şükela:  tümü | bugün
  • krakow'a gidiyorsanız burayı görmeden sakın dönmeyin.

    tık
    tık tık

    birkaç gün önce orada bulundum, hatıralarım silinmeden, hislerim zayıflamadan hakkında birkaç şey yazmak istiyorum, öncelikle her ne kadar auschwitz hakkında çok şey izleyip okusanız da mutlaka bir rehber eşliğinde gezmelisiniz çünkü onlar hem her şeyi biliyorlar hem de bu kamptan kurtulmuş insanlarla birebir görüşmüşler ve inanılmaz değerli bilgilere sahipler, benim grubumda 11 kişiden 10'u britanya'dandı yani tek native speaker olmayan bendim, açıkçası kendimi biraz kötü hissedecektim ki rehber bana dönüp burada native speaker olmayan yalnızca ikimiz varız deyip güldü, aksanı da hiç fena değildi gerçi, tık, hatta bir ara o kadar etkileyici şeyler anlattı ki normal bir insan evladının gözyaşlarını tutması imkansızdı, birkenau'da yürürken ingilizler arkada kalınca kendisiyle yalnız kaldım ve auschwitz'ten kurtulan biriyle tanışıp tanışmadığını sordum, "sık sık konuşuyoruz hep iletişim halindeyiz." dedi, ben "bu soğuğa nasıl dayanmışlar, vücudumun yarısını hissetmiyorum." dedim, bana bakıp "şu anda muhtemelen 5 kat kıyafet giyinmişsin ve burası yalnızca eksi beş derece, yolun büyük bölümünü de sıcak otobüsle geldik, onlar -20 dereceye varan soğuklarda yalnızca ince bir pijama ile saatlerce bizim birazdan varacağımız yere yürüdüler." dedi, ki gercekten kanım dondu adama cevap veremedim, yolun geri kalan kısmını sessizce yürüdük. neyse birkenau'dan evvel auschwitz'ten bahsetmek istiyorum,
    tık
    tık tık

    her yeri anlatmaya kalksam sabaha kadar yazmam gerekir birkac yerden bahsedebilirim sanırım,

    - burada çocuklar ölüme gittiklerinden habersiz yürüyorlar, naziler yahudiler'i kampa çağırırken çalıştıramayacakları yahudileri öldüreceklerini çalıştırabilecekleri yahudileri de öldürene kadar ağır şartlar ve işkenceler altında çalıştıracaklarını söylemediler tabii ki ve yahudilerin çoğu da neyle karşılaşacaklarını bilmeden kamplara gittiler, çocukları çalıştırarak verim alamayacakları için onlar direk kullanışsız sınıfındaydılar ve öldürülüyorlardı,

    - şurada resimde bulunan çocuklara kilitlenmiştim, uzun süre gözümü alamadım, özellikle resmin tam ortasında bulunan tatlı çocuğa uzun süre baktığımı gören rehber bana bakıp "useless, so, he was killed" gibi bir cümle kurdu, yani orada insan o binanın içinde göz yaşlarına engel olamıyor,

    - insanlar bavullarıyla, mutfak eşyaları ile, tarakları ve fırcaları ile gelmişler bu kampa, karşılacakları manzaradan habersizlermiş,

    - bazen bu kücük boşluğa 4 yahudiyi tıkıp günlerce orada bırakıyorlarmış, tabi bu yıkılmış hali, bu boşluğu 4 duvar olarak düşünün,

    - bu kapı hepinizin bildiği gaz odalarının girişi,

    - gaz odalarına atılan gazlar da bunlar, yine bir yahudi tarafından icat ediliyor, naziler o yahudi'yi de öldürmüşler tabii ki,

    - gaz odalarına girince rehber bir şey anlatmayacağını, o insanların anısına orada yalnızca sessizce bulunmamızın doğru olacağını söyledi,
    tık
    tık tık

    sonra birkenau'ya geçtik otobüs ile, orası da auschwitz 2 olarak biliniyor,

    - zaten auschwitz'de donmuştum soğuktan, rehber "birkenau'da daha da üşüyeceksiniz." dedi. birkenau'yu şu ünlü fotoğraftan biliyorsunuz, her ne kadar ben güzel çekemesem de,

    - auschwitz'te iken daha ne kadar kötü olabilir ki diyordum, birkenau'yu görünce daha kötüsünü görmüş oldum, burada 6 tane gaz odası ve 4 tane ölü yakma odası vardı, yüzbinlerce insan acı verici tıbbi deneylerde kullanılmış ve işkence altında calıştırılmışlar,
    tık

    - bu tahta yataklarda tamamen yalıtımsız binalarda, bir yatağın üstünde 8-10 kişi yatıyorlarmış soğukta,
    tık
    tık tık

    bunlar da bizim ingilizler, sağolsunlar yol boyunca ingiliz mizahından yoksun bırakmadılar bizi, yaşlı bir teyze elimdeki suya bakıp "o votka ise ve ikram etmiyorsan kendinden utanmalısın." gibi bir şeyler söyledi bir ara.

    hatırlatmak istediğim bir şeyler daha var bu soykırım hakkında, bu soykırıma almanya tüm ülke olarak destek vermiş, yalnızca alman hükümeti değil. alman mühendisler, doktorlar, avukatlar, yani okumuş entelektüel kesimin bile payı var, özel alman şirketleri hem destek vermişler hem de faydalanmışlar bu soykırımdan. koskocaman bir devletin örgütlü olarak yahudilere soykırım uygulamasından bahsediyoruz, bu soykırımın sonunda dünyadaki yahudi sayısı yarıya iniyor. insanın aklı hayali vahşetin boyutlarını kavramaya yetmiyor, fakat yaşanmış bu, insanlar örgütlenip bu vahşeti yaşatmışlar. bu iki kampı mutlaka görmelisiniz, insanın hayata bakışını kökünden sarsıyor, ben burada gördüklerimin ve hissettiklerimin tabii ki çok küçük bir bölümünden bahsettim. bir de eklemeden geçmeyeyim, buraya yerleştirilen 1,3 milyon esirden 1,1 milyonu vahşice öldürülmüş.
  • (bkz: dina babbitt)
  • burada bulunan kampın girişindeki demir kapının üzerinde yazan ''çalışmak özgürlüktür..'' cümlesinin aslında ne anlama geldiğine, oradan bir şekilde sağ kurtulmayı başaran ve sonrasınra yazdığı kitap otuz farklı dile çevrilen elie wiesel'in, the night isimli kitabında daha yakından tanık olmak mümkün. (ki kitabı okurken, ateist halimle normal bir hayat yaşıyor olduğuma şükür ettim bir ara.)

    kitapta anlatılanlara paralel bir şekilde kurgulanmış bir belgesel de mevcut. ben henüz yarısındayken daha fazla dayanamayıp kapattım ama izlemek isteyenler olur diye paylaşalım.
    (bkz: https://www.youtube.com/watch?v=9iezxbcndjy)
    şurada da çok tuhaf resimler var.
    (bkz: https://www.theatlantic.com/…-the-holocaust/100170/)
    özellikle 26947 numarası verilmiş kız.

    düşünüyorum da, savaşan ortasında esir alınıp kapısında ''çalışmak özgürlüktür.'' yazan bir yere giriyorsun. üstelik yanında ailen de var ama daha girişte ailenden kopartılıp, öldürülmeyeceğini, amiane tabirle köle olacağını ve sana emredilenleri yaparsan hayatta kalabileceğini hayal ediyorsun. bir gün bitecek bu işkence. hem onlar da senin gibi insan, ne kadar acımasız olabilirler ki ?
    ama kısa bir süre sonra gaz çemberlerinde boğulan, krematoryumlarda diri diri yakılan, kışın soğuk yazın ise sıcak su ile banyo yapmaya zorlanan insanların acılarına tanık oluyorsun. açlık ve susuzluğun sıradanlaştığı, küçük çocukların türlü deneylere ve işkencelere tabii tutulduğu yerdesin. imkansıza yakın bir kurtuluş umudu taşıyorsun içinde. sıra ne zaman sana gelir belli değil.

    elie wiesel'in (ve belkide oradaki herkesin) tanrı'ya olan inancını kaybettiği yer burası. god on trial adlı filme konu olmuş, tanrı'nın suçlu bulunduğu bir yer. aslına bakarsan tanrı'nın olmadığı bir yer.
    ve sadece insanlık ölmemiş orada bence, tanrı da ölmüş.
  • gördüğümde çok etkilendiğim toplama kampı. krakow'a gittiğimde ya gitsek mi falan derken sonunda iyi ki gitmişiz dedirtti. insanların orada ne şartlar altında yaşadığını ve neler çektiğini ciddi anlamda hissedebiliyosun. çok etkileyiciydi. ayrıca da almanlardan soğutuyo ister istemez :)
  • auschwitz, savaştan önce 14 bin kişinin yaşadığı sakin bir kasabadır ve naziler burayı ele geçirdikten sonra, 1940 yılında bu kasabaya ölüm kampını inşaa ederler. ancak bu kamp zamanla gelen mahkum sayısı arttıkça genişletilir ve 3 bölüme ayrılır.

    auschwitz ı: tüm nazi kamplarının yönetim merkezidir.
    auschwitz ıı (birkenau): mahkumların gaz odalarında öldürüldükleri ve üzerlerinde deneylerin yapıldığı kamptır.
    auschwitz ııı (monowitz): fabrikaların bulunduğu ve mahkumların zorla çalıştırıldığı kamptır.

    mahkumlar önce “kurşuna dizilerek infaz” edilmişler, ancak bu durum pahalı ve askerlerin psikolojisini etkilediği için daha etkili yol olan “karbonmonoksit gazı” ile öldürmeler başlamış. duş başlıklarından odaların içerisine, arabaların egzozlarına bağlanan hortumlar aracılığıyla bu gaz verilerek insanlar öldürülmüş. ardından daha pratik bir yol bulunarak “mobilize kamyonetler” ile mahkumları kamyonetlerin kasasına bindirdikten sonra kapılar iyice kapatılmış ve aracın motorundan salınan karbonmonoksit gazı doğrudan içeriye verilerek öldürme işlemi gerçekleşmiş. ancak sonradan maliyeti çok daha düşük, etkisi ise son derece ölümcül “zyklon b” gazı kullanılarak infazlar en üst seviyeye ulaşmış.

    nazilerin düşman ilan ettiği yahudiler gettolarda yaşamaya mahkum edilirler. buralar etrafı çevrili ve dışarıyla irtibat kurulamayan alanlardır. kişiler gettolarda sağlıksız şekilde hayatlarına devam ederler, çoğu da buralarda ölür. belli bir süre geçtikten sonra bu gettolar boşaltılarak, orada yaşayan insanlar zorla çalıştırılmak üzere ölüm kamplarına gönderilir. ancak kimse orada başlarına ne geleceğini bilmezler. giderken yanlarına alacakları valizlerinin üzerine isimlerini ve nereden geldiklerini yazmaları istenir.

    önce herkes yaşadıkları şehirlerde bulunan toplanma merkezlerine gider, oradan da tren istasyonuna götürürler. ardından kendilerini bekleyen trene binerler ve auschwitz’e doğru hareket ederler. indikleri trenler normalde “hayvan taşımacılığında” kullanılır. penceresi olmayan, hava alması için küçük bir bölümü bulunan vagonlarda giderler. her bir vagona ortalama 70 kişi sıkışmış bir vaziyette bindirilir. uzun yolculuk ve açlık neticesinde kampa ulaşamadan ölen çok sayıda insan olur.

    auschwitz’e ilk tren 14 haziran 1940’da 728 kişiyi taşıyarak gelir.

    kurbanlar kampa geldiklerinde nereye geldiklerini anlamazlar elbette. onları doktorlar (genellikle ‘ölüm meleği’ lakaplı doktor mengele) ve subaylar karşılar. vagonlardan inen insanlara alman doktor ve subaylar “yaşlarını”, “ne iş yaptıklarını” ve “önemli bir hastalığı olup olmadığını” sorarak “çalışabilecek durumda olanlar” ve “çalışamayacak durumda olanlar” şeklinde iki gruba ayırırlar. yaşlılar ve 14 yaşının altındaki çocuklar her zaman grubun sol tarafına (çalışamayacak durumda olanlar) alınırlar. ardından herkesin valizleri alınır ve sonradan geri alacakları söylenir. ayırma işlemi sonucunda genelde %30’luk kısım çalışmaya, %70’i ise ölmeye gönderilir. çünkü aç ve susuz olan bu insanların hiçbir zaman çalışacak güçleri olamaz. bazılarının ise üzerlerinde çeşitli deneyler yapılır. çalışamayacak durumda olanlara, ayırma işleminin ardından “duş almaya gidiyorsunuz. yıkanıp, temizlenmeniz lazım” denilir. çünkü hem onlar hem de diğer insanların “ölüme gittiklerini” bilmemeleri gerekir. herkes uğraşmaya gerek kalmadan ellerine sabun verilerek duşlara (gaz odalarına) gönderilirler. içeriye önce kadınları, ardından erkekleri alırlar. eğer sırada bekleyen çok insan varsa çocukları da içeridekilerin kafalarının üzerlerinde emeklemeye zorlarlar. hatta daha fazla insan alabilmek için içeride bulunanlardan ellerini havaya kaldırmaları istenir. herkes içeri girdikten sonra da kapılar kilitlenir.

    buralara ortalama 7 gaz kutusu bırakılır ve en geç 20 dakika sonra herkes ölmüş olurdu. sağ kalanların anlattığı hikayelere göre de gaz odalarının önünde bekleyen araçlar “insanların çığlıklarını bastırmak” için çalıştırılır ve gürültü yapması sağlanırdı.

    gaz odalarında günde ortalama 6 bin kişi öldürülürdü. bunlar sadece trenler ile getirilenler değil, artık çalışamayacak durumda olan mahkumlar da olabilirdi.

    naziler, öldürdükleri insanları uzak noktalara götürerek toplu mezarlara atarlardı. ancak öldürülen insan sayısı arttıkça bu imkansız hale geldi ve cesetleri yakmak için krematoryumlar (ölü yakma fırınları) inşaa ettiler. bu krematoryumlar, gaz odalarının hemen yanlarında bulunur ve ölen insanların dişleri sökülerek, işe yarayabilecek organları alınırdı.

    insan dişlerinden toka ve tarak, saçlarından kumaş, vücuttan çıkan yağla ise sabun yapılması için almanya’ya gönderilirdi.
  • söze nereden başlasam bilemiyorum. nasıl gittim, ne yaptım anlatayım sırayla.

    önceden herhangi bir ayarlama yapmadığım için rehberli tur ayarlamak belki zor olur diye auschwitz'i gözden çıkarmıştım. başka bir gün gelir görürüm diyordum ki, otobüsten inip galeria krakowska'ya doğru giderken bir tourist information gördüm, harita falan almak için girdim. o sırada bir kadın auschwitz için rehberli tur bileti alıyordu. sordum, önceden ayarlama yapmak gerekmiyor herhalde dedim. kendiniz internetten bakarsanız bulamayabilirsiniz ama buradan alabilirsiniz dediler. fiyatını sordum, öğrenci için rehberli tur fiyatı 120 zloty. almadım ama haritada old town gözüme küçük gözüktü. bir günde burayı gezerim, ertesi gün de auschwitz'e giderim dedim.

    daha sonra şehir merkezinde, başka bir şirkette 99 zloty olduğunu görünce oradan aldım bileti. yani glowny'de trenden ya da otobüsten inince direkt almayın auschwitz ya da herhangi bir tur için bileti, şehir merkezinde daha uygun turlar da var. 21 zloty de 21 zlotydir.
    rehbersiz tur da 79 zloty, ama kesinlikle bu sırada 20 zloty 20 zlotydir deyip rehbersiz tur almayın. sonrasında birçok kez iyi ki rehberli almışım dedim ben auschwitz'deyken. bu arada zloty ile lira arasında da 1'e 0,90 gibi bi oran var. hemen hemen aynı, lira yüksek olan.

    ertesi sabah bindik servise, 1 saat 15 dakika kadar sürdü katowice'ye gitmemiz krakow'dan. ilk önce auschwitz'i sonra da birkenau'yu geziyorsunuz. auschwitz, hani şu girişinde "arbeit macht frei" yazan, auschwitz ıı yani birkenau da "gate of death"ten geçip ulaştığınız kocaman bi alan. auschwitz'ten 20 kat daha büyük.

    rehber zaten orayı bilen, daha önce birçok kez anlatmış birisi olduğu için kendi başınıza dolaşırken kaçırabileceğiniz şeyleri de fark etmiş oluyorsunuz. bir de bizim rehber filmlerden, belgesellerden ve kitaplardan referans verdi, kamptan kurtulan insanlarla yapılan görüşmelerden bahsetti. sonuçta aynı zamanda bir sergi görüyorsunuz. hangi fotoğrafa hangi sırayla bakmanız gerektiği, sergi mekanının kurgusu bakımından çok önemli mesela. bu yüzden bile rehberli turla gidilmeli. bir şeylerden bahsettikten sonra "tıpkı şu arkada gördüğünüz fotoğraf gibi..." diyerek sizi yönlendiren birinin olması, o kadar büyük bir yer için çok gerekli.

    ilk andan itibaren soğuğu hissediyorsunuz auschwitz'i gezerken. polonya'nın soğuğu dışında ayrı bir soğuk var hala orada. hala çok yeni, gerçekten çok yeni ya aslında. şunun şurasında 40lı yıllar... auschwitz birbirinin aynısı 2 katlı tuğla bloklardan oluşuyor. ilk yapıldıklarında 1'er katlıymış, sonradan 2. katları da eklemişler, cephelerden de anlaşılıyor sonradan eklenen katlar zaten. blokların hepsine değil, bir kısmına girilebiliyor. dışları tamamen aynı, içleri ise sergi için düzenlenmiş ama gözü rahatsız eden, atmosferi bozan bir şey yok.

    gezilen bloklar farklı konulara göre ayrılmış. bir tanesinde kampa alınan insanların eşyaları var mesela. üzerinde isim ve adres yazan bavullar (evet, ölüme gidermiş gibi değil), gözlükler, tencereler, taraklar, traş fırçaları, ayakkabılar... kırmızı, topuklu ayakkabılar (evet, ölüme gidermiş gibi değil)...

    ilk başta kampa aldıkları herkesin fotoğrafını çekerek kayıt tutuyorlarmış, sonra insanlar kısa sürede tanınmaz hale geldikleri için onlara verdikleri numaraları derilerine de kazımaya başlamışlar. işte o kayıt için çekilen fotoğrafların sergilendiği blokta, fotoğrafların altında ölüm tarihleri de yazıyor. genelde kampa geliş tarihlerinden çok kısa bir süre sonra ölmüş hepsi. nasıl daha fazla dayanılır ki zaten?

    girer girmez havasından başlayarak sizi rahatsız eden bir sürü şey var, fotoğraflar mesela. yeni gelen insanların fotoğrafları; gözlüklü, uzun siyah paltolu, iyi giyimli insanların... bir eli havada, önünde sıraya girmiş insanları işe yarar ya da yaramaz diye ayıran almanların fotoğrafları... fotoğrafları çekilirken öylece kameraya bakan çocukların fotoğrafları, ki biraz sonra işe yaramayanların yanına gönderilecekler, direkt öldürülecekler...

    ve birkenau... kocaman bir alan. ölüm kapısından geçince, sol tarafta tuğla, sağ tarafta ahşap yapılar var. başta tuğla yapıyorlarmış, ahşabı kurutacak teknolojileri olmadığı için. ayrıca bir şey daha var, ağaç kesiminin yasak olmasıyla ilgili. yanlış mı duyduk diye tekrarlattırdık rehbere ama evet, ağaç kesmemek için tuğlayla devam etmişler yapıları inşa etmeye...

    ahşap blokların olduğu tarafa geçmedik, zaten zamanla yıkılanlar da olmuş. ama uzaktan bakınca daha korkutucu geldi bana o kısım. çünkü yapımı devam ediyormuş kızıl ordu gelene kadar. insan nereye kadar devam edeceklerdi, ne olacaktı diye düşünmeden edemiyor o tarafa bakınca.

    hakkında bir sürü film izlemiş de olsanız, bir şeyler okumuş da olsanız, tarihin o çirkin dönemini çok iyi biliyor da olsanız gidip görmenin çok daha farklı olacağına eminim.

    evet zaten biliyorduk ama yine de yüzüme birkez daha çarptı o gerçekler. bu insanları direkt öldürmediler, dünyanın her yerinden auschwitz'e getirip onlara cehennemi yaşattılar. "o kan"dan kurtulmak istediler, kendileri için tehlikeli gördüler ama onları direkt olarak öldürmediler, cehennemi yaşattılar... askerler, doktorlar, bir sürü "saygın", "eğitimli" insan... hatta tüm dünya, herkes oradaydı. orada olanları biliyorlardı. insanın gerçekten aklı almıyor. şimdi farklı bir dünyada mı yaşıyoruz? hayır, şimdi olanları da aklım almıyor zaten.

    yahudi olsaydım daha farklı hisseder miydim diye düşündüm oradayken ya da alman olsaydım. sonra dedim ki hayır, yine aynı hissediyor olurdum. bu sonuca ulaşmak iyi hissettirdi o an. sanırım hayatımın unutamayacağım anlarından biri olacak auschwitz'i görmüş olmak.
  • ırkçılığın yarattığı ölüm fabrikası auschwitz, ocak 1945'de, rus taarruzuyla kurtarılmıştır. yahudilerden nefret etmek ve onları yok etmek "kavgam" adlı kitabında da belirttiği gibi, hitler saykosunun göreviydi. auschwitz'deki gaz odalarında yaklaşık bir *milyon yahudiyi öldürmüştür. altı* milyon insan ise; açlıktan, kötü muameleden veya vurularak öldürülmüştür. bir çoğu ise, majdanek sobibor ve treblinka'daki krematoryumlarda yakılmıştır.

    yaşayan birkaç yüz kişi ise, hayat boyu damgalanmış bir vaziyette bulunmuştur.

    ayrıca belirtmem gerekir ki; yahudiler ile beraber binlerce politik eylemci, rakip, hristiyan, homoseksüel ve çingene bu kamp ve diğer toplama kamplarında katledildi.

    (bkz: #68299271)
  • vahşet kampı
  • ulaşabildiğim her belgeyi görmeye çalıştığım, her belgeseli izlemeye çalıştığım, çekilmiş albümleri büyük bir dikkatle incelediğim, o gün orada çocuk olan, bugünse artık yaşlı bireyler olan kişilerden dinlediğim soykırım merkezi.

    bir albüm bulundu auschwitz ile ilgili malum. içinde 200 kadar fotoğraf mevcut. national geographic de bir belgesel yapıp, o gün çocuk, bugün yaşlı bir kadınla röportaj mahiyetinde bir mülakat gerçekleştirmiş. kadının söylediklerini dinledikçe kanınız donuyor..

    zaten akademisyenlerin eline bu albüm geçince, önce çok seviniyorlar. müthiş bir akademik çalışma yapacakları için memnunlar. ancak detaylara inildikçe öyle bir hale geliyorlar ki; "keşke bunlar (ss'ler)canavar olsaydı da rahat etseydik, ama bu hakkı bile elimizden alıyorlar, çünkü bunlar insan" demekten kendilerini alamıyorlar. çünkü askerler, sabah çocuk yakıyor, akşam kendi çocuklarını seviyorlar albümde. kadın öldürüyor, akşam baska bir kadınları koyunlarına alıyorlar. çalışmayı yapanlar "bu kadar insani tepkiler vermekten uzak ama nihayetinde insan olan" canlılar karşısında hayrete düşüyorlar.

    fotoğraflarda, yiyen içen alman kadınları görülüyor. hatta bir tanesi, kendine zannederim içecek kalmadığı için güya üzülüyor gibi bir poz vermiş. belgeseli anlatan adam şunu söylüyor; "esas dram ve üzüntü, hemen yanıbaşlarındaydı."

    o kadın anlatıyor; kendisinin işe yarar" denilerek çalışmak üzere tutulduğunu, ailesini son kez o zaman gördüğünü çünkü ailesini katlettiklerini" söylüyor. saçlarını ve vücutlarındaki tüyleri kestiklerini, bunu yaparken de "çıplak ve yüzleri duvara dönük oturur halde yaptıklarını" ekliyor. "kırpılan koyun gibiydik" diyor. çaresizliklerini ekliyor.

    insanlar "ailelerimizi ne zaman görürüz?" dediklerinde, askerler; "burası neresi? auschwitz, çıkan dumanları görmüyor musunuz? aileleriniz orada yanıyor" derlermiş. kışın hüküm sürdüğü o günlerde, üstleri incecik veya çıplak bir şekilde trenlerle getirilip götürüldüklerini anlatıyor kadıncağız.

    yürürlerken düşenleri kaldırmaya izin olmadığını, dayak seslerini, silah seslerini, köpek seslerini, subayların ellerindeki kamçıları, değnekleri, gözlerinden net bir şekilde okunarak, çok büyük bir yıkımla anlatıyor. gerçekten büyük vahşet!

    bunun dışında, krakow'a gitmedim hiç maalesef. gitmeyi çok çok isterim. umarım günün birinde görebilirim bu holokostun gerçekleştiği yerleri. ha bir de, bizim müselman tayfadan maalesef bu konular hakkında ses seda yok. ben de bir müslüman olarak şunu rahatça söyleyebilirim ki; eğer bu katliama, bu soykırıma sesin çıkmıyorsa, bugün bile üzülemiyorsan, "banane, onlar yahudi" diyebiliyorsan, senin arakan'ı, gazze'yi falan konuşmaya hakkın makkın yok. kuru slogan atıyorsun demektir. içi boştur söylediğin sözlerin.

    o görüntüleri izleyin, yürek dayanmaz. düşünsene, ailenle seni koyun gibi tıkıştırarak getirmişler, tamamen zorba ve kuvvetli olan onlar, dünya uykuda, ses edebilen yok ve ailen gözünün önünde yok ediliyor. sen de bir köpekten daha iyi muamele görmüyorsun. buna kim razı olur? varsa yüreğinden "banane ya, onlar yahudi'ydi" cümlesi geçebilen, allah zaten o'na daha başka bela vermez. yeterince belasını bulmuştur.
  • nazilerle savaşan ruslar buraya girmeden birkaç hafta önce naziler kamptan kaçmışlar. naziler kaçarken gaz odalarını, krematoryumları bombalayarak yok etmeye çalışmışlar. suçlarının delillerini yok etmeye çalışan nazilerden geriye kalanlardan biri ise çuvallarla doldurulmuş 7 ton (7000 kg) insan saçıdır.

    7000 kg insan saçı kaç insan bedeninden alındı acaba?

    şunu fark ettim:

    az önce nat geo'da hitlerin son 1 yılını anlatan belgeseli seyrettim. belgesel o kadar çok yıkım ve ölümden bahsediyor ki insan artık o ceset yığınlarına, verilen ölü sayılarına kanıksıyor. belgesel sadece 1 saatlik bir video. düşünüldüğünde insanlar yıkımı, ölümü, işkenceyi yıllarca yaşamışlar. ben 1 saatlik videoda insani duygularımı yitiriyorum, onlar ise canlarını kaybedene kadar bu gerçeği yaşamışlar.

    ikinci dünya savaşı ile ilgili verilerde binden aşağı ölüm içeren veri yok. falanca gemi battı 5000 kişi öldü, falanca yer bombalandı 25000 kişi öldü, bilmem ne cephesinde birkaç yüz bin asker yok oldu. bu cümleler o kadar kolay kuruluyor ki cümlelerin içinde yer alan sayısal değerleri insan ilk başta kavrayamıyor.

    ikinci dünya savaşında sivil aslker 65.000.000 milyon insan öldü. ne kadar basit görünüyor değil mi?