şükela:  tümü | bugün
  • hayatımda bir kez görsem de hayat akışımı değiştirmiştir.

    şimdi yaşımız ortaya çıkacak ati bey ancak ben gençken aşıktım size.

    kitaplar elimde, imza gününe geldiğimde o dünya kadar laf yapan çenem kıçıma kaçtıydı hiç unutmam.
    ağzımı açıp bir kelam edemediydim. bir de utanmıştım çok. herkes cillop gibi yepyeni kiyaplar imzalatıyordu. benimkiler ise ezber defteri gibi. bir üflesen lime lime olacak. hoş o zamanlar fakirliğin bu kadar hor görülmediği yıllardı. sen de böyle biri değildin ama nebleyim işte çılgın utanmıştım.

    şimdi en azından bir imza gününe giderken yeni kitap alabilecek durumdayım.
    aşk dediğin de gelip geçiyor malum. evlendim, saçıma aklar düştü.
    lakin gençliğimin içine sıçtın. <3

    sevgilerimle, öperim.
  • sırf ''seslerim'' gibi mükemmel bir yazıyı kaleme aldığı için bile benim kahramanımdır.

    gözlerini gözlerime dikmiş… kaçırıyorum, yine buluyor… “sen, sen bana dokunuyorsun” dedi… “yüreğimde bir yerleri acıtıyorsun, ama anlatılmaz güzellikte bir şey.”
    tanrım, bir şey olsa… aygaz kamyonu filan geçse … aniden ceviz iriliğinde dolu yağmaya başlasa… bu romantik ortamın içine etse… ne oldu bu kıza, neler söylüyor…
    “iyi ki varsın… iyi ki… neye benziyo biliyor musun? eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı.. o boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben… hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki… işte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.
    ”işi şamataya boğmalıyım, yoksa fena olucak… bu havada hayatta dolu yağmaz… aygaz kamyonu filan geçiceği de yok… kız resmen yerli film replikleri atıyor… hayır, ben ters adamım, inanıveririm, dökülürüm, aşık olurum, betonlara çakılırım, asıl benim canım yanar…
    yerli film… evet… yerli film… ordan sıçmalı muhabbete…en ayhan ışık sesimi kullanarak, hınzır bir ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim… misilleme olarak yeşilçam öykülerinin değişmez repliğini attım…“bırak bu lafları, kaç para istiyosun onu söyle… onbin, yirmibin?..”esprime güldü.. güzel.. ardı arkasına zincirler, konuyu dağıtırım…
    gülmesi bitince, “bu da senin numaran” dedi… “zırhın delinsin istemiyorsun… hesapta hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun… aslında, sana göre hayat o kadar ciddi ve acıklı ki… böyle bir numaraya gerek yok… koyver gitsin kendini.” gözlerime anne anne bakıyor… “güzel olduğunuz kadar küstahsınız da bayan” dedim, ayhan ışık sesimle…
    dedim, ama mümkün değil… saatlerce bana inanılmaz sevgi sözcükleri sıraladı…
    ben ise ona yerli filmlerin değişmez repliklerinden attım durdum… sırasıyla necdet tosun, sami hazinses, cilalı ibo, turist ömer, ediz hun… hatta bir ara ayağa kalkıp “ayy-gaaz” diye bile bağırdım…sözünü ettiği yağlıboyadaki küçük delikten zırhımı açmasına asla izin vermedim… yıkılmadım, yavşamadım, kendimi asla açmadım… erkeklik gururuma değmesindi yağlıboya…
    “korkacak bir şey yok” dedi… “ben sana ne yapabilirim ki?”“çok şey” dedim… “çok şey” derken kendi sesimi kullandığımı fark ettim. hemen kendimi toparlayıp ediz hun, ayhan ışık, figüran osman, erdal inönü sesleriyle ayrı ayrı üç kez “çok şey” demeye çalıştım… ama üçünde de kendi sesim çıktı…
    sonra… sonra, yine yerli filmlerdeki gibi takvim yaprakları uçuştu… ben onu hiç aramadım… bir gün aklıma fena düştü, aradım… aslında aramadım… telefon açtım.o, “alo… alo” dedi, ben sustum… aniden, “susarken bile ayhan ışık taklidi yapıyorsun” dedi… anlamıştı… aslında belki de tek sorun, gerçekten anlamasıydı…“ne fena diil mi?” diye sürdürdü… “insan hep çok sevilsin diye uğraşır… sevilince de ödü patlar…” sustum… “belki de sen haklısın, o zırh ne kadar kalın olursa, o kadar iyi… artık arama, olur mu?” dedi. “ve sakın üzülme… o öyle nalet bir zırh ki; sen bile içerden delemezsin.”yine sessizlik… derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi… “hesapta kendini koruyordun ama yine acı çekiyorsun… boşver… ne diyorlardı… gençsin, unutursun.”
    genç miydim, unutur muydum?.. telefonu kapadım… sokağın köşesinden, yırtınarak bir aygaz kamyonu geçip gitti…"
  • benim için atilla atalay zor bir dönemdeki dost demek…

    yıl 1995. ilk işyerimdeyim. gündüz şantiyede 10 kat inip işçileri denetliyor, akşamları da proje yarışmaları için çizim yapıyorum, hatta bazı geceler iş yerinde yatıyoruz. vücut kitle endeksim 17.4 olmuş, kahve ile ayakta durabiliyorum, sosyal hayat sıfır, arkadaşlarım aramamaya başlamış, arasalar da görüşemiyorum. bir gece masamda duran kalemi fırlatıyorum, çok sinirleniyor patron, çok da sevdiği için işime son vermiyor, sürüyorlar beni, kış günü mersinde bir kamp şantiyesine hem de, erdemli’den de uzak… 1 gün kalıp geri döneceksin diyorlar, o an anlamıyorum sürüldüğümü 1 pantolon bir gömlek gidiyorum…
    mersinde yaşayan kuzenlerim var onlarda kalırım diyorum… 3. gün ayılıyorum, geri gelmemem için bahaneler bulunuyor, işçileri organize et, tesisatçı bul vs... şantiye, kış günü için allahın unuttuğu bir yerde, bir tek bekçi ve ben varız. bekçi beni kesse, kimse bulamaz cesedimi. bir oda ayarlıyorum kendime, televizyon var bir de elektrikli ısıtıcı, buna da şükür dediğim anlarda elektrik kesiliyor. işçiler gelmeye başlıyor sonra, ha bire hır gür, “seramiği verev döşe, döşemem” tartışmaları, akan çatıdan sararan tavanlar için malzeme arayışları, tesisatçı bulma çabaları…
    kuzenlerin evinde buluyorum atilla atalay kitaplarını… pozcudan 2 araçla gidiyorum kamp şantiyesine ki 1 saate yakın sürüyor bazı günler, dolmuşlarda okuyorum. dolmuşlarda çevre köylerde oturanlar oluyor genelde, ben gülümsüyorum bazen, şaşkın gözlerle bakıyorlar, fark ediyorum… içimden gülmeye çalışıyorum… en sevdiğim hikayesi öpücük balığı, onda gözlerim doluyor, sıdıkayı okurken gülmemek için dişlerimi sıkıyorum…
    öğlen aralarında kampa yakın balıkçıya gidiyorum yine dolmuşla, her gün balık yemekten sıkılıyorum, balık yerken kitap okuyorum. adamlar bana şaşkın bakıyorlar, ama bir şey sormuyorlar… sadece salata istediğimde para almıyorlar benden… balık, salata ve atilla atalay…
    gidip kendime yeni giysiler alıyorum, 1 hafta aynı giysilerle dolaşmaktan üstümdekiler kokmaya başlamış, tesisatçılarla arkadaş oluyorum… patronlar arıyor “geri dön” diye, anlaşılan yeterince cezalandırdıklarını düşünmüşler… küçük kız yeterinde hırpalandı… “iş bitmeden gelemem” diyorum… iş, balık, atilla atalay, yeni arkadaşlar…
    1997 yılında istifa ederken, “siz beni sürmüştünüz, ben bir şey demedim o zaman, ama farkındaydım” diyorum… "iyi ki yapmışsınız" demiyorum…
  • mizah yazarı, öykü yazarı, öykülerinin başına özdemir asaf'tan alıntılar koymayı çok seven adam...

    küçükken annemin stajyeri vardı halise abla, sıdıka'yı çok sevdiğim için sıdıka isimli kitabını hediye etmişti bana atilla atalay'ın. yaş dokuz, tabii ki sadece "sıdıka" kısımlarını okudum, öpücük balığı ve fabrıga kısımlarını okumadım, zira onlar "komikli" değildi, bana pek bir şey ifade etmemişlerdi.. ama o sıdıka'yı kaç kez baştan sona okudum, sayısını bilmiyorum; hala her öyküsünün adını söyle içeriğini anlatayım sana, o derece!

    yıllar geçti, bilmiyorum tam kaç sene, sanırım 14-15 varımdır, bir gün yine yanımdaydı o kitap, ama bitmişti yine sıdıka kısmı, okuyacak başka bir şeyim de yoktu, açtım, öpücük balığı'nı okudum, sonra fabrıga'yı... gözlerim buğulanarak kitabı kapattığımda, hayatımın öykücüsünü bulmuştum... sonra diğer kitapları geldi, dup dup çedene, civciv kutusu, yalnızlık aletleri, ebekulak ve niceleri...

    atilla atalay'ın sıdıka ile bana öğrettiklerini sevmiştim, siyasetten ekonomiye, sıdıka'nın o alaylarıyla ben neler neler öğrendim "şu alay ettiği neymiş ki, du bakalım..." diyerekten... (fiktif, spekülatif gibi terimleri ilk ondan duymuştum misal); ama diğer hikayeleriyle de ne duygular öğrendim, duygulara dair ne ifadeler, ne dışavurumlar...

    mesela özdemir asaf'ı da ben bu adam sayesinde öğrendim, yaptığı alıntılar hoşuma gidiyordu, ablamın kütüphanesinde "o adamın" kitabı da gözüme çarpmıştı hazır, yuvarlağın köşeleri'ni ben o yaşlarımda yine atilla atalay sayesinde keşfetmişimdir..

    '80-'90'lara dair türk öykücülerinden en beğendiğim isim -9 yaşımdan bu yana nicesini okusam da- hala atilla atalay... hep yazması dileğiyle; çünkü duyguları hiç kimse onun gibi komik ve derin, böylesine tezatla ifade edemedi...
  • dün gece harika bir söyleşi oldu, vedat özdemiroğlu moderatörlüğünde. atilla abiden daha önce okuyup duymadığımız anılarını dinledik.

    paul auster'in cümlesinin kanıtlandığını gördük ayrıca; "hikayeler, ancak onları anlatmasını bilenlerin başına gelir."

    not : vedat özdemiroğlu söyleşi de, bir fransızın lafı galiba diye söyledi.
  • bugün bir kısa belgesel izledim; iskoç, sarhoş, kırmızı yüzlü (alkolden ya da doğal hali öyle bilmiyorum) yaşlı bir adam, kendisine sorulan

    "çocukluğunda en mutlu olduğun an neydi" sorusu üzerine biraz düşündü, "bir kaya kartalı görmüştüm" diyerek gözlerinde büyük bir parıltı, heyecan ve mutlulukla kısaca o anı anlattı...

    bunun üzerine ben de düşündüm. sadece çocukluğumu değil, tüm hayatımı... ailemle, en yakın arkadaşlarımla, sevgililerimle ilgili birçok anı geldi aklıma... ilkokuldayken babamın ilk arabasını aldığı gün okuldan gelmem... üniversitede arada hiçbir tanıdık olmadan, tamamen kendi çabamla ve sadece "bir öğrenci" sıfatıyla süleyman seba'ya ulaşmam ve beni bir saat kulüp binasında ağırlayıp gezdirmesi... sonra, öykü yarışmasında ödül kazanmam... inönü'de izlediğim maçtaki "sergen attı, şampiyonluk geldi" anı... ve daha birçoğu... aslında üniversite yıllarıma kadar gayet güzel bir hayatım ve belki de arasından seçmekte zorlanacağım pek çok mutlu anım olmuştu...

    ama bunların arasında bir tanesi var ki, bu seçimi zor olmaktan çıkaran, hayatımda hepsinden çok mutlu hissettiğim...

    atilla atalay'la tanıştığım gün tereddütsüz hayatımda en çok mutlu olduğum gündü. lise hayatımdan beri öykülerini ezbere bildiğim, iç sesime en çok etkisi olduğunu hissettiğim bu çok değerli yazar, aynı zamanda dünyanın en mütevazi, en alçak gönüllü insanı olma yüceliğini gösterdiğinden, benim şimdi hatırlamak bile istemediğim saçma emaillerime ve bir kısmı heyecandan olsa gerek konuşmamızdaki saçmalamalarıma sabırla katlandı; ve bir gün benimle görüşmek için beni davet edip ağırlayarak hayatımda hiç mutlu olmadığım kadar mutlu etti.

    ayrıca kendisi hayatımda anlattığım en güzel, en özel hikayemin de kahramanıdır: ingiltere'ye giderken master yapacağım okul için kendisinden referans mektubu istediğimde beni kırmayıp bir kez daha buluştuğumuz günün sonunda vedalaşıp ayrılmış gidiyordum. seslenerek beni geri çağırdı, "eli kalem tutan hassas bir kardeşi" olarak bana "kendi abilerinin, zamanında kendisine verdiği o tavsiye"yi vermeden vedalaşmak istemediğini söyledi... o tavsiye burada paylaşmam için fazla özel bir tavsiye. ama en yakın arkadaşlarıma anlattığım hayatımın en gururlu hikayesidir bu.

    bu anıların babasını genç yaşta kaybetmiş biri olarak, o zor dönemlerimde hayata tutunmamda çok büyük katkısı olduğunu da belirtiyim. büyük "abilik" yaptı adam bana.

    ayrıca doğum günümde sürpriz yapıp beni araması için benden gizli kendisiyle irtibata geçen eski sevgilime "ararım tabi, o benim arkadaşım zaten" diyecek kadar da bizi yüceltmesini bilir sağolsun.

    çokça zaman bu başlığa yazmak istediğim şeyler oluyor ama kendimi yeterince iyi ifade edememekten çekiniyorum ve daha iyi bir zamanı bekliyorum. bu yüzden hep bir gün sarhoşken bir şeyler yazmaktan da korkuyorum. ve bir gün öyle bir şey yapıcam gibi bir his de var içimde... ama o gün bugün değil. sarhoş olmasam da hayatımın en mutlu anını düşünürken bunları gözümde birkaç damla yaşla yazıyorum. insanın, hayatı boyunca en çok etkilendiği yazarla böylesine özel birkaç anısının olması gerçekten büyük şans. bu yüzden sadece iç sesimi etkilediğini düşündüğüm, hayatımda okuduğum en güzel, en özel öyküleri için değil; aynı zamanda hayatıma böylesine büyük bir anlam kattığı için de kendisine minnettarım.

    ve bir gün ben sarhoşken (aklıma gelmişken bkz: alkoller aldım bu gece), olursa eğer kırmızı yüzümle, olur da eğer kısa belgesel çeken bir adam (aklıma gelmişken bkz: akdeniz fokları üzerine bi belgesel çekip trt2’ye satmayı planlamak), "hayatında en çok mutlu olduğun an neydi?" diye sorarsa, hiç düşünmeden "atilla atalay'la tanıştım" der, gözümde büyük bir parıltı, heyecan ve mutlulukla kısaca yukarıdaki o anı anlatırım... "tavsiye"nin ne olduğunu ona da söylemem...
  • onur caymaz'ın "gülmekten değil güneşe bakmaktan" başlıklı yazısında pek güzel anlattığı yazardır..

    dur, dur! sağa çek, atilla atalay’ı anlatacağım. herkes yazıyor, herkesin romanı, herkesin öyküsü var. üstelik herkes dille acayip oynuyor, pek bir altını çizdiriyor yazdıklarının, kurgunun hakkını veriyor herkes, herkes mükemmel anlatıcı, herkes her şeyi okumuş, afili, harika entelektüel hep; herkes hikâye sanatının bir tık üstünde anlıyorum, fakat gelin görün ki bir de atilla atalay var işte. bunların her birinin dışında durup önce güldürüyor atalay, düpedüz güldürüyor, öyle gülümsetmek, buruk gülümseme falan değil; sonra an geliyor, güldürdüğü gibi de ağız burun demeden dalıyor adama.

    atalay’ın yazdıklarıyla ilişki kurulacaksa en çok sait faik metinleriyle kurduğum ilişkiye benzer herhalde. sivriada geceleri’nde balıkçılardan birini dürtüklüyordu faik’in kahramanı (belki de kendisi), kalk kalk diyordu, bak ne güzel vapur geçiyor. senelerin balıkçısı kan uykudan uyanıyor, şöyle etrafı kolaçan ediyor: işte bir tane vapur, sıradan bir vapur sonuçta, bugüne dek gördüğü milyon vapurdan farkı yok. ulan, diyor kahramanımıza, sen sahiden kaçıkmışsın be diyor! tam da öyledir atalay. hayranlık duymayı unutmayan bir kaçık; hayattan kaçık, okuldan kaçık, çoraptan kaçık… süslemez hiçbir şeyi, artistik hareketlere gerek duymaz. tanıdığı, bildiği şeyi yazar, farklı denemelere girişmez. onun kitaplarının içinde tanıdık sularda olduğunuzu bilirsiniz fakat o suların çokluk en tehlikeli sular olduğunu da bilmeniz gerekir. hayaller kahyası’ndaki cümleye baksanıza: “gözümün önünden bir sürü bakış geçti. en mavisinde takılıp kaldım. benimkisi oydu herhalde.” göz onun olsa da hikâyeyi sizin kılar atalay. bir şey yapar. bir cümle çarpar adama. sait’te de öyledir. havada bulut’ta ne der üstat: “yüzümdeki kırışıklar gülmekten değil güneşe bakmaktan…”

    güldürür ama içinde bir şey acımıştır. umutsuzdur ama umut verir nasılsa. leman sam’ın ayrılığa dayanamam diye bir şarkısı var, onu dinlediğimde hep üzülecek gibi olurum ama gülümserim nedense. romain gary’nin kadının ışığı’nda yazdığı bir cümle gibidir atalay’ın yazdıkları: “bitmiş değil. ben bitmedim. bir insan bittiğinde, bu özellikle demektir ki devam etmektedir. umutsuz bir insan haindir.” umutsuzluğu umut verir nedense, hain değildir. insan kalma alıştırmaları adlı hikâyesi geliyor aklıma. üniversiteyi henüz bitirmiş üç gencin, edip cansever’in bir şiirinden fırlamış, kurtuluş’taki kırmızı perdeli bir evde gündüz cv yazıp gece yalnızlıklarını paylaşarak bitmek bilmeyen hüzünlü ve komik hallerini anlatır. o kadardır hepsi.

    bu aralar herkes hikâye diye anı yazanlara bayılıyor ya, işte attila atalay’ınkiler yaşanmış bile olsa anı değildir. onun olayı farklıdır; bir fransız yazarın dediği gibi, “hikâyeler onları anlatabilecek kişilerin başından geçer”, atalay anlatabilmiştir. çünkü şiirlidir. nasıl diyordu woolf: “bir şey şiir değilse neden edebiyata girsin?” rakıyı tenekeyle içip bahçelerin gölgesine, ısırgan otlarının arasına devrilenlerin şiiri vardır atalay’da. hayatta savaş değil mi; yazar da kişisel yenilgilerin tarihinden bahseder. tarih, hep galipleri anlatacak değil ya!

    “iyi ki varsın… iyi ki… neye benziyor biliyor musun? eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı. o boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben… hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki… işte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.” şehre okumaya gelenlerin dostudur kitapları. yurtta kalanların, öğrenci evlerinin, korkarak saç uzatanların, yalnız kıraathanelerin, meydanların, küçük kasaba meyhanelerinin. alın teriyle bir şey almaya çalışanların günlük tutanıdır atalay. ben buradayım ey okur, sen neredesin diye hesap sormaz, okur da oradadır zira. iyi okur, ne okuyacağını bilendir. hani insanları boyutlarına göre ayırıp küçük insanların yazarı falan diye kulp takarlar ya; atalay o küçük-büyük ebat ayrımının dışında kalanların yazarıdır. düpedüz bizim gibi olanların. vapura binerken yanında şiir ya da mizah dergisi taşıyanların.

    çocuktuk işte’de şöyle diyor: “senin gözünü doldurduğun, yüreğini hoplattığın, ayrıyken duyunca, dünyaları içip kendini kayıplara yazdırmak istediğin şarkı, aniden benzin kampanyasına reklam müziği oluyordu. aşkını kim takar, hayat böyle bir şeydi işte. milyon puştluğun döndüğü şu âlemde, önce aşkını sonra seni bitiriverirlerdi. tabii… evet… öyle… aynen… ‘aşkları da vururlar, reklama şarkı olur,’” fotoğrafların bile sabredip bekleyemeden ınstagram’da eskitildiği bir çağda, reklama gelmeyen, bitemeyen aşkların yazarıdır. “diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmiyor” demiştir öpücük balığı’nda. öyküsünü yazınca genelde öyle olur, beş para etmez zaten, bilir. insanların recep ivedik’i mizah sandığı yerde, yazdığının hiçbir değeri yoktur aslında, ivedikler sıdıkaları yenmiştir. anlatacak hüzünle dolu bir yığın hikâye vardır ama olsun! o incelikler her kitabın sonuna serpiştirilir ufaktan; ebekulak mı olur artık, fabrıga mı olur bilmem.

    34 tn 405’te, bir babanın hüzünlü araba sevdası acıtır. zar zor para biriktirip aldığı arabanın kapağı çalınmıştır. ağlama der çocuk: “baktım, gerçekten çocuk gibi ağlıyordu. ben büyük oldum o zaman. ‘ya ne olacak boş ver, bunda üzülecek bir şey yok baba be’ gibisinden bir şeyler söyledim. altı üstü bir kapak… kafasını kapaksız bagajın içine daldırıp bir şeyler arıyormuş gibi yaparak boğuk bir sesle, ‘sen hayatında kendi kazandığın parayla bi şey al da o zaman konuş keranacı’ dedi..” böyle bir yerlerden söz alır atalay.

    çünkü daha 15 yaşında gencecik bir çocukken gırgır ve sonrasında fırt’ta başlamıştır maceraya. mühendistir, matematik bilmenin edebiyatta işe yaradığını çok söyledim. fırt’ın son hüzünlü günlerini hatırlıyorum da. stero seyfi’leri, arap kadri’leri. bir de çocuk heyecanlarımız: iç kapakta, sayfayı tümden kaplayan bikinili kadınlar olurdu, kadınların üzerine de kimi tipler çizilerek şakalar yapılırdı. erotik bir tarafı yoktu aslında ama biz erken çocuklardık galiba. bu heyecandaki hüznün yazarıdır atalay.

    aynı astsubay baba, emekli olduktan sonra marley dükkânı açar fakat işler kesat gidecektir, batmaya mahkûmdur. ömrünün tüm birikimini anlamadıkları tuhaf işler için dükkân açıp boşa harcayanlar, günümüz büyük yazarlarının değil atalay’ın konusudur: “oyuncakçı dedeler, kırtasiyeci amcalar; bir şey araklanmaya son derece müsait, kafası karışık, şişe dibi gözlüklü, rafları boş bakkal amcalar… insana ‘buyur canım, arzun’ diyen altın künyeli, gürbüz kuruyemişçilerle acar kasapların, birbirlerine dandikten ‘bilmem kim bey, bi şey hanım’ diye seslenen yavşak kasiyerlerle dolu süper marketlerin arasında usulcacık kapanır onların ufak dükkânları…”

    1989 yılında hıbır dergisinin kurucuları arasında yer alan atalay, doksanlarda usulcacık, ebekulak, sıdıka, civciv kutusu, uyuyamadığım, menekşe istasyonu, yalnızlık aletleri, dup dup çedene, eray; iki binlerde hayaller kâhyası, ağlama dolabı, kişi başına bir yalnız adlı kitaplarıyla okurla buluştu. ne diyeyim, bu kitapların her birinde yazarın bizden biri olduğunu görürsünüz. içimizde yaşayan, bize benzeyen, bizim gibi yazıp konuşan, bizim gibi sevmemeye koşullu ama hep seven: “gidicem ben… işim var işim… çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem… hasan’a borcum var… tarık’la sözleştik kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş ona basıcaz… ilknur iş atıyo sonra… resmen işte, aramıştır… o’nun yeri ayrı, ama ilknur da fena diil şimdi… işim var… işiim…” bizim gibidir.

    2009, atalay’ın otuzuncu sanat yılıydı. insan erken çıktığı yolda çok mesafe kat ediyor besbelli. iletişim yayınları 2010 yılında yazarın öykülerinden yapılmış bir seçme niteliğindeki kalbin böcüü’nü yayımlamıştı. bu kitap da atilla ile henüz tanışmayanlar için okunacak cinsten! masallardan devşirip öykü yazanların, ferrari almak için film yapanların, kanlı katillerin ellerini öperek komedyen olanların arasında, atalay mizahçı falan değil, düpedüz öykücüdür çünkü!
  • "çünkü insan en az uyurken yük olurdu" cümlesini yazmıştır.

    hayatta 1-0 önde başlamayan biz 'normal insanlar'ın mutlaka bir dönem içinden geçtiği, üzerine sayısız kitaplar yazılmış, filmler çekilmiş olan o işsiz/başarısız/mutsuz/depresyon ve sıkıntılarla dolu, uzun ve rahatsız uykularla geçen dönemi anlatan en dolu, en öz cümle bu olabilir.
  • kitapları bir erkeği anlamak, korkuları, endişeleri, atarları ama en çok da aşık olduğu zaman o kafanın içinde, o vücut kimyasında neler yaşadığını anlamak için en doğru ve güvenilir kaynaklardan biridir.

    ***

    90ların başında hbr maymun'da okumaya başladım. abim önerdi, sonra abimin başucundaki uyuyamadığım ve usulcacık, sıdıka. ailecek okuduk, sevdik. güdümlü terlik, geberik menekşe, "yan mahallede çocuğun biri annesine cevap vermiş, taş olmuş!" muhabbetleri gündelik ev diyaloglarındaydı.

    sonra biraz büyüdüm. sevdiğim sıdıka ve diğer diyaloğa dayalı hikayeler daha az ilgimi çeker oldu. daha 'düzyazı' öykülerini okuyordum artık. en çok baturalp dinçdarı'yı sevdim. "sağlam kafa sağlam vücut" diyip sukoshi-san şövalyesi olmayı öğrendim, eğitim sürecinde attığım kahkahalardan boğulma tehlikeleri geçirdim.

    sonra ben biraz daha büyüdüm. ergeninden erginine aşklarım, hayal kırıklıklarım, terk edilişlerim, terk etmelerim, pişmanlıklarım vardı artık. sevmeyi, aşık olmayı sonrasında aşk acısı çekmeyi atilla ağabey'den öğrendim. akıl danıştığım, kafa dağıttığım ve yaralarımı sarmak için kaçtığım sığınağım oldu kitapları. ilk aşk ve ilk aldatılmanın acısıyla kıvranırken bir mail attım, içimi döktüm, "çok acıyor be atilla ağabey" dedim. aynı akşam cevap yazdı bana, "üslubundan genç bir kardeşim olduğunu çıkardım, merak etme, zamanla geçer" anlamına gelen abice bir mail yazmıştı. ben zaten öyle çok büyük adam değildim ama mailini okuyunca hepten 7 yaşında hissettim kendimi. bir kaç yıl sonra bu sefer ondan bir "kitabım çıkıyor" maili geldi, mass mail. tam o dönem blog açacağım, istiyorum ki adı ebekulak olsun. mail attım, izin istedim, "ne demek efenim onör duyarım "ebekulak" ismini blogta kullanmanızdan. yalnız sümüklüböcek kısmısının bakımı zordur, onu sööliyim." dedi. o zaman bu zaman nickim oldu ebekulak.
  • hakkında dönüp dolaşıp entry girmek istediğim yazar.

    seneleer, seneler önceydi. in a galaxy far far away hatta. okuma bilmem, yazma bilmem. annem göt ebatlarındaki bir evdeki tek divanda oturur, upuzun ve o zamanlar tamamen kendi rengi, beyazsız saçları önüne gelmiş bi vaziyette bir şey okurdu. her hafta. gülerdi. kıkır kıkır. ne okuyorsun derdim, sıdıka derdi. bana da oku derdim, bir kısmını okurdu, sıkılır amaan kendin oku öğren de okumayı derdi. ben arada bir yerlerde okumayı çat pat söktüm ama çaktırmadım annem okumaya devam etsin diye.

    sonra çok zaman geçti, annemin babama almasını hatırlatıp durduğu dergileri ben alır oldum. ki o dergilerdir bana okumayı söktüren.
    sıdıka. annem de babam da beni ona benzetti, olanca ergenliğimle bi elimi kaldırıp "yaa nalakası var yıaa,hiç de bile" diye itiraz ettim, içten içe hoşuma gitti zira atilla atalay a aşıktım, belki gerçekten sıdıka'ya benziyorsam, o da beni severdi hem. hem sıdıka da koca götlü,ben de.nolmuş?

    kitaplarını aldım okudum, onu üzdüler diye mine ye kızdım, bırakanlara kızdım, bana verse o ebekulağı beni öldürse geri vermem dedim. ne zaman arapsaçı dinlesem, onun için de içlendim. bütün teknolocik aletlere "yalnızlık aleti" dedim.
    sonra bir imza günü, ta daa, tanıştım. ben cool bir çıkış yapmayı planlarken annem "siz yazdınız bitti, oh,gerçeğiyle yaşamak nasıl bilmiyosunuz tabi, keh keh keh" dedi, dağıttı beni. onlar konuştu, ben kekeledim. imzaladığı kitapları kaçar kere okudum, bilmiyorum.
    hep aşıktım. onun gibi bir aşık olmak istedim. sevdiğim için bi öksürük şurubunun içine adını yazıp, "promosyon varmış,bana sen çıktın" diyeyim. ne bileyim.

    sonra bir ödev için bir ünlüyle röportaj yapın dediler, benim ünlüm atilla atalay'dı buluştuk, konuştuk. onlar konuştu, ben dinledim. bana tee o zaman o dedi "ekşisözlük diye bir yer var,bak,ilginç bir şey" sene 99 ya da 2000. ben ödevimi gönderecektim sonra,gönderemedim. 80 aldım o ödevden.

    hala adını duyunca içim kıpır kıpır. ilk aşk,kolay unutulmuyor tabi.
    şimdilerde karısından boşanmış, silivri de oturuyormuş. leman a pek uğramadığından kapıdakiler onu tanımayıp içeri almıyormuş. ahmet yılmaz ı arıyormuş onu içeri soksun diye.
    ha bi de yılmaz erdoğan'la ilgili de "hepimiz aynı toprakların insanıyız, çalma olmamıştır, aynı şeyleri hissedip yazmamız mümkün" diyecek kadar da nasıl denir, yüce gönüllü.

    bu da böyle bir anımdır ey sözlük, kayıtlara geçsin.