlandığına dair şüphe duymak da tutarlı olmayacaktır.

    bakın, elimizde, "beni var eden madde üstü bir yaratıcı var” şeklinde bas bas bağıran, bıçak sırtı bir evren var! buna “hassas ayar argumanı” derler. (bana da vahşi batı’nın en seri çakmak kaybeden cigaracısı) “hassas ayar” dışında kelam kozmolojik argüman, hudus delili, ontolojik arguman, evrimsel argüman gibi yaratıcının varlığına işarat eden bir dünya arguman var. arsızlık etmenin lüzumu yok gençler. daha ne istiyorsunuz cidden anlamış değilim. tanrı kaf dağına çıkıp “ben tanrı’yım, bana inanın yoksa sizi yakarım” mı desin? hayır yani cidden ne istiyorsunuz?

    kusura bakmayın valla, yarın öbür gün öleceksiniz, allah’ın karşısında mırın kırın ederken görürüm ben sizi. kendi felsefelerinin lehine sunacakları tek argumanın “tanrının varlığına dair somut delil bulunmaması” olan ateizm için; üzerine cilt cilt kitaplar yazılmış teistik argumanları çöpe atarsan, gerçekten kusura bakma ama mazeretin yok senin.

    sen yaratıcının fıtratına koyduğu tanrı inancını barındırma eğilimini çiğniyorsun(evet, tanrı inancı fıtrattan geliyor ve bu bir çok uluslar arası araştırma ve deney ile sabit. şu yazıda değindik) ve bunu bilim sosu ile süsleyip entelektüel bir kimlik edindiğini, toplumun tabu ve ilkel normlarından kurtulduğunu, monotonluktan sivrildiğini, cesur bir benliğe sahip olduğunu ve marjinalleştiğini zannediyorsun. yetmiyor yukarıda saydığım ve daha aklıma gelmeyen tanrı’nın varlığını işaret eden delilleri/argumanları görmezden geliyorsun. sen tanrının yarattığı bu evrende, tanrıya inanmayarak zaten en büyük ahlaksızlığı yapıyorsun, gerçekten mazeretin yok!

    inanman için görmen mi gerekiyor? o da ayrı bir mevzu zaten. pozitif bilimlerde dahi “somut delil şartı” yok. big bang dedik di mi yukarıda. biz big bang’i(büyük patlamayı) gördük mü peki? hayır. görmedik fakat “tüme varım” ve “nedensellik ilkesi”ne dayanarak bu sonuca ulaştık. kozmik fon radyasyonu, evrenin genişlemesi, termodinamik yasası vs bunlar gözlemlendi ve big bang’e işaret etti. big bang'i görmememize rağmen varlığına eminiz. aynı şekilde tanrı da öyle, 5 duyu organın ile algılayamayacaksın -ki olması gereken de bu- fakat tanrının varlığına işaret eden deliller ile, tanrının varlığı sonucuna ulaşacaksın.

    benim kanaatim, agnostisizm; ateistim diyebilecek kadar delikanlı olamayan kimselerin sığınağıdır. ya da teolojik bir tartışmanın içerisindeyken başı sıkışan ateistin kaçış noktasıdır. defalarca karşılaştım bu durumla. ateist kişisi “tanrı kesin yoktur” söyleminin tutarsızlığı ile ne zaman karşı karşıya kalsa, muhabbet, “ama varlığını da bilemeyiz”e evrilir. bu da zaten agnostisizm(bilinmezcik)dir.

    3) deizm

    deistler, ''yaratıcı var, din yok'' der.

    deizm, big-bang öncesi sıfır noktası, maddenin ezeliliği, evrendeki hassas dengeler gibi konularda tıkılı kalan, hiçbir bilimsel ve mantıksal çıkarımı/açıklaması bulunmayan ateizmin aksine daha rasyoneldir zira “yaratılış mucizesi”ne inandığından, bu gibi problemleri çoktan aşmıştır.

    deizmi felsefi anlamda mantıksız bulduğum nokta: tanrı inancı ile beraber, `tanrının insanlar ile hiçbir şekilde iletişim kurmayacağı` inancını da içinde barındırmasıdır.

    bu safhada iki kısma ayrılırlar:

    1. tip deist: “tanrı’nın canı sıkıldı ve evreni yarattı. sonrada unuttu. ama ilk baştaki ayarı çok ince çekti, bu sebeple dışarıdan herhangi bir müdehale ihtiyacı bulunmaksızın dengesel paradigmasında süre gidiyor evren. biz de öyle ölüp yok olana kadar rastgele dünyada yuvarlanıyoruz işte hacci...” (hacci diyince aklıma l&m'deki aksakallı dede geliyor ya. eheh)

    tanrının, sonunda ödül ve ceza sistemi bulunmayan, özgecan’ın da, katili garipoğlu’nun da aynı toprağa karışıp patates olacağı bir evren yaratmasının ne kadar absürt ve anlamsız olduğunu konuşmamıza gerek yok sanırım. zaten bu tezin ciddi bir savunuculuğu da yapılmıyor deistler tarafından.

    2. tip deist: “vahiy yok, peygamber yok, mucize yok; doğal din var. bireysel deneyim ve akıl yoluyla doğru bulunabilir. bu gayede ‘iyi’ insanlar öldükten sonra tanrı tarafından ödüllendirilir. ‘kötü’ler ise cezalandırılır.”

    bir deistin, mucizelere saçma ve mantıksız demesi kadar ahmakça bir şey olamaz. ama durun hele, buraya sonra gelecem.

    deizmin, geleneksel(vahiy kaynaklı) dinlere alternatif olarak ileri sürdüğü “doğal din”in temel tezi; insanlar evrensel ilkelere dayanarak, “meditasyon” gibi yoğunlaşmalar ile hakikati bulabileceği yönündedir. yani salt düşünce ile evrensel etiğe bağlı kalınarak, -dinsel bildiriye ihtiyaç duymaksızın- erdemli ve ahlaklı bir yaşam sürebilir insan. bunun sonucunda, öldükten sonra ödüllendirilir. aksi taktirde tanrı tarafından cezai işlem uygulanır.

    fakat böyle bir tanrı ve sınav tasavvuru, şu sorunları doğurur: insanlar aklen ve ruhen aynı seviyeye, aynı irade ve ihtiyaçlara, aynı coğrafi ve toplumsal şartlara sahip değiller. dolayısı ile insanın fıtratında yaratıcıyı arama ve ona yönelme hissiyatı olsa dahi, insanların baştan aşağı aynı niteliklere sahip olmamalarından ötürü, doğru bir yönlendirme olmaksızın, tüm insanların hakka ulaşmalarını beklemek mümkün değildir.

    mesela elihu palmer, “doğal din”in, toplumun yalnızca belirli bir kesimi tarafından kavranıp uygulanabileceğini söyler. bu şekilde elitist bir dinin “evrensel” olabilmesi mümkün değildir?

    söylediğim gibi, deizm, her ne kadar ateizme kıyasla daha tutarlı olsa da, kendi içerisinde bile kavrulamamakta. en temel mevzularda dahi ortak bir kanaate varamaz deist düşünürler. zaten bu yüzden deizm, bir ekol olarak gelişim gösterip varlığını sürdüremiyor.

    bir deistin, “tanrı neden peygamber göndermez?” sorusuna vereceği cevap, “biz kendi aklımızla doğru yolu bulabiliriz.” olacaktır.

    peki “doğru yol”dan kasıt nedir? tanrı’yı bilmek ve iyi davranmak mı, sadece iyi biri olmak mı, tanrının bizden beklediği nedir?

    -john toland’a göre şöyle, anthony collins’a göre ise tanrı’yı bulmak vs vs...

    sonunda sonsuz ödüllendirme ve cezalandırma sistemi olacağını iddia ettiğin ciddi bir konuda, bu denli belirsizlik sence de problemli değil mi?”

    -tanrı hepsini kabul eder.

    kaynağın nedir? ya kabul etmezse, ya beklediği bir şey varsa? sence bu, ölümden sonra sonsuzluğa uzanan bir inanç sistemi için, riskli bir varsayım değil mi?”

    peki mucizeler niye olamaz? bir deist, neden mucizelere saçma gözüyle bakar? bakın, deistler mucizelere inanmayabilir fakat asla ''absürt ve mantıksızlık'' olarak niteleyemez. türk deisti, mucizelere ''saçma'' der, inanalar ile dalga geçer. bu da onların samimiyetsizliklerinden, akıllarını işletmemelerinden ve neye inandıklarından dahi haberdar olmamalarından kaynaklıdır.

    sen deistsin, yani en büyük mucize olan, "yaratılış mucizesini" kabul ediyorsun zaten. tanrı, isteği doğrultusunda mucizelerin gerçekleşmesine de, vahiy indirmeye de, muktedirdir. kaldı ki evrenin içinde gerçekleştiği kabul edilen hiçbir mucize, evrenin yoktan yaratılışından daha büyük değildir. hal böyleyken senin, mucizelere karşı çıkışının rasyonel bir temeli de olamaz. zira doğa yasalarını yoktan var eden tanrı’nın, dilediği zaman bu yasalar üzerinde tasarruf etmesi çok normaldir. bütün bunlara rağmen gelip de mucizelere “saçma” demen, mantıksızlığı dik alasıdır.

    deizm, ateizme alternatif olabilir fakat bunca şaibe ve belirsizlik ile teizme asla.

    sonuç olarak bir deistin teizme/semavi dinlere karşı bir duruş sergilemesi için pek bir nedeni yoktur. zira en önemli husus olan; ezeli, ebedi, sonsuz kudret sahibi ve mutlak adaletli bir tanrı’nın varlığı hususunda hem fikirdirler.

    deistlere göre geriye islam’daki bazı meseleler; mantığın onaylayacağı durumda değildir. bu meseleler de zaten sayılıdır. genellikle kuran’da “kişiler üzerinden anlatılan hukuki gerçekler” eksenini yanlış değerlendirip “kitabın evrenselliğine” ilişkin eleştirilerdir. bu konuya aşağıda değinecem.

    bizi yaratan, ne evreni ne de insanı kendi başına bırakmamıştır gençler:

    insan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?
    (kıyame 36)

    4) neden islam?

    bu saatten sonra genelde “madem öyle, yeryüzünde binlerce din var, islâm’ın doğru olduğunu nereden bilelim?” sorusu yöneltilir. islam’ın hak olduğuna işaret eden sayısız delil var fakat bunlardan önce, “ilah tasavvurları” konusuna değinicem.

    muhabbet şu: "4000 dinden hangisi doğru nerden bilek? biz 4000’in hiçbirine inanmıyoruz, siz de 3999 tanesine xd arada pek fark yok...”

    o zaman ben de yerçekimine inanmıyorum arkadaşım. newton halt yemiş, 100 yer çekimi teorisini de reddetiyorum. sen de zaten birini(newton'ın teorisini) kabul ederken, aslında 99 tanesini reddetiyorsun.

    malumunuz ironi yapıyorum fakat bir an olsun böyle bir şeyi söylediğimi farzedelim. bu sözleri sarfettikten hemen sonra, aklı başında kimseler tarafından şu şekilde bir itiraz gelmez mi: "bu ne saçma şey? bunun hakkındaki teorilerin fazla olmasıyla ne alakası var? bilimsel olarak daha rasyonel olan şey bu konuda doğrudur. ne kadar teori reddedildiği vs önem arz etmez.” (404 not found)

    yani sonuç olarak burada önemli olan kaç tane fikrin reddedildiği değil, hangisinin sağlam temellere dayandığı ve doğru olduğudur. x fikirden bir eksik/bir fazla reddetmekle alakası yoktur.

    son olarak şöyle bir analoji kurayım. önünüze 4000 şıklı bir matematik sorusu gelse ve sen matematik özürlü olduğundan bu soruyu yapamasan, gidip embesil gibi soruyu doğru yapanları hedef alarak, "ben 4000 şıkkı yanlış buldum, siz ise 3999 şıkkı yanlış buldunuz. aramızda pek fark yok" mu diyeceksin? burada asıl mevzu yanlış olan 3999 şık değil ki, doğru olan 1 şıktır.

    gidip ufak çaplı bir dinler tarihi okuyun, yer yüzünde bulunan -islam hariç- tüm dinler, teolojik açıdan problemlidir. yeryüzündeki binlerce din arasında, yalnızca islam dininde katıksız bir tek tanrı inancı vardır. diğer dinlerde ya tanrılar birden fazladır, ya kusurludur, ya ölümlüdür, ya ezeli ve ebedi değildir. yani diğer dinlerin ortaya attığı tanrı figürleri mantık ve bilim sınırına takılmaktadır.

    örnek olarak sümerler’de tanrılar aşık olur, evlenir ve üremeye muhtaçlardır. ya da efendime söyliyeyim; ölümden sonra gideceğimiz yer olan ahiret, dünyanın merkezindedir. peki sahiden de öyle mi? dünyanın merkezinde(yerin altında) cennet ve cehennemin olma ihtimali var mı? bak, dönemin en popüler dinlerinden olan sümer, bilimin süzgecine takılıp elendi bile. yine eski mısır dininde tanrılar, evrenin oluşmasından sonra meydana gelmişlerdir. bir ilah nasıl olur da kendi yarattıklarından sonra var olabilir? yine cermen dinlerine göre tanrılar ebedi değildir, yani ölümlüdür. hinduizm’de acımasız bir kast sistemi işler. buna göre kişi, bu dünyada fakir veya hasta ise, bu onun önceki hayatında kötülük yaptığının anlamını taşır. eğer bu dünyada zenginse, önceki hayatında iyi biri olduğunun ispatıdır. dolayısıyla halk işin içinden çıkılamaz şekilde sosyal sınıflara ayrılmış ve bu sınıfları sorgulamak yasaktır. yine karma yasasına göre tanrılar da bu karma zincirinden kurtulamamaktadır. tanrıların kader çizgisinden çıkamaması durumunundaki mantıksallığı okuyucuya bırakıyorum zaten.

    hristiyanlık’da oğlu olan(teslise dayalı) bir tanrı figürü varken, yahudilik’de de yaratıcı kutsal kitaplarında yazdığı üzere “pişman olmak”(inhisarlık) gibi geleceği bilmemekten doğan eksikliklere sahiptir. yani özet olarak yer yüzündeki -islam dışında- gelmiş geçmiş tüm dinler teolojik açıdan problemlidir. kimi dinin tanrısı evlenip çoğalır, kimi tanrı kader çizgisini aşamaz. kimi dinde teslise dayalı bir tanrı tasavvuru varken, kimisinde inhisarlık görülür...

    islam dininde ise yaratıcı ezeli ve ebedidir. yani sonradan var olmak ve ölüm gibi eksikliklerden de münezzehtir. yine islam dinine göre, yaratıcı üremez, çoğalmaz, yemek yemeye ihtiyaç duymaz. bunlar insanda bulunan özelliklerdir.

    böylece, “neden islam” sorusuna verilecek ilk cevabın “tanrı tasavvurları” olduğunu anlamış oluyoruz. islâm dinine, diğer dinlerin kopyası olduğu iddiasında bulunan bireylerin açıklayamadığı en önemli noktalardan biri de burasıdır zaten. zira islam dininin ortaya koyduğu ilah tasavvuru, diğer dinlerden tamamen farklıdır. ki, birçok batı’lı felsefecinin de itiraf ettiği üzere; diğer dinlere kıyasla en net ve en sade inanç modeli de islam’dır.

    tabiki islâm’ın hak olduğunu gösteren deliller sadece bundan ibaret değil. gelişen bilim ile keşfettiğimiz birçok kur’an gerçeği, bize bu konuda ışık tutar.

    bu kitap 15 asır evvelinden;

    -dünya'nın şeklinin düz yuvarlak olmasından ziyade, "dahv" kelimesini kullanarak deve kuşu yumurtasına benzetip geoit/elips bir yapıya sahip olduğunu söylüyor. (naziat 30)

    -güneş ve yıldızlar için ışığı kendisinden olan cisimlere kullanılan "ziya", ay için ise ışığı dışardan olan cisimlere kullanılan "nur" tabirini yakıştırıyor. (nuh 16, yunus 5, furkan 61)

    -güneş, ay ve dünyadan bahsederken, "...her biri, bir yörüngede yüzüp gidiyor" diyerek, hepsinin ayrı eksenler üzerine yol izlediğinin haberini veriyor. (enbiya 33)

    -o dönem yalnızca gözle görünen güneş ve aydan ziyade, sabit/hareketsiz gibi duran yıldızların da hareket halinde olduğunu söylüyor. (zariyat 7)

    -bilimin 20. yüzyıl'ın başlarında ancak keşfedebildiği; evrenin uzak noktalarının birbirlerine olan mesafesinin artması olayını, "şüphesiz biz göğü genişleticiyiz..." diyerek 1400 yıl evvel genişleyen evren modelini ortaya koyuyor. (zariyat 47)

    -20. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilen ve içerisinden alınacak bir yemek kaşığı maddenin, "1 milyon ton" geldiği "pulsar"lar için "vurucu, delici yıldız" diyerek en doğru tanımı yapıyor. (tarık 1-3)

    -"...sonra sizin saymakta olduğunuz bin yıla denk bir günde o'na yükselir" gibi daha bir çok yerinde, zamanın izafi olduğunu söylüyor ve buna örnekler veriyor. (secde 5)

    -"rüzgarı aşılayıcı (dölleyici) olarak gönderdik..." diyerek bitkilerde tozlaşmaya dikkat çekiyor. (hicr 22)

    -"...damlacığı asılıp tutunan birşeye dönüştürdük. sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et haline getirdik. sonra çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. sonra kemiğe et giydirdik" diyerek
    insanın embriyodaki oluşumunun (et>kemik>et) sıralamasını en doğru şekilde yapıyor (muminun 14)

    -dönemin putperest kavmi persler ile bizanslılar harp halindeyken, bizanslılar'ın yenileceklerine kesin gözüyle bakılmasına rağmen, "...yeneceklerdir" diyerek meydan okuyup, bir kaç yıl içerisinde bizanslıların perslere karşı galip geleceğinin haberini veriyor. (rum 1-6)

    -modern çağda bile rakımını ancak ölçerek belirleyebildiğimiz dünyanın en derin bölgesi olan "lut gölü"nün, "dünyanın en alçak yeri" olduğu haberini veriyor. (rum 3)

    daha yazmaya üşendiğim niceleri...

    allah kimseyi, böyle bir kitabın insan kitabeti olduğunu söyleyecek kadar aciz ve çaresiz bırakmasın, ne diyim.

    elinizi vicdanınıza koyun... şiir, edebiyat ve kıytırık kabile kavgaları ile uğraşmak dışında hiçbir meziyeti bulunmayan zır cahil arap yarımadası'nda yetişmiş ümmi bir zatın, asırlar sonra ancak gün yüzüne çıkacak bunca bilimsel veriyi ve keşifi haber etmesi mümkün olabilir mi?

    kuran’da anlatım bozukluğu var deniyor, hadi beni boşverin. oturup kalkmalarını, yiyip içmelerini, birbirlerine verdikleri selama kadar tüm günlerini şiirle, edebiyatla süsleyen, dillerini fasihin zirvesinde yaşayan mekkeli müşriklerin dahi itiraz etmediği/edemediği yerde, arapça kelime haznesi "ikra"dan ibaret fularlı ekşicilerin hata arayıp çürütmeye çalışması, komik. kaldı ki kuran dilinin edebiliğinden etkilenip müslüman olanların sayısı az değil.

    ayrıca lütfen, bakın lütfen ama rica ediyorum olayı bir kerede sümer’e, mısır’a bağlamayın. böyle yapınca argüman çürümüyor. tek tanrılı dinlerin ortak bir kaynaktan geldiği düşünülünce, benzerlikler olması değil, olmaması problem teşkil eder zaten.

    hz muhammed’den önce peygamberler geldiği ve bu peygamberlerin çeşitli kavimlere tebliğde bulunduğu kuran’da anlatılıyor. senin sümer mitolojisi dediğin şeylerin, allah’ın gönderdiği “tevhid” inancından kalan hak kırıntıları olmadığı ne malum?

    ben ateist olsaydım, bu ayetler kafamı karıştırırdı. sümerliler’de olsa da kafamı karıştırırdı. hint, yunan, mısır felsefelerinde de olsa kafamı karıştırırdı.

    artık bunu yapmayın. felsefe, sosyoloji, mantık, psikoloji gibi beşeri bilimler ışığında din olgusunu ve mucizelerini araştıran, hayatını bu ilimlere adamış binlerce insanın tezini, muazzez ilmiye çığ haricinde hiçbir düşünür ve yazarın eserini okumamış halinle hata arayıp çürütmeye çalışman hem vicdansızlık, hem ahlaksızlıktır.

    çürütmeden kastım da; yok bunu gelileo söylemişti, yok kopernik demişti, yok apolonyus ona değinmişti, aztekler şunları şunlar yapmıştı falan he, öyle pek mühim şeyler değil yani.

    misal: kuran zuhur etmeden önce dünyanın yuvarlak olduğu inancı olduğu kadar, tepsi şeklinde bir dünya modeli inancı da bir hayli yaygındı. ama öyle biri ki hz muhammed peygamber; hint, mısır, yunan felsefelerinden hep doğru teorileri seçmiş olsun. işe bak.

    ''madem bunlar kuran'da yazıyor, niye bu keşifleri müslümanlar bulmadı?'' şeklinde bir soru gelecek mi? nolur gelmesin çünkü.

    neyse, mesela ''evrenin genişlediğini neden müslümanlar değil de, edwın hubble buldu..."

    el cevap: kuran bilim kitabı değildir de ondan. yani kuran'a bakarak bilimsel keşif yapılmaz. kuran sonucu birden ortaya koyar, bu sonuca nasıl varıldığını belirtmez. evrenin genişlediğini tespit etmek için teleskop, kozmolojik bilgiler, formüller vs gerekir. kuran bunları söylemez, kuran direk "biz evreni genişleticiyiz" der geçer. çok emin, çok açık, çok net bir çekilde... birinin çıkıp kuran'dan esinlenerek "evren genişliyor" demesi, hipotez bile değil, yalnızca temelsiz bir iddiadır. mesela size, "x bölgede hazine var" desem ama yolu söylemesem, sonra da bu hazine başkaları tarafından haritalar ve tanıkların ifadeleri ile bir şekilde bulunsa, daha sonra siz hazineden haberdar olduğunuzu belirtseniz, hazineyi bulanlar, "hayır hazine olduğunu bilemezsin çünkü bilseydin gider alırdın" diyebilir mi? halbuki siz yalnızca sizi hazineye götürecek formülü/yolu bilmiyorusunuz. peki bu, sizin hazinenin varlığından haberdar olmadığınız anlamına mı gelir? işte kuran da aynı şekilde, size hazinenin varlığını bildiriyor fakat yolu tarif etmiyor. yani bir kişinin kuran'a bakarak, "evren genişliyor" demesi, bilimsel hiçbir değer ifade etmez. tıpkı sizin nerede olduğunu bilmediğiniz hazinenin var olduğunu söylemeniz gibi.

    bakın gençler, allah her kavmin elindekilerine göre güçlü bir tebliğ metodu izler. musa peygamber döneminde büyü ve sihir çok yaygındı ve allah musa'ya asadan yılan çıkma, beyaz el gibi mucizeler verdi. isa peygamber zamanında tıp ileri seviyedeydi, ısa'ya da ölüleri diriltme ve hastaları iyileştirme mucizesi verdi. hz muhammed peygamber zamanında ise şiir ve edebiyat güçlüydü. allah da -düşmanlarının bile itiraf ettiği üzere- ümmi bir insan üzerinden fasihin ve belagatın zirvesinde bir kitap indirdi.

    günümüzde ise bilim ilerlerdi. bugün bilim altın çağını yaşıyor. biz de kurandaki atomlar, evrenin başının ve sonunun olması veya muhtelif kozmolojik detaylar üzerinden kuran'ın hak oluşunu ve teblinin canlılığına şahit oluyoruz.

    “biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (kuran ve kuran'ın getirdikleri)nin gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. rabbinin herşeye şâhid olması yetmez mi?" (fussilet 53)

    5) islam’ın etrafındaki şüpheler

    bir yaratıcının varlığına ve bu yaratıcının göndereceği bir dinin gerekliliğini işledik. dinlerin ilah tasavvurları arasında, ''tek'' ve ''kusursuz'' tanrı modelinin en makul fikir olduğunu; bu modelin de yalnızca islamiyet'de bulunduğunu gördük. din felsefesi ve teolojik alanda hiçbir eğitim almamış kimseler tarafından elbet safsata ve anlamsız itirazlar gelecektir ama onları bir geçelim. odtü iktisat mezunu biri için kahvede okey atıp ''eğonami çok eyi yav'' şeklinde serzenişte bulunan hasan emmi ne ise, bahsini ettiğim kesim de benim icin o işte. yinede bilir kişileri baz alarak, itiraz alanı bırakmamaya çalıştım. mutlaka olacaktır, başlığı takipteyim, yöneltilen itirazlara cevap vericem.

    bu saatten sonra islam'a yöneltilen bir kaç klişe itiraz tek kalıyor. bunların hepsini burada tek tek işleyecek değilim, yazı yeterince uzadı. yalnızca size absürd görünen bazı olguların aslında hiç de öyle olmadığını anlamanız açısından, "kölelik " mevzusuna değinicem ve diğer şüphelerin tamamı için blog sitemizin adresini birakıcam...

    islam içkiyi, zinayı vesaire hemen yasakladı, peki köleliği neden hemen kaldırmadı?

    o önemde, bu denli paradigması oturmuş bir sistemde, ıslahat bakımından yapılacak iki şey vardı. birincisi; eşya muamelesi gösterilen kölelere insani haklarını tanımak. ikincisi ise; köleliği azaltmak/azaltarak bitirmek.

    peki islam bu ikisini de yapmış mıdır? evet, yapmıştır.

    türk ateistinin zihin yapısı sürekli batı'ya endeksli çalıştığından, islam'daki köleliği, karanlık orta çağ'ın avrupa'sında ki kölelik ile eş değer görür. oysa islam hukukuna göre köleler; seküler kesimin, ortalamanın bir gıdım üstü gelir sahibi olunca evlerine aldıkları hizmetçiden veya iş yerlerindeki hademeden hayli fazla hakka sahiptir.

    neyse, konumuza dönelim... birinci olarak, kölelere insani haklarını tanımak demiştik. peygamber köleler için, "giyindiğinizi giyindirin, yediğinizi yedirin" der. hatta onların evlendirilmesi gibi kişisel ihtiyaçlarının da karşılanması gerektiğini söyler. kuran, nisa 36'da "kölelere kötü muamele etmeyi" tenkitle yasaklar. yani özet olarak islam, mevcut durumu fazlasıyla reforme etmiştir ve köleler ile hürler arasındaki statü farkını ortadan kaldırmıştır.

    ikincisi ise köleliği azaltarak bitirmek demiştik. islam köleleliğe teşvik etmediği gibi, sürekli köle azad etmeyi öğütler. köle azad etmenin ecrinin çokluğundan bahseder. hatta bazı günahların kefareti olarak, köle azad etmeyi şart kılar. ayrıca islam devleti, gelirinin bir kısmını köle azad etmeye harcar. bu sayede islam, köleler için hürriyetlerine kavuşma yollarını arttırmıştır.

    sonuç olarak islam'ın hedefinin, köleler ile hürler arasındaki statü farkını kaldırmak ve nihayetinde ağır da olsa köleliği bitirmek olduğu bizatihi açık.

    "niye birden kaldırmadı" gibi bir soru gelebilir. düşünün ki halkı oluşturan topluluğun yüzde ellisi kölelerden oluşuyor. birden bunca köleyi hürriyetine kavuşturup başı boş sokaklara saldığınızı düşününüz. emin olun cemiyet hayatı felç olur.
    köleliğin birden kaldırılması, hem sosyal, hem de ekonomik açıdan halkı direk felakete sürükler.

    son olarak şunu da belirtelim: islam'da kölelik yalnızca savaş esirlerine münhasırdır.

    elde edilen esirler hakkında 4 ihtimal vardır:

    1) tümünü salmak
    2) tümünü öldürmek
    3) tümünü müebbet hapsetmek
    4) bazılarını takas yapmak, bazılarını da köleleştirmek

    şimdi, maddeleri mantık perspektifinden geçirerek tek tek inceleyelim:

    1) ''tümünü salmak...'' esirlerin salınmasının düşmana karşı herhangi bir şekilde caydırıcılığı olmayacaktır ve savaş aleyhlerine döndüğü anda taktik olarak hemen teslim olacaklardır. stretejik açıdan fazla saçmadır.

    "salın ama karşı ülkeye göndermeyin" derseniz, kendi devletinizde saldığın on binlerce belkide yüz binlerce düşman askerin, devleti içten çökertme, huzursuzluk çıkarma, ajanlık yapma gibi ihtimalleri için nasıl bir çözüm üreteceksiniz?

    2) ''esirlerin tümünün öldürmek...'' bu hem etik değil hem de vicdanen rahatsızlık verir. kaldı ki kimseye fayda sağlamaz. geç bunu, geç geç.

    3) ''esirlerin tümünün müebbet hapsetmek...'' o dönemde o kadar hapishaneyi nereden bulacaksın? ayrıca tutsakların yemek-içmek ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak da, ekonomik anlamda devlete zarar verir. politik ve siyasi açıdan isabetli bir karar olmayacaktır bu. esirlerin de zaten onlarca yıl hapis yatmak yerine, hukuk çerçevesinde köle olmayı tercih edeceği gerçeğini görmek zor değil.

    4) esirlerin bir kısmını, karşı tarafın aldığı köleler ile takas etmek, bir kısmının ilmi yeteneklerinden faydalanmak, bir kısmını da köleleştirmek.

    islam da zaten bunu yaptı. bir kısmını, esir düşmüş müslümanları kurtarmak amacı ile takas olarak kullandı. bir kısmını -bedir savaşı’nda olduğu gibi- okuma yazma öğretmeleri karşılığında saldı. bir kısmını da, caydırıcı olması açısından köleleştirdi. kölelik o dönemde bütün ülke ve kabileler tarafından uygulanan bir savaş stratejisiydi bu.

    dediğim gibi, bizans gibi dönemin süper gücü ülkelerde kölelik vardır. fakat islam, diğer ülkelerin aksine, köleliği belirli ahlaki disiplinlere soktu ve hukuki kaidelere bağladı. artık kölenin sahibi, köleye istediği gibi davranamayacaktı. yediğini yedirmek ve giydiğini giydirmek gibi mükellefleri vardı.

    günahların kefareti olarak, köle azad etmek emredildi:

    “...o zaman öldürenin bir köle azad etmesi gerekir.” (nisa 92)

    hatta takvanın, -gerekmedikçe- kölelikten uzak durmak olduğunu söyleyen ayetler var:

    “o sarp yokuşa katlanamadı. o sarp yokuş nedir bilir misin? köle azad etmek, kıtlık gününde doyurmak, akrabalık bulunan bir yetimi, üzeri topraklanmış bir miskini...” (beled 11-14)

    sonuç olarak kuran’da kölelik ile ilgili 11 ayet mevcuttur ve bunların tamamı, kölelere ya iyi davranmayı ya da azad etmeyi öğütler. islam'da kölelik yoktur. köleliğin adı vardır.

    aşağıya ınstagram ve blog sitelerimizin adreslerini bırakıyorum. buralarda nisa 34'den, ahzap ayetlerine, zeyd mevzusundan, miras mevzularına kadar bütün şüpheleri, eleştiri ve itirazları ele aldık. zaten bir avuçtu. eheheh ehe 1400 yıllık bir dine yöneltilen itirazlarin bu kadar kısır olması, o dinin hak oluşunun bariz göstergesidir. siteye içerik uretemiyoruz, niye? çünkü itiraz kalmadı. bütün bilimsel gelişmelere ve modern keşifleri rağmen doğruluğunu yitirmedi. tam tersine, bilimsel gelişmeler islam'ı tasdikledi.

    düşünen müslüman blog
    düşünen müslüman instagram

    6) sonuç

    islam dini geldiği günden beri çeşitli itirazlara uğramış, muhattaplarının sureti, fikirleri, görüşleri değişmiş ama muhalefet olma yöntemleri değişmemiştir. septiklerden oryantalistlere, hristiyan ve yahudilerden putperet müşriklere kadar bir çok hareket tarafından karşıtlığa uğradı. şimdi de materyalizm temelli ateizm, agnostisizm gibi akımların hedefi haline geldi. bütün kinin ve nefretin -diğer dinlere değil de- isalam'ın üzerine yoğunlaşması; islam literaturündeki iblis'in varlığının bariz göstergesidir. iblis insanları neden islam dışındaki dinlere karşı kışkırtsın ki?

    parmak köklerim uyuştu yemin ediyorum, pc de yok, telden yazması zor. bir de şu tuğla gibi yazıyı baştan aşağı editlemesi var, çok üşendim. yazıyı yazmam neredeyse 4 saatimi aldı. hadi annem markete falan gönderdi, yanlış ve eksik almışım, tekrar gittim falan derken(abi bir insan her seferinde yaş maya ile margarini karıştırır mı?) o şekilde 1 saat geçmişse bile en iyi ihtimalle 3 saatimi verdim. oturduğun yerden 10 saniyede çamur atarsan, kalbini kırarım. sen saçma dedin diye saçma olmayacak bu yazı, anti-tez üret, zırlama.

    neyse, hasılı kelam, inanç mevzuları şakaya gelmez. keyfekeder kaprislerin yüzünden yaptığın bir hata, ahiret sonrası sonsuz yaşamına mâl olabilir. akıllı olacaksın. “islam’da zina yasak, alkol yasak, ama çıkarsam hürüm...” kafası var bir çoğunuzda. “ben müslümanım ama sevgilim ile kol kola gezmek istiyorum” deme gücünüz yok çünkü. inancın ile tutarsız olamayı göze alamıyorsun ve inkar yolunu gidiyorsun. aklınca sorumluluğundan kaçıyorsun. bu yaptığın, kafasını kuma gömen deve kuşunun yaptığından daha mantıklı değil. sanki toptan bertaraf edince bu saydıklarını yapmak legalleşecek ve diğer dini vazifeler artık mükellefiyetlerini yitirecek. zina edersin, allah affeder. içki içersin, affeder fakat nankörlük edip allah’ın varlığına isyan edersen işin yaş, yersin ayvayı. allah’ın tek affetmeyeceği günahtır şirk.

    “doğrusu allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. ondan başkasını (diğer günahları) ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. her kim allah'a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (nisa 48)

    kendimi kandıramama gibi bir huyum var benim. rahatsız debilir, canımı yakabilir, hoşnut olamaya bilirim fakat bana gerçeği verin. yalan ve sahte olan memnuniyet vereceğine; doğru ve hak olan ıstırap versin, vallahi yeğdir.

    siz de bunu yapın, gerçek olmasını istediğinizi değil de, gerçek olanı isteyin. hiçbir şey için geç değil, vakit hala var ve neyse ki bu din “inceldiği yerden kopsun” değil, “zararın neresinden dönersen kâr” dini...

    “kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra allah'tan af dilerse, allah'ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur.” (nisa 110)

    ademoğlu sendeler fakat kalkmasını bilmeli. ben çok dibe vurdum zamanında, rabbimle aram çok açıldı, içimde şüphe tohumları da defalarca yeşerdi yani çok düştüm fakat dua ve şükür ile kalktım. ben bu dünyada bir rasyonellik görüyorum. ortalama insan ömründen tutun, akıl sahibi tek canlının insan olmasına kadar müthiş bir rasyonellik görüyorum. her şeyin anlamı var ve insan asla rastgele gelmiş ve rastgele gidecek olamaz.

    “insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (kıyamet 36)

    allah kuran’da sürekli bu dünyanın oyun ve eğlence değil de, bir imtihan yeri olduğunu vurguluyor.

    “biz gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakile oyun/eğlence olsun diye yaratmadık.” (duhan 38)

    “biz sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmeyle imtihan edeceğiz. sabredenleri müjdele!” (bakara 155)

    biliyorum çok klişe olucak fakat sırf klişe halini aldı diye de doğruluğu zedelenecek değil; hayat çok kısa... sahiden çok kısa. diyeceğim şu: eğer şu sınırlı hayatta yaptığımız ve yaşadığımız her şeyin sonsuz bir ahiret hayatında karşılığı var ise, bu dünya hiçtir. son derece anlamlıdır fakat hiçtir. bırakın 70 yılı, 70 bin yıl bile sonsuz ahiret hayatının yanında “hiç”tir. sonsuz diyorum bak sonsuz... oturup bir tasavvur etmeye çalış bakalım nasıl beyin nöronların yanıyor.

    bu dünyadan firavun geçti, musa da... nemrut geçti, ibrahim de... hitler geçti, katlettiği 17 milyon insan da... nemrut’ların, firavun’ların sürdükleri cefadan ve ettikleri zulümden geriye ne kaldı? peki ibrahim’lerin, musa’ların çektikleci acı ve elemden geriye ne kaldı? hiç. ölüm hepsini eşit kıldı. aynı şekilde, guta’da başından aşağı kalibr seyir füzesi yağan hammudi bebek de ölecek; o kalibr seyir füzesini hammudi’nin üzerine bırakan rus pilot da... ölüm bu ikisini de eşit kılacak. şu dünyanın neresinde olursan ol, paşa paşa çürümek üzere bir çukura atılıyorsun. işte yavrucum, ancak yaptıklarının kuruşu kuruşuna hesabını vereceğin bir ahiret olduğu taktirde çekilen acıların bir anlamı oluyor.

    “allah'a döneceğiniz günden sakının. sonra herkese kazandığı eksiksizce ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.” (bakara 281)

    “biz kıyâmet günü için adâlet terâzileri kurarız ki, hiçbir kimse küçük bir şeyle de olsa haksızlığa uğratılmaz. yapılan amel hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getirir tartıya koyarız. hesapçı olarak da biz yeteriz’’ (enbiya 47)

    insan, dünya hayatının kısa olmasına karşın, fıtri olarak hep daha fazlasını istemeye meyillidir. fakat bu daha fazlasını isteme güdüsünün tatmini, ancak sonsuz bir ahiret hayatı ile gerçekleşme imkanı bulabiliyor. bu dünya, insanın bu güdüsünü tatmin edecek lokasyonda değil.

    “insan için bu dünyada her arzu ettiği var mı sandın?” (necm 24)

    ya yaratıcı vardır ve yaratıcıdıan önemli hiçbir şey yoktur; ya da yaratıcı yoktur dolayısı ile önemli hiçbir şey yoktur. sonsuz hiçlikten gelen ve sonsuz hiçliğe giden 60-70 yıllık o kıytırık ömüre, bir yaratıcı olmaksızın kimse anlam yükleyemez. bu hayat ancak yaratıcı ve ölüm sonrası gerçekleşecek sonsuz ahiret hayatının varlığı ile anlamlı bir temele oturtulabilir.

    tıpkı üniversite sınavları gibi. girdiğin o sınavın ve sınavı kazanmak için kendini yırtmalarının, ancak sınavı başarı ile tamamlaman sonucu alacağın bir mükafat var ise anlamı olmuş olur. zira sen o sınavda rüşdünü ispat edeceksindir. aksi halde eğer o sınav yalnızca işaretlenmesi gereken bazı şıklardan ibaret ise, sınav sürecinin önemi ve anlamı yoktur. sınavdaki başarın derecesinde mükâfat almayacaksan veya başarısızlık sonucu bedel ödemeyeceksen, girdiğin sınav boştur.

    dolayısı ile bu dünyada yaptıklarının karşılığını sonsuz ahiret hayatında almayacaksan, bu dünya da boştur. aksi halde özgecan’ın da, özgeca'nın katili garipoğlu’nun da aynı toprağa karışıp gübre olacağına inandığın bu hayatta anlam aramaya çalışmak zorunda kalıp varoluşculuk oynarsın. yaratıcı ve ahiret yoksa her şey boş. bildiğin boş, bomboş...

    he, yok ben arsızım, heveslerim benim ilkelerim, istediğin kadar anlat, ben ısrarla ısrarla reddederim dersen:

    “sen kendi hevasını ilah edineni gördün mü?” (furkan 43)

    “onları bırak yesinler zevk alsınlar, onları (boş) emelleri oyalayadursun/avutsun. ileride (hakikati) bilecekler.” (hicr 3)

    hiçbir ateist “tanrı yoktur” demez/diyemez. “tanrı olmamalıdır” der. deist ve agnostiklerden ziyade, istisnasın hiçbir ateistin hakka ulaşmak gibi bir derdi yoktur.

    iki tip ateist vardır. birinci tip; araştırma ve sorgulama yetisinden yoksun, birilerinin dalgasına kapılıp gitmiş, popüler kültürün kurbanı olmuş, kimsenin aksiyonu ve tesiri altında kalmadan özgün bir fikir bile edinemeyecek, daha doğrusu edinmek için çaba sarf etmeyecek kadar kendine değer vermeyen zırcahiller. bu tipler genelde saldım çayıra bir hayat sürer. ne kadar haz alırım derdi ile yanıp tutuşur ve nefsini hoş edecek fiiliyatlar dışında hiçbir değere inanç payı bırakmaz. bu tiplerle oturup konuşamazsın da zaten, fıtık ederler adamı.

    ikinci kesim ise; celal şengör ve dawkins gibi sahiden entelektüel birikim sahibi fakat duygusal olmalarından ötürü her fırsatta dine ve dini değerlere pislik kusan, nefret yüklü militan tipler. milleti dinden ve tanrı inancından uzaklaştırmak için debelenir dururlar. diğer zırcahil ateistlerden farklı olarak müthiş bir nefret ve kin beslerler. sebebi ise zannımca, cahil ateistlere nazaran farkındalıklarının yüksek olması. allah'ın varlığı sonucu uğrayacakları hezeyan ürpertiyor olmalı.

    ben demiyorum, dünyaca ünlü ateist thomas negal diyor:

    "bu korkuya şiddetli bir şekilde maruz kalmış biri olarak, tecrübeyle konuşuyorum: ateizmin doğru olmasını istiyorum ve tanıdığım en bilgili, en akıllı kişilerin bazılarının dindar olması beni ürpertiyor, korkutuyor, huzursuz ediyor..."

    negal amcamız itiraflar itiraflar... az biraz birikim sahibi ateistlerin topunda bu endişe var. bu kesimi de islam literatüründeki iblis’e benzetiyorum. zira “tek hayat hakkımız var. bu dünyanın ve insan hayatının anlamı yok, tamamen rastlantısal olarak hiçlikten meydana geldik ve yine hiçliğe gideceğiz.” mesajını gece gündüz yaymak için çabalamanın başka türlü izahı olamaz. bu adamlar dernekler kuruyorlar, blog siteleri açıp oluk oluk makaleler döşüyorlar, saatlerini belki de günlerini verip videolar hazırlıyorlar, cilt cilt kitap yazıyorlar... kimse inanmadığını ve olmadığına mutlak şahitlik ettiği tanrı ile bu kadar uğraşmaz. tabi iblis'in vesveseleri olmaksızın... hayır yani biri senin vesilen ile ateist olsa ne olacak? öldükten sonra cesedini daha mı az böcek yiyecek? daha mı uzun yaşican? ne yani ne ne?

    dedim ya islam literatüründeki şeytanın ameline benziyor bu adamların yaptıkları. şeytan, “ben yanacaksam onlar da yansın” temellendirmesi üzerinden insanları dinden çıkarmak için uğraş verir. misyonerlik eden ateistlerin çoğunda bu hissiyat vardır. “ben yanlış mı yapıyorum, yanlışsa yanlış, ama bu yanlışta tek kalmamalıyım. olabildiğince insanı kendi tarafıma çekeyim ki o yanlışlık ve yalnızlık güdüsünden kurtulayım...”

    onlar saparlar, (insanları da) allah’ın yolundan saptırırlar ve bu yolda eğrilik/çelişki ararlar.” (ibrahim 3)

    kuran ne güzel bir kitap değilş mi? hep nokta atışı yapıyor. :)

    neyse, ufaktan kaçıyorum ben. mahalledeki serkan abi gibi hissettim yemin ediyorum kendimi. eheh eh tekrar ediyorum; inanç mevzuları şakaya gelmez. iyi ölçün, iyi biçip iyi tartın, mukayeseni iyi yapın.

    "yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." (bakara 54)

    selametle...

    edit 3: eğer farklı birşey anlatmadıysam da hakkınızı helal edin yani, ne diyim vaktinizi aldım. daha önceki sözlük hesaplarımda yazdığım şeyler zaten genelde, yalnızca birleştirip derlemek istedim.

    tavsiye yazı

    twitter hesabım: twitter hesabım: https://mobile.twitter.com/mudarenes
  • yukarıdakileri okumayın.
  • özet: hemen inin o eşekten!

    bence başlığı düzeltmeye gerek yoktu sayın admin abi. ilk halinde ateizm eşeğindeki gençlere tavsiyeler idi.
  • durumumuz yoktu okuyamadım kardeş.
  • altın semer vursanız da yine eşektir.

    orjinal başlık:ateizm eşeğindeki gençlere tavsiyeler
  • müzikli, danslı, bol eğlenceli bir geceden sonra eve geldiğinizdeki ile kandil gecesinde camiden eve döndüğünüzdeki ruh halininizi karşılaştırın. ne demek istediğimi anlarsınız.

    deizm ve ateizmin hızla yayıldığı algısı zihinlere öylesine güzel işlendi ki, sanırım artık meyvesini toplama zamanı geldi.

    1990 sonrası doğan gençler "gelenekçilik çağ dışı, iyi olmak için dine ihtiyaç yok. dinler, bilimin, gelişimin, özgürlüğün, her türlü eşitliğin önündeki en büyük engeldir." düşüncesi ile yetiştirildi.

    düzene baş kaldıran genç profili yüceltildi-bu da gençlerimizin biraz hoşuna gitti açıkçası- gelenekçi gençler "çomar" denilerek horlandı ;düşüncesini söylemeye çekinir hale getirilip "yeni düzen"e uymaya zorlandı.
    internet ortamı bunun için harika bir zemin sağladı.

    gençler artık babasının, dedesinin gerçekleri görmeyip "masallara inanan" bağnaz bir cahil olduğunu düşünmeye başladı,yozlaştı, özünü kaybetti.
  • din konusunda nasıl bir "akademik" eğitim aldığı sorusuna cevap veremeyecek yazar sıçmığı olan tavsiyelerdir.
  • inançsızlık tanrıyı ve öte dünyayı yok edemez.
  • okumadım sikimde değil, ateistim. bugüne kadar da bunun için başlık açmadım.
    teist arkadaşlar bu başlıkları açarak bizi değil kendilerini ikna etmeye çalışıyorlar yaratıcının varlığı konusunda. esas korkuları kendi içlerinde henüz kendilerini ikna edememiş olmaktan gelen yansıtmadır. hayatı yaşa korkma, öbür dünyayı sorma.

    edit : imla.
  • eşği çabuk geçin, ülkeye aydın beyin lazım. yobaz değil.