şükela:  tümü | bugün
76 entry daha
  • cumhuriyet te olgun yazılar yazan, anlatımı çok süslü olan bir yazar. öyle ki yazdıklarını anlayabilmek için osmanlıca-türkçe sözlük gerekmektedir çoğu zaman. yazarlar da olmayan bir özelliği de kendisinde görürüz. -bkz. vermek- evet sözlük yazarı gibi bkz. verir yazılarında.

    fikir adamlığının yanında şair yönü daha ön planda olması gereken kişidir de. bela çiçeği, ben sana mecburum gibi bağımsız şiirlere imza atmıştır. pia , sen benim hicbirseyimsin , sisler bulvarı gibi bir fransız şairin elinden çıkmışçasına şiirler de yazmıştır. "sanat sanat içindir" ile "sanat halk içindir" i birleştirmiştir. öyle ki; bu tarzı, gençken çok eleştirilmiştir. zor bir adam mıdır?

    her dönem muhalif bir görüntü sergilemiştir. 1970-80-90 ları eleştirirken 1960 anayasasının gözlüğüyle bakar olaylara.. istem inönü yü eleştirirken, adnan menderes i hain ilan edebilir.. sağı eleştirirken, solu gereksiz bulabilir.. "ben azılı bir komünistim" derken, türk komünistlerinin hiçbirşey bilmediğini söyleyebilir.. öğrencilerden devrimci olmayacağını iddia ederken, türk halkının müthiş bir öngörüye sahip olduğunu söyleyebilir.. vb.

    çok kaliteli bir yazar, şair olmasının yanında oldukça da etkili bir fikir adamıdır da o.

    muhaliftir, bu yüzden akıllardan hiç silinmez adı.

    üstadın anısına benim net alemine aktardıklarım:

    videolar:

    http://www.youtube.com/watch?v=bkfid9e19a8
    http://www.youtube.com/watch?v=zci9a6lxz24
    http://www.youtube.com/watch?v=i98la7iajqg
    http://www.youtube.com/watch?v=x5pbq4mgodi
    http://www.youtube.com/watch?v=pmdh5d4zqmk
    http://www.youtube.com/watch?v=ytkmcjcjdr0
    http://www.youtube.com/watch?v=rfqgbwtjcag
    http://www.youtube.com/watch?v=m7ylnnbfp_g
    http://www.youtube.com/watch?v=z0vd7sfgthk
    http://www.youtube.com/watch?v=834i8gxcbo8
    http://www.youtube.com/watch?v=e0xc9jv_rfw
    http://www.youtube.com/watch?v=dtbf88mgfzq
    http://www.youtube.com/watch?v=atj8natprza
    http://www.youtube.com/watch?v=sev9w71role

    istanbul ağrısı şiiri:

    http://www.youtube.com/watch?v=rzryuqab6ci
  • "aldırma be kalender.." cem karaca 'nın ölüm haberini aldığımda; "jimi bak cem karaca ölmüş." dendiğinde; hissettiklerim, hüzünler boyutunun dibi, efsaneleşen bir paylaşımın hayat hikayesini ta kalbimin, beynimin mağaralarında; "aldırma be kalender." şeklinde hissetimse; bu sabah da bu hissiyatın egemen olduğu yürek burkan bir yutkunma seansına kendimi verdiğm, üzülme değil de, beklenen son'un tarif bilmez şaşırtıcılığına beni sürükleyen bir şair idi; "vakitsiz midir?" her gidiş, hep konuşulur; tv 'ler yas statülerinden bahseder;

    edebiyat dünyası, türk dünyası, şiirler dünyası, hocalığı, yol göstericiliği, son dönem sözlük içinde "..attila ilhan 'ın öğrencileri iyi çalışıyor.." dedirten; siyasi dünyamızın zaman içinde yolculuk adamının, öğrencilerinden biri sayılmak, mustafa kemal 'in askerlerinden biri sayılmak, çetin altan ustanın bilmem kaç dakika önce ekranda söylediği gibi; "..hangi türk, şiirler dünyası kaybetti. evrensel dünya kaybetti, ingilizler dostoyevski okumuyorlar mı?" kolay aslında her söz; burada, tam ortasında yaşımızın, -"aramızdan kimileri erken yaşta ölecek ." deyip durmaz mıydık?-

    yükselen dip dalgasının, onun öngördüğü üzre; mıh gibi çakılı akıllara;

    ne olacakşa peşinen söylemeli; karanlık, yağmur yağıyor; sadri alışık da benzer bir yolculuğa çıkarken; biz hala "attila ilhan 'ın öğrencisi olmak"la itham edilerek, değer yargılarımızın tartışıldığını, dip dalganın yarattığı psikolojik savaş ortamında; herkesin birlik olduğu içi boşaltılmış siyasi kavramlara inat; ortak değerimizin, rehberimizin, yağmurla gitmesi, bulutların şemsiye olduğu kendisine;

    hayatın, son göz kırpmasıdır ";)"

    "..ölmek kimi zaman rezilce korkuludur,
    insan bir akşam üstü ansızın yorulur,
    tutsak ustura ağzında yaşamaktan
    kimi zaman ellerini kırar tutkusu,
    birkaç hayat çıkarır yaşamasından..."

    şemsiye bulutlarla,
    selam olsun büyük gidene,
    yarının umudu, yarının büyüğü yeni gelen bebelere..
  • dün akşam, ilahi söz müdür bilmem, alkım 'da attila ilhan kitapları önünde dolanırken, yanımdaki arkadaşıma "hırka i şerif i gezer gibi geziyoruz, cebimizde alacak para yok." diyerek güldüğümde, göçüş vaktine az kaldığını nereden bilebilirdim, diye de ilginç bulduğum, zaman zaman yalnız, zaman zaman kalabalık yaşantımızın son rehberiydi.

    hangi x serisini, hep hafif bir tebessümle anacağız bu çok açık;

    ayrıca oktay sinanoğlu hocamızla yapılan bir söyleşide; kendisi, attila abi 'yi "türkiye 'de nobel edebiyat ödülünü hakeden şimdilik tek yazar" olarak belirtmişti, değerlendirmişti.

    şimdi nobel 'i kime verirseniz verin, pamuk -orhan'ın ki gibi- gibi bir türkçesizlik her yerde, her samimiyetsizlikte iken
    mavi yolculuğa çıkacak tertemiz, dilin özgüveni; attila abi 'nin türkçesi
  • altan öymen 'den / radikal:

    büyük sanatçı attilâ ilhan

    'on parmağında on hüner vardı.' fakat özdemir ince'nin sözüyle 'şairliği göz kamaştırıcı olduğu için, (öteki) büyük özellikleri gölgede kalıyordu.' 16 yaşında hapse girişi de aşk ve şiir yüzündendi

    attilâ ilhan'ın ölüm haberini alınca aklımdan üç mısra geçti... ezberime onlar yerleşmiş...
    "emperyal oteli'nde üç gece kaldık.
    fazlasına paramız yetmiyordu.
    gözlerin gözlerimden gitmiyordu..."
    bu üç mısra... bence, hem çok güzeldiler, hem de benim gençlik dönemimdeki çevrem için çok gerçekçiydiler...
    aşk ile 'para yetmezliği' bir araya gelince neler olabilir?..
    olabilecek şeylerden biri oydu: üç geceden sonra otelsiz kalmak...
    şiirin geri kalanını hatırlamıyordum. dün bulup hepsini yeniden okudum. 6 bölümlü uzun bir şiirdi. adı da 'emperyal oteli'ydi.
    "ben hiç böylesini görmemiştim.
    vurdun kanıma girdin, itirazım var" diye başlıyordu.
    bu iki mısra, bazı bölümlerin 'nakarat'ı oluyordu.
    şiirdeki imajlar müthişti. bir bölümündekiler şöyleydi:
    "emperyal oteli'nde bu sonbahar
    bu camların nokta nokta hüznü
    bu bizim berhava olmuşluğumuz
    bir nokta bir hat kalmışlığımız
    bu rezil bu çarşamba günü
    intihar etmiş kötümser yapraklar
    öksürüklü aksırıklı bu takvim
    ben hiç böylesini görmemiştim
    vurdun kanıma girdin itirazım var"
    benim ezberimdeki üç mısra, son bölümün başıydı. arkası şöyle geliyordu.
    "...dördüncü gece sokakta kaldık
    karanlık bir türlü bitmiyordu
    sirkeci garı'nda sabahladık
    bilen bilmeyen bizi ayıpladı
    halbuki kimlere kimlere başvurmadık
    hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
    hiç kimse elimizden tutmuyordu
    ben hiç böylesini görmemiştim
    vurdun kanıma girdin kabulümsün"
    ***
    attilâ ilhan'ı önce el yazısından tanımıştım. 1950'lerin başlarıydı. ankara'da cemil sait barlas'ın çıkardığı 'pazar postası' vardı. bir 'haftalık gazete'ydi. o gazetenin yazı işleri müdürüydüm. attilâ ilhan bize yazı ve şiir gönderiyordu. büyük bir zevkle ve gururla yayımlıyorduk. çünkü o, artık zamanın en etkili şairlerinden biriydi. 1946 yılındaki iktidar partisi chp'nin şiir yarışmasında ikincilik ödülünü kazanmıştı. yarışma '35 yaş şairi' cahit sıtkı tarancı'nın birinci, fazıl hüsnü dağlarca'nın üçüncü olduğu ünlü yarışmaydı. attilâ ilhan o ödülü 21 yaşındayken yarışmacıların en genci olarak almıştı.
    bir gün ankara'ya gelmiş. yüz yüze tanıştık. o zamandan sonra da, çeşitli gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda rastlaşır, görüşür olduk.
    çok taraflı bir insandı. çok okurdu. çok çalışırdı. kendi görüşlerini oluştururdu. her konuda söyleyeceği şeyler vardı.
    ***
    attilâ ilhan, ölümünden sonra birçok yazarın, şairin, edebiyatçının yazılarında, demeçlerinde hak ettiği saygıyla anıldı. cumhuriyet'te hikmet bila'nın başlığı şuydu:
    'hangi attilâ ilhan?'
    bila, bunun yanıtını şöyle özetliyordu:
    "on parmakta on hünerle geçirilmiş 80 yıllık bir ömür..."
    bu, gerçekten öyleydi. şiir, roman, sinema filmi senaryosu, televizyon dizisi senaryosu, deneme, eleştiri, gazete yöneticiliği, köşe yazısı, televizyon söyleşisi, yayın danışmanlığı...
    çalışma alanlarının hepsini hatırlamak da kolay değil... ama benim hatırladıklarım bile bila'nın verdiği sayıyı tutuyor.
    ***
    ben şiirinden söz ettim. en etkilendiğim eserleri o alandaydı. tabii, ülkemizin yayın hayatına diğer faaliyetleriyle yaptığı katkılar da, çok önemlidir... ama özdemir ince'nin dün yaptığı saptama çok yerindedir. diyor ki:
    "şairliği göz kamaştırıcı olduğu için, (öteki) büyük özellikleri gölgede kalmıştır."
    evet, siyasi yazılarındaki değerlendirmelerinden bir kısmı tartışıldı, tartışılıyor. ama, elbette, öyle olacak... demokratik bir toplumun içindeyiz. sanatçılara, yazarlara, şöyle düşünüyor, böyle düşünüyor diye kızmak yerine, onları dinlemeye alışacağız.
    onlardan farklı düşündüğümüz konularda, kendi düşüncemizi açıklamamıza engel yok. onu da, 'hiddet ve şiddet'le değil, karşımızdaki düşünceye saygı göstererek yapacağız. buna giderek daha fazla alışacağız.
    buna alışamadığımız dönemler -tamamen geçmediyse bile- geçiyor. geçecek...
    ***
    attilâ ilhan'ın hayatının büyük bir kısmı, ne yazık ki, böyle bir 'geçiyor, geçecek' iyimserliği içine girmenin mümkün olmadığı zamanlara rastladı.
    ilk hapse girişi 16 yaşındaydı. nedeni ise, şairin sonradan en güçlü eserler vereceği alandaydı. aşk şiirleri alanında...
    olayı kendi anlatımından izleyelim:
    "izmir'de, karşıyaka'daydık: onaltı yaşındayım, komşuda liseli bir kız, ona sebebini bilmediğim bir yakınlık duyuyorum. büyük tereddütlerden sonra, mektup yazmaya karar verdim"
    "(...) oturdum dehşetli bir mektup yazdım, geçerken merdivenlere bıraktım, bir süre yürüdüm, dönüp baktığımda, o elinde okul çantası, eğilmiş mektubumu alıyordu. heyecandan öleceğim, adeta uçarak vapura gittim. üç gün sonraydı sanırım, cevabı aynı yere bırakmış, mektubumdan etkilendiğini, zaten bana yakınlık duyduğunu yazıyordu: ne kadar sevindiğimi anlatamam. o garip aşk böylece başlamış oldu.
    birbirimizi ne görüyoruz, ne buluşuyoruz, ne konuşuyoruz; ama üst üste bir sürü mektup yazıyoruz. en çok da ben yazıyorum.
    o tarihte nâzım hikmet'i yeni tanımışım, ona da tanıtıyorum; şiirlerini aktarıyorum; o da bana, aynı heyecan ve hevesle, duygularını anlatıyor"
    "(...) fransızca dersindeyiz, müdür muavini geldi, beni sınıftan aldı; idareye gittik, odasında iriyarı bir adam; '-oğlum,' dedi, 'bey seni götürecek!' adam beni alıp doğruca karşıyaka polis karakolu'na götürdü, sorgu başladı. ertesi gün, izmir'e emniyet müdürlüğü'ne götürüldük, sorgumuza siyasi şube'de devam edildi; başıma ne geldiğini tam anlayamıyordum ama, 141-142'den sorguya çekiliyorduk. sevgilime yazdığım mektuplarda, nâzım'ın şiirleri var, şair o zamanlar şiddetle yasak..."
    ***
    sonrası şu: attilâ ilhan bir süre hapiste yatıyor. sonra çıkıyor ama, okuduğu liseden kovuluyor. öğrenimine başka bir lisede devam etme imkânından da mahrum ediliyor.
    babasının sürdürdüğü uzun bir hukuk savaşından sonra o imkânı kazanıyor, istanbul'da bir başka liseyi bitiriyor. fakat artık 'solcu' olarak mimlenmiştir. gençlik yıllarının bir bölümü o 'mimlenme'nin etkisi altında kalıyor.
    nedeni, sevgilisine yazdığı aşk mektubunda bir başka şairin şiirine yer vermiş olmak...
    yani, dönem öyle bir dönemdi ki, sadece siyasal ve sosyal düşüncelerin değil, aşk mektuplarının ve aşk şiirlerinin de sakıncalı olanları vardı. belirli sınırları aşıp sakıncalı alana girenler, daha 16 yaşında olsalar bile, suç işlemiş hale girebilirlerdi.
    ama dönemin olumlu çelişkileri de eksik değildi. gençlik hayatında bir aşk şiiri yüzünden mimlenen bir şair, dört-beş yıl sonra dönemin iktidar partisinin şiir yarışmasında gene bir şiiriyle, iki büyük ödülden birini kazanabildi.
    attilâ ilhan, türk sanat ve kültür hayatına yaptığı unutulmaz katkıların yanında, kendi yaşamının çizgileriyle de, yakın tarihimizin ilginç yanlarını yansıtan büyük bir sanat ve kültür adamımızdı.
    cenazesi bugün kaldırılıyor. allah rahmet eylesin. yakınlarının, okurlarının, izleyenlerinin başı sağ olsun.

    okuldan kovuldu ama, ödül de aldı...
    yanda: attilâ ilhan'ı 16 yaşındayken okulundan ayıran resmi yazı... t.c. izmir erkek lisesi müdürü, 146 numaralı ilhan'ın velisine durumu bildiriyor:
    tarih 10 aralık 1941... o zamana kadar hapiste de yatan ilhan, artık
    'solcu' olarak 'mimlenmiş'tir.

    kaynak:
    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=166769
  • yön veren.

    senin dalın yaprağın biz senin fidanların biz bunları yapmadık sen elbette bilirsin bilirsin ben ölümden korkmam diyor korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu değirmen döndü dolandı yıllar oldu
    bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir o bize öğretmedi kazan kaldırmasını günahı vebali öğretenin boynuna erdirip oldurana ana avrat sövmesini yüreğim kırıldı kanım kurudu var git karadeniz var git başımdan mızıka çalındı düğün mü sandın bir yol koyup gideni gelir mi sandın.. daha devam edip gider diz dövmem, öksüz kalmış gibi yol verenler, gösterenler, kahrolur bulutlara karışır böyle bir yön veren görülmemiştir.
  • "insan kendisine ragmen yasayamaz
    kalbimiz beyaz derken biz siyah diyemeyiz
    diyemeyiz hannelise
    sen mutlaka lichtenstein dukaligindan bahsedersin
    yapraklarini doker ihlamur agaclari katedralin onunde
    ben icimde mustesna bir ates bahcesi donatirim
    bembeyaz
    bembeyaz hannelise"

    diye sürüp giden "yağmurdan çıkıp geleceğim hannelise" diyerek vapura binendir attila ilhan.
    vapurda sabah sabah içilmiş bira gibi çöküyor içime.
  • bizi yalın koyan, yalnız değil, hiç de yalnız değiliz, ama yalın koyan'dır.
    ne güzel demişsin üstadım;

    "bu nasıl şey gerçi kımıldamıyor nabız
    dil simsiyah sarkmış gözler buzlu cam
    oysa yürek nurdan kocaman bir yıldız
    kan hala sıcak iştahlı duman duman
    karşıtların birliği mi yaşadığımız"

    bu şiiri tersten okursanız herakleitos 'un neden ağlayan filozof olduğunu anlarsınız.
    tilahan'ın kanımca kosmos'u anlattığı dizeler..
    meraklısına not: şiirin adı genel grev
  • üstad'ım.
    an gelir paldır küldür kalkar gider, saf saf dolanırken etrafında ölümün, sarı paşa'sına kavuşur.
  • beni düşündürüyor da, düşündüren attila ilhan'dır.
    daha yakın bir zamanla konuşalım; yani bugünlerde düşünüyorum, margot ile janine 'nin evindeyim, biri poz veriyor diğeri almış eline paleti; kaptan ise öbür divanda, elinde kitap margot'nun altını çizdiği satırları okuyor;
    ".. lesbos'lu magila diye bir kadın, zengin bir kadınla beraber yaşıyordu. leaina adında genç bir kadın, geceyi geçirmek üzere bu iki sevicinin evine geliyor."

    sonra kaptan kafasını kitaptan kaldırmadan, daha doğrusu kaldırmışsa da ben margot'nun janine'i yaşatmaya çalışmasına takılı kalmışken, beri yandan onu unutuvermişim, o yüzden o bakmışsa da görmemişimdir, bakın ne diyor;

    "kebap kestane sever misiniz? ben çok severim. paris yıllarımın en unutamayacağım anılarından birisi, rastgele bir bulvar köşesindeki rastgele bir kestaneciden aldığım bir külah kestaneyi yiye yiye, o sokak senin bu sokak benim dolaşmamdır. karanlık bir sis olurdu, şehrin çok camlı çok yeşil otobüsleri iki yanımdan su gibi akardı. çokluk dalga geçerdim, arada şiir yazdığımı da hatırlıyorum. söz gelişi, hannelise'yi:

    'yagmurda çikip geleceksin hannelise
    yagmur gozlerinden cikip gelecek
    bir ogle sonu paris'te hannelise
    bir kahvede grandaboulevards turkusunu calacaklar'

    işte böyle puslu bir öğle sonu, rennes sokağı'nın köşesindeki kestaneciye yanaşıyorum. kadın, o iri kalçalı nankör suratlı köylü fransızlardan birisi, benim kestaneleri ölçerken, yanımda zarif bir delikanlı beliriyor. besbelli o da kestane alacak, ama yüzündeki o bana hafif gülümserliği ne yapmalı? acaba tanıyor muyum? başında yana yatırılmış kocaman bir basque beresi, gözünde dumanlı güneş gözlükleri, sırtında devetüyü bir palto, ayağında kauçuk pabuçlar. yok canım, yanılmış olacağım. tam voltamı alacağım sırada, bildik bir ses:

    ''—artık dostlarınızla selamlaşmıyor musunuz kaptan?,,

    hay allah, kim bu çocuk yahu? gözüm biraz ısırıyor gibi, dur bakayım. kimdi biliyor musunuz? josy! evet, ta kendisi. ilk defa onu 'erkek' kıyafetinde görüyordum, tanımamakta haklıyım, zira o saçının telinden tırnağının ucuna kadar 'dişi' yaratık gitmiş, yerine zarif olmasına zarif, yürüyüşü ve konuşması bir tuhaf, yine de basbayağı delikanlı bir adam gelmişti. işi şakaya vurdum:

    "— ... hayrola, gardrobu şaşırmışsın bu sabah..,,

    o tatlı genç kız gülüşüyle güldü, yol boyunca anlattı: bundan bir süre önce çalıştığı kabarede kavga mı ne çıkmış, birini yaralamışlar galiba, şimdi palais de justice'de (adliye sarayı) davası görülüyormuş, tanık olarak onu da çağırmışlar, henüz 'resmen' kadın olmadığı için elbette oraya 'erkek' kılığında gitmesi gerekiyormuş! zaten arasıra böyle gezmeyi severmiş o, ama 'arasıra'. neden üstüne bastığını sorunca verdiği cevap böyle bir yaradılışın insanları için çok önemli bir cevap, kanımca ciddi bir saptamayı içeriyor:

    "— ... erkek kılığında dolaştığım zaman, bir sürü takılan oluyor, rahatsız ediyorlar beni, ya yürüyüşümle alay ediyorlar, ya şuyumla ya buyumla! inanır mısınız kadın kılığındayken son derece rahatım, dikkatini çekmiyorum kimsenin, sanki asıl o zaman gerçek derimin içine giriyorum, öbür hâlimle eğretiyim erkeklikte, herkes de fark ediyor, o yüzden takılıyor. şimdi ister misiniz beremi çıkarayım da görün olacakları..."

    öyle ya, josy'nin saçları kendinden uzun, takma saç kullanmıyor, boyalı da! anlaşılan berenin içine tıkmış onları, salıverse hayli garip bir erkek olur doğrusu. hele o tarihlerde erkeklerin saç uzatmasının olağan sayılmadığını düşünürseniz! .."

    devamı için; hangi seks

    not: bir entirimde yazmıştım öyle hatırlıyorum, şu tarikat bu tarikat, şu gerici bu bilmemneci hakkında sinirli ve üzgün bir şekilde entiriler döşemektense mustafa kemal' başlığına sevgiyle entiri giriyorum demiştim, ya da demeye getirmiştim, benzer bir durum bu entiri için de geçerli. içi boş nobel ödülü üzerine değil, hissetmek için, hissettirmek için, zorlamayla değil, hissederek yazmak istiyorum da o yüzden.
  • "..sen bana kaptan diyorsun
    herkes bana kaptan diyor
    sahici bir kaptanmışım gibi tükürüyorum"

    attila ilhan

    (bkz: #9815234)
982 entry daha