şükela:  tümü | bugün
  • konuyla ilgili olarak şiddetle okumanızı tavsiye ettiğim bir yazı buldum. umarım türkiye tanıtım çalışmalarında da yetkililer tarafından dikkate alınır. şahin ulukanlıgil tarafından kaleme alınan yazının linki: "türkler için çıldıran avrupalılar"

    "türkler için çıldıran avrupalılar

    kabul ediyorum, oldukça iddialı bir başlık. fakat özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda durum tam olarak da buydu aslında.

    sanayileşmeyle artan ‘hammaddeleri kontrol etme’ ihtiyacı ise 19. yüzyılda avrupalıların diğer toplumları yeniden ötekileştirmesine yol açtı. sömürgeci politikalarını meşrulaştırmak için medeniyetlerinin yarattıkları “öteki”lerden üstün olduğunu ispatlamak zorundaydılar. oryantalizmle oluşturdukları doğu fantezisi “beyaz adamı” yüceltti.

    uluslararası çıkar çatışmaları, önyargılar ve gurbetçilerimizin uyum sağlamada yaşadıkları sorunlar gibi çeşitli etkenler yüzünden imajımız geçtiğimiz yüzyılda avrupa’da daha da olumsuz bir hâl aldı. fakat konumu, alım gücü ve öngörülebilirliğinden dolayı avrupa pazarından vazgeçmemiz ne yazık ki mümkün değil. global bir köy hâline gelen dünyamızda imajın siyasetten turizme, yabancı sermayeden ürünlerimizin dış pazarlarda rağbet görmesine kadar oldukça geniş bir yelpazede önemli etkileri var.

    her yıl paris’te düzenlenen "who's next" hazır giyim fuarının bu sene onur konuğu türkiye’ydi. önemli isimlerden oluşan yaklaşık elli marka ve tasarımcıyla katıldığımız fuarda son derece ucuz, onur kırıcı ve gerçeklerle örtüşmeyen bir ‘osmanlı’ tanıtımı yapıldı (http://goo.gl/un0ls2). tepki çeken bu etkinliği hazırlayanların art niyetli oldukları açık. "haberimiz yoktu" diyen türk yetkilileri de bir kenara koyalım. fes, posbıyık ve haremin ötesine geçemeyen benzer tanıtımları biz ülkemize gelen turistlere "türk gecesi" gibi isimler altında son otuz yıldır yapıyoruz zaten.

    marka ve imaj çalışmalarında tabii ki tarihi sembollerden de faydalanmalıyız. fakat sadece varlığını sürdüren kraliyet ailelerine gösterilen ilgiye ve parlamenter monarşilerle yönetilen ülke sayısına dahi baktığımızda, geçmişlerini ne ölçüde sahiplendiklerini de görebileceğimiz avrupalılara yönelik çalışmalarda neden 16. yüzyılda başlayan ve 18. yüzyılda tam bir çılgınlığa dönüşen “türk modası”nı hiç kullanmayız ki?

    iletişimin asıl görevi algılanan gerçeklik ile mevcut hakikati uzlaştırmaktır. çıkarlar doğrultusunda oluşturulmuş bugünkü olumsuz imajımızın avrupa’da tarih boyunca hep aynı olmadığını zekice kurgulanmış, rencide etmeyen ve geniş kitlelere ulaşacak yaratıcı çalışmalarla anlatmamız mümkün. tarihten seçilecek semboller “nereden nereye geldik?” sorusunu bir anda akıllara düşürüp, belleği bir film şeridi gibi çok hızlı bir biçimde geriye-ileriye sıçratarak insanları geçmişle de bugünle de yüzleştirebilme potansiyeline sahip. ancak tarihi semboller hiçbir zaman tarafsız olmaz. ikna edici olabilmek için kaynakları avrupa’dan seçmek önemli. ortak geçmişimizden seçilecek doğru semboller aradaki mesafeyi azaltmaya da yarar. turkophilia, turquerie, turkomanie, türkenmode veya alla turca… adına her ne dersek diyelim, bu konuda inanılmaz zengin bir hazine önümüzde duruyor.

    meselâ kutsal roma imparatorunu seçen elektör prenslerden biri olan saksonya grandükü güçlü august’ün osmanlı padişahları gibi giyinip dolaştığını, özel koruma birliğine yeniçeri kıyafetleri giydirdiğini biliyoruz. gözdeleri arasında bulunan ve bir asalet ünvanı verilen fatima adlı türk kızının yanısıra balmumu heykellerden oluşan bir osmanlı haremi de vardı. istanbul’dan atlar, kıymetli taşlarla kaplı silah ve koşum takımları, haremağaları, müzisyenleriyle birlikte çalgı aletleri, mücevherler, ipek kaftanlar, halılar, mobilya ve çadırlar aldırıyordu. düzenlediği barok saray eğlencelerine ancak türkler gibi giyinmiş davetliler katılabilirdi. en büyük rakibi olan prusya kralı’nı ise ziyaretine geldiğinde türkler gibi giydirdiği yüzlerce hassa subayıyla birlikte karşıladı ve bin türk çadırının da kurulu olduğu ordugâhındaki büyüleyici osmanlı otağında ağırladı.

    oğlunu kutsal roma imparatoru ı. joseph’in kızıyla evlendirmeden önce özel olarak hazırlattığı sarayı türk tarzına uygun hâle getirtti. bahçe pavyonları türk tarzına göre döşendi. aralarında padişahların da bulunduğu türk figürlerinden oluşan büyük tablolar sarayın salonlarını, heykeller ise “türk bahçesi”ni süslüyordu. eğlenceler için çayırlara türk çadırları kurulmuştu. habsburg prensesi türk motiflerinin damgasını vurduğu ihtişamlı bir törenle karşılandı. august tabii ki yine padişah gibi giyinmişti. kutlamalar yeniçeri kıyafeti giymiş ve bir sene öncesinden “türk bıyığı” bırakmaya başlamış 315 sakson askerinin mehter müziği eşliğindeki resmigeçidiyle başladı. düğün yemeği için türk hilâli şeklinde özel bir masa yaptırılmış, hizmetliler ve konuklar da türkler gibi giyinmişlerdi. osmanlı elçisi de davetliler arasındaydı. orkestra türk müziği çalıyor, türk içeceği olarak tanınan ve “bin öpücükten daha büyüleyici” diye tarif edilen kahve su gibi akıyordu.

    saksonya hükümdarları türklerle ilgili binin üzerinde eserin yeraldığı çok kıymetli bir kolleksiyon oluşturdular. 16. ile 19. yüzyıllar arasında toplanan bu eserlerin çoğu ya önemli şahsiyetlerden gelen hediyelerdi veya özellikle satın alınmışlardı. bu yollardan temin edemediklerini ise aslına uygun şekilde avrupa’da yaptırıyorlardı. türklerle özdeşleşen eserlere sahip olmak yetmiyor, bu eserleri olabildiğince gösterişli bir şekilde sergilemek de gerekiyordu. kadınlar osmanlı sarayında giyilenlere benzer kıyafetlere bürünüyor, porselen ve fayanslara türk desenleri işleniyordu. türk bahçeleri moda olmuştu. kendisini yüksek sınıftan sayanlar kahve servisini başında sarık, altında şalvar olan zenci haremağalarına yaptırırdı. 16. yüzyıldan itibaren türk figürlerinin kullanıldığı çok sayıda mekanik saat ve oyuncak da üretildi.

    durum sadece almanlar için mi böyleydi? tabii ki hayır. 1911 yılında paris’te düzenlenen “turquerie” (türk tarzı yaşam) sergisi için bir araya getirilen eserlerin sayısı ve çeşitliliği, 18. yüzyılda avrupa’nın tüm önemli merkezlerinde hayranlık boyutuna ulaşan türk modası bilindiği halde yine de herkesi hayrete düşürmüştü. türklerle özdeşleşmiş motif ve konuların işlendiği yaklaşık altı yüz eserin bir kısmı lourve veya versailles sarayı gibi bilinen kolleksiyonlardan, önemli bir kısmı ise tam yüz kırk iki ayrı özel kolleksiyondan geliyordu. altı ay açık kalan serginin çerçevesi 18. yüzyıl ile sınırlandırıldıysa da costanzo da ferrara, gentile bellini ve bertoldo di giovanni’nin 15. yüzyılda yaptığı fatih’in portreli madalyaları da eserler arasındaydı.

    avrupalılar haçlı seferleri sırasında karşılaştıkları türkler için 14. yüzyılda yeni bir köken aramaya başladılar. sonunda troya’dan geldiğimize karar verildi. bu sayede “onlardan biri” olmakla kalmıyor, roma’nın kurucusu aeneas’la da akraba oluyorduk. bizleri aşılmaz bir karşıtlıkla ötekileştirmek yerine kendi tarihi ve ideolojik kalıplarına dâhil etmişlerdi. istanbul’un fethinden sonra türk hükümdarı imgesi fatih’in kültürel ve siyasi kimliğiyle “el gran turco” olarak hayal edilmeye başlandı. v. martin’in mezarını ziyaret eden papa vı. alexander’a cem sultan’la birlikte eşlik eden oğlu gandia dükü giovanni borgia’nın türk gibi giyinmiş olması veya meşhur rönesans bestekârı josquin des prez’in sarıkla portresini yaptırması, istanbul’un fethi ve otranto seferinin yol açtığı korkuya rağmen türk modası’nın 15. yüzyılın sonlarında avrupa’da kendisini göstermeye başladığına işaret ediyor. bellini dışında yapıtlarında türklere yer veren ilk sanatçılar arasında italyan rönesansının önde gelen ressamlarından andrea mantegna, pinturicchio, vittore carpaccio gibi isimler var. machiavelli ise türklerin “erdem”inden, yani diğer toplulukları yönetimleri altına alarak romalılar gibi bir imparatorluk kurabilme kabiliyetlerinden bahsetti.

    avrupalılar için korku ve merakla yoğrulmuş sancılı bir dönem başlıyor, korku yerini zamanla hayranlık ve cazibeye bırakıyordu. sahi kimdi bu türkler?

    kanuni’yle birlikte padişahın adı "solimano il magnifico" yani "muhteşem süleyman"dı. erişilmez türk hükümdarı imgesi korkuyla karışık bir saygı ve merak içinde hızla tüm avrupa’ya yayıldı. batıya ilerleyen ordular endişe ve merakı öyle bir noktaya taşıdı ki istanbul’da ardı ardına elçilikler açıldı. avrupa krallarını tehdit eden ve şaşırtan türkler hakkında olabilecek her türlü bilgiyi toplamak üzere osmanlı ülkesinin dört bir yanına diplomatik ve ticari delegasyonlar yollanıyordu. bu delegasyonlar batı’ya yalnızca bilgi değil, giderek efsane hâline dönüşen egzotik bir ihtişam düşüncesini de taşıdılar. türkleri anlatan birçok kitap, resimli seyahatnâme ortaya çıktı. türklerle ilgili kitaplar diğer dillere de çevriliyor ve anında yok satıyordu. gabriel bounin “la soltane” adlı eserini sahneledi. albrecht dürer gibi meşhur ressamlar ya hayal ederek veya görenlerin anlattıklarından yola çıkarak süleyman’ın portrelerini yaptı. agostino veneziano kanuni’yi krallar gibi taçla, tiziano roma imparatorları gibi resmetti. şu zamana kadar hiç bilinmeyen bir kanuni portresi ise daha geçenlerde sothebys tarafından açık artırmayla satıldı.

    türkler karşısında sürekli bozguna uğramalarını işlenen günahlara bağlayan kilise durumu bir fırsat olarak kullanmaya çalıştı. türk karşıtı propagandaların yol açtığı korku sayesinde halkı kolayca baskı altında tutabilmek yöneticilerin de işine geliyordu. bu propagandalar halk arasında olumsuz bir türk imajına yol açtıysa da özellikle aristokratlar, sanatçılar ve aydınlar arasında türklere karşı artan saygı ve hayranlığın önüne geçemedi. sultan bayezid’dan hâmiliğini isteyen leonardo da vinci veya papa ile arası açılınca bayezid’a sığınmaktan son anda vazgeçirilen michelangelo’nun ardından, birçok avrupalı sanatçı artık kanuni’nin patronajı için yarışıyordu. venedik okulu’nun paolo veronese gibi önemli ressamları osmanlı sultanlarını idealize edilmiş rönesans hükümdarları olarak tablolarına yansıttılar.

    rönesans’ın önde gelen ailelerinden floransalı mediciler padişah portreleri de dâhil olmak üzere türklerle ilgili eserler topluyordu. bu ilgi savoy hanedanı süresince de devam etti. piskopos paolo giovio’nun meşhur kolleksiyonunda ise o dönem tahtta bulunan kanuni’ye kadar bütün osmanlı padişahlarının yanısıra timur’dan memlük sultanı kansugavri’ye kadar diğer türk hükümdarları ile barbaros, hürrem ve mihrimah sultan gibi şahsiyetlerin portreleri de yeralıyordu. francesco sansovino mutlak iktidarın (imperio) evrensel tarihinin ancak türklere ait olduğunu ilan etti. roma modeli kolaylıkla osmanlı’ya yakıştırılmıştı. fransız düşünür jean bodin veya marcantonio barbaro gibi isimler de aynı konuyu ele alır.

    16. yüzyıldan itibaren avrupa’da çok sayıda türk kıyafetnâmesi de yayınlandı. elçilik heyetleriyle osmanlı ülkesine gelen melchior lorichs gibi ressamlar gördükleri herşeyin resmini yapıyordu. kanuni’yi konu alan ve ilk gösterimini 4 bin kişinin izlediği bonarelli’nin “il solimano” adlı oyunu 17. yüzyılın en başarılı trajedilerinden biri oldu. grandük ıı. ferdinando de’ medici gibi türk kıyafetleriyle ressamlara poz verenlerin sayısı hızla çoğaldı. rembrandt modelleriyle yetinmeyip kendisini de türk kıyafetleriyle resmetti. türklere karşı savaşlardaki başarılarından dolayı “türkenlouis” olarak anılan alman mareşal ludwig wilhelm von baden dahi türkler gibi giyinip portresini yaptırmaktan kendisini alamamıştı. türklerin ve türk kıyafetleriyle portrelerini yaptıran avrupalı asillerin tabloları sarayların, şatoların, köşklerin duvarlarını süslüyordu.

    fransa ilişkileri canlandırabilmek için 1669 yılında osmanlı’dan bir elçi göndermesini istedi. bütün masrafları karşılamaları şartıyla bu isteği kabul ettik. tarihçi albert vandal’a göre bir türk elçisinin gelişi fransız milletinin gururunu okşamıştı ve elçimiz hiçbir yabancı diplomata nasip olmayan büyük bir ilgiyle karşılanacaktı. halbuki padişah siyasi tutumunu beğenmediği 14. louis’in gururunu kırmak için süleyman ağa adında düşük rütbeli birini yolluyordu. elçimiz marsilya’da kendisini kral nâmına karşılayan yetkiliye teamüllere aykırı bir şekilde atından inmeden hitap etti. paris’e vardığında "ben buraya fransa'nın nasıl yönetildiğini öğrenmeye gelmedim" diyerek kraldan önce başbakanla görüşmeyi reddetti. versailles sarayı türk elçisini etkileyebilmek için en kıymetli servetlerini açığa çıkartmıştı. kralın altın işlemeli ipekten elbisesi elmaslarla kaplıydı. şapkası devâsâ kuştüyü buketleriyle bezenmişti. fakat kral padişahın mektubu okunurken süleyman ağa’nın itibarı olmayan sıradan bir temsilci olduğunu öğrendi. karşılama için hazırlanmış onca şatafat boşunaydı. karşılaştığı ihtişamdan hiç etkilenmemiş görünen süleyman ağa ise padişahın sarayının kat ve kat daha güzel olduğunu söyleyerek 14. louis'yi iyice aşağılamıştı.

    fransızların “gururun bizzat kendisi” diye tarif ettikleri türk elçisine olan ilgileri yine de hiç azalmadı. şerefine balolar verildi. kendisine hediyeler sunmak isteyen asilzadeler âdeta birbirleriyle yarıştılar. elçinin gözüne girebilmek için türk âdetlerini taklit etmeye çalışıyorlardı. birkaç ay paris’te kalan elçinin konağına kabul edilmek büyük bir prestijdi. fransız hükümeti süleyman ağa’nın müteferrika olan rütbesini halka açıklamaya cesaret edemedi ve elçinin bostancıbaşı olduğu yalanı hükümet tebliğinde de yeraldı. ağa bir anda yüzbaşılıktan generalliğe terfi etmişti.14. louis kendisine reva görülen bu aşağılanma üzerine moliere’den bir oyun yazmasını istedi. böylece fransızların türk elçisine bu denli rağbet etmeleriyle kendince alay edecekti. 17. yüzyılın büyük bestekârlarından jean-baptiste lully, “kibarlık budalası” adıyla sahnelen bu oyun için türk âdetlerinden ilham alarak besteler yaptı. türk modası hızla paris sosyetesine yayıldı. türkler gündelik sohbetlerin en ilgi çekici konusu hâline gelmişti. türk âdetleri, kıyafetleri, davranış ve nezaket kuralları taklit ediliyordu.

    elçi marki charles de ferriol’un vanmour’a sipariş ettiği “osmanlı tarzı ve yaşamı”nı gösteren resimler 1712’te kitap olarak yayınlanınca olağanüstü bir etki yarattı. beş dile çevrilen eserin avrupa’da uyandırdığı geniş yankı elçinin “yüksek sanat beğenisi” ve sanatçının becerisinin kanıtı olarak gösterildi. eserde betimlenmiş olan türkler avrupalı porselen sanatçıları tarafından biblo ve satranç taşı olarak üretilmeye başlandı. türk kıyafetleri giydiği portrelerinden bir tanesini vanmour’a yaptıran lady mary wortley montagu’nun elçi olan kocasıyla birlikte istanbul’dayken yazdığı ve türkleri anlattığı mektuplar da kitap olarak yayınlandığında anında kapışıldı.

    18. yüzyıl bir güç dengesi dönemiydi. türk orduları artık avrupa içlerine ilerlemiyor ve avrupa’ya daha fazla elçi yollanıyordu. paris’e gönderilen yirmisekiz mehmed çelebi’nin ve ardından aynı görevi üstlenen oğlu said efendi’nin halkın coşkun tezahüratları arasında merasimle kente girişlerinin, kabullerinin, giyimlerinin uyandırdığı ilgi turquerie denilen türk tarzı yaşam modasını çığırından çıkardı. bu durum mimari ve iç mimaride, tasarımda, uygulamalı ve plastik sanatlarda, resimde, müzikte, sahne sanatları ve sosyal yaşamda kendisini güçlü bir şekilde gösterdi. yemek yerken, uyurken veya giyinirken kralı seyretmek fransa’da yaygın bir âdetti. nezaketen geri çeviremediği asillerin konağına doluşup kendisini yemek yerken öylece seyretmelerinden oldukça sıkıldığı anlaşılan mehmed çelebi, fransızların kendisini uyurken, yataktan kalkarken veya giyinirken izleme konusundaki tüm ısrarlarını ise başarıyla savuşturabilmişti. fakat ramazan’da başına geleceklerden habersizdi. yazdığı sefâretnâmeden:

    "merşal (mareşal) gelüp ayan ve ekabirden selam getürüp ’rica ve niyaz ideriz ki, hanımlarımız gelüp iftar eyledüğünüzü seyretmek isterler. eğer ki izniniz olursa cümlemizi sevindirirsiniz’ dediler. çaresiz kalup: ’elimizden ne gelür, hoş geldiler, safa geldiler’ dedik, gitti. anı gördüm ki akşama bir iki yüz avret, altın ve ziynet içinde ve elmaslara batmış halde gelüp, karşu be karşu sandalyelere oturdular. güya konağımız kadınlar evine dönüp doldu, taştı. sonra etrafımızda olanlardan dahi iznimizi haber alanlar bir taraftan gelmede. birkaç bin kadın içinde kaldık. sanki düğün evine döndü. hele her ne hal ise bu azabı çeküp iftar ettük. bunlar, teravih kıldığımızı ertesi günü haber almışlar. yine iftara yarım saat kalınca bir iki bin avret kızlar çıkageldiler. her biri şekerleme ve çörekler getirdiler. iftar eyledik. bunlar gitmezler, saat üçe varınca otururlar. meğer bunlar namazı beklerler imiş. çare yok, abdest alup namazı kıldık. tekrar izin istediler. her gece bunlar gelüp iftar ile namazımızı temaşa etmek için yalvarır oldular, izin verdük. cemaatle oturup gece teravihi tamam eda idüp ilahiler ve tespihlerle bütün kadınlar bizi seyrettiler."

    “doğulu elçi” insanların en naziği, en ağırbaşlısı ve en bilgesi olarak görülmekteydi. ne mağazalar ne de terziler kaftan ve türban taleplerine yetişebildiler. c. parrocel’in, mehmed efendi’nin törenle paris’e girişini gösteren tablosu versailles sarayı’nda sergilenmişti. goblen dokunmasının da yapılmış olması tabloya atfedilen kıymeti gösteriyor. moliere’i de türk giysileri içinde resmeden j. a. aved’in yaptığı ve versailles sarayı’nın meşhur salon sergilerinde yeralan elçi said efendi portresini gören şairlerin ise hayranlıklarını dizelere döktüğü anlatılır. yaşanan çılgınlığı “paris âdeta istanbul’un mahallelerinden biri hâline gelmişti” diye özetleyen maurice herbette’e göre elçi seyyid ali efendi’nin yarattığı etki de inanılmazdı. paris'in en şık kadınları ya sultan yahut odalık kıyafetleri içinde elçinin gözüne girebilmek, gittiği eğlence mekânları ve tiyatrolarda yakınında olabilmek için çırpınıyordu. ziyaret edeceği duyulan mekânların bilet fiyatları hemen iki misli artıyordu. elçinin kabul ettiği paris sosyetesinin ünlü kadınlarının isimleri gazetelerde liste hâlinde yayınlanırdı. ali efendi’nin sarığından etkilenen kadınlar sarık modeli şapkalar da takmaya başlamıştı.

    markiz de pompadour veya prenses marie adelaide gibi fransız saray soyluları portrelerinde türk kıyafetleriyle sultanlar gibi poz verdi. nattier’in “matmazel de clermont banyoda” isimli tablosunu da unutmayalım. habsburg hanedanının devleti bizzat yöneten tek imparatoriçesi olan maria theresia da kızıyla birlikte bu modaya katıldı. büyük britanya kraliçesi charlotte ise bir oğlunu romalı, diğer oğlunu osmanlı şehzadesi gibi giydirdiği bir portre de yaptırmıştı. türklerle özdeşleştirilen herşey son derece estetikti. avrupa saraylarında balolar, türk eğlenceleri tertipleniyor ve davetliler türk kıyafetleriyle teşrif ediyordu. opera veya tiyatroya giderken kaftan giyip sarık takan büyük britanya kralı ıı. georg ve sultan kıyafetleriyle kendisine eşlik eden kontes yarmouth gibi çiftlere rastlamak olağandı. “türk salonu” (boudoir turc) adı verilen özel odalar döşeniyor, “türk bahçeleri”nde (jardin turc) vakit geçiriliyordu. zarif osmanlılar sanat eserlerinde “yüce gönüllü türk” (turc genereux) veya “âşık türk” (turc amoureux) olarak yeraldı. ressamlar hayallerinde canlandırdıkları haremi çizdiler. marie antoinette’in fontainebleau sarayı’nı veya markiz de pompadour’un bellevue şatosu’nu türk temalı tablolar süslüyordu. eserlerinde sürekli türk temaları işledikleri için “türklerin ressamları” (peintres de turcs) olarak da adlandırılan jean-antoine watteau, jean honore fragonard, carle van loo gibi dönemin meşhur ressamlarının yaptığı tabloların bir kısmı bugün önemli müzelerde, bir kısmı ise hâlâ kimlerin elinde olduğunu bilmediğimiz özel kolleksiyonlarda muhafaza ediliyor.

    geçmişten gelen önyargılar sorgulanmaya başlanmıştı. türkleri sevmediğini gizlemeyen voltaire bile kendi yanlışlarını örtbas etmek için bize yüzyıllardır iftira attıklarını söylediği kilise ve feodal düzene isyan etti. devrin en önemli medyası olan tiyatro, opera ve bale eserlerinde türkler iyilik ve hoşgörü gibi özelliklerle öne çıkıyor, rousseau’nun erdemli ve doğal insanıyla özdeşleştiriliyordu. türkleri konu alan eserler sayesinde her gece salonları dolduran seyirciler sahnede türk giyim-kuşamını, davranışlarını ve yaşayışını canlı bir biçimde görebiliyordu. 17. yüzyıldan bu yana avrupa’da türkleri konu alan yaklaşık 200 opera yazıldı. türk imgesi, aydınlanmış, yönetimi altındaki insanlara değer veren merhametli ve adaletli hükümdarı temsil ediyordu. bunu görmek için “rondo alla turca“yı da bestelemiş olan mozart’ın “saraydan kız kaçırma” operasındaki karakterlere bakmak yeterli.

    isviçreli ressam liotard dört sene kaldığı istanbul’da türkçe öğrenmeye çalışmış, sakal bırakıp türk kıyafetleriyle dolaşmıştı. avrupa’ya döndükten sonra türkler gibi giyinmeye devam etti. kendisini “türklerin ressamı” olarak tanıttı ve birçok avrupalının türk kıyafetleriyle portresini yaptı. malta şövalyesi antoine de favray, j.b.hilaire, louis françois cassas, luigi mayer veya melling gibi ressamlar istanbul’da hem girebildikleri iç mekânlarda, hem dış mekânlarda yaşananları tablolarına aktardı. viyana’daki karl kilisesi, schwetzinger şatosu’nun türk bahçesindeki kızıl cami, sanssouci şatosu’nun enerji santrali, yenidze tütün fabrikası ise türk modası’nın mimariye yansıyan örneklerinden bazıları.

    değişen siyasi dengeler ve giderek artan tüm “ötekileştirme” çabalarına rağmen avrupalılar 19. yüzyılda türk kıyafetleriyle portrelerini yaptırmaya, türk tarzı odalar döşemeye ve türk bahçelerinde buluşmaya devam ettiler. meselâ ingilizlerin meşhur kraliçesi victoria ileride alman imparatoriçesi olacak kızının türk kıyafetleriyle portresini yaptırmış, avusturya veliaht prensi rudolf hofburg sarayı’ndaki çalışma odasını türk tarzında dekore ettirmişti. paris’teki jardin turc şehrin en gözde mekânlarındandı. ulaşımındaki gelişmelerle birlikte istanbul seyahatleri moda oldu. alphonse de lamartine, vicente blasco ibanez, gerard de nerval gibi isimler, bu sefer sömürgeci politikaları aklayabilmek için başvurulan batı’nın üstünlüğü savının önyargılar üzerinden oluşturduğu olumsuz türk imajına itiraz etti.

    çıkarlar ve fanatizmle bağlantılı türk karşıtı propagandalar tarihin her döneminde olmuştur. bir zamanlar kilise ve feodal düzene hizmet eden bu propagandalar artık seküler ve demokrat olduğunu iddia eden sistemin hizmetinde. “türkler zaten hep kötülüklerle birlikte anılmışlardır” diyen ve tarihi çarpıtarak referans göstermeye çalışanlar var. fakat bu durumda sadece bazı örneklerine değindiğim ve bir dönem avrupa’da bir yaşam üslubuna dönüşmüş olan türk modası’nı açıklamak mümkün olmaz. bu gerçeği hatırlatmak ve bugünkü olumsuz imajımızın sorgulanmasını sağlamak mecburiyetindeyiz.

    bu modayı tümüyle türklerden bağımsız sebeplere dayandıranlar ise nedense aynı yaklaşımı olumsuz türk imajı karşısında göstermiyorlar. avrupa’nın bir dönem bu moda üzerinden kendisini yeniden tanımlamaya, toplumun kendisini yeniden üretmeye çalıştığını ve bu dönemde oluşan türk algısının gerçeklerle ne denli örtüştüğünü tartışabiliriz. yalnız tüm bu tartışmalar mevzunun entellektüel boyutunu merak eden küçük bir kesimi ilgilendirecektir. olumsuz türk imajının gerçeklerle ne denli örtüştüğünün çoğunluğu şu zamana kadar pek ilgilendirmediği gibi. bir zamanlar türklere duyulan ilgiyi kabullenmek istemeyenlerin de bu tartışmalara katılması beklenebilir. konunun bu boyutuyla dahi gündeme gelmesi süreci iyi değerlendirebildiğimiz takdirde olumsuz türk imajının da ne ölçüde gerçeklerle örtüştüğünün sorgulanması için önemli fırsatlar verir.

    sonuçta türk imajı avrupa’da haçlı seferlerinden bu yana barbardan cesur savaşçıya, bağnazdan hoşgörülü ve hayranlık uyandıran zarif doğuluya kadar alabildiğince geniş bir yelpazede şartlara göre değişti durdu. her toplum gibi bizim de düzeltmemiz gereken eksiklerimiz var. yine de bugün sahip olduğumuz imajı hak ettiğimizi söyleyemeyiz. ancak başkalarını suçlamadan önce bizim bu konuda neler yaptığımıza ve yapmadığımıza da bakmamız gerekiyor. sonuçta işgalcilerin bile kurtarıcı olarak gösterilebildikleri bir zamanda yaşıyoruz. bizleri istedikleri gibi görmek ve göstermekte ısrar eden avrupa medyasına eskisi gibi mecbur değiliz. dünya artık online ve daha da önemlisi mobil durumda. insanların bizi keşfetmesini ve anlamasını beklenmek yerine, bizim onlara ulaşmamız ve kendimizi anlatabilmemiz lazım. günümüzün iletişim imkânlarıyla her an her yerde olabilir, küreselleşmiş büyük bir kitleye doğrudan ulaşabiliriz. yeter ki kendimizi ve karşımızdakileri iyi tanıyalım ve ”iletişimde sürdürülebilirlik” ilkesine uygun bir şekilde geliştirilmiş stratejilerimiz olsun.

    bir ülke markası tabii ki ancak geniş kapsamlı ve uzun soluklu çalışmalarla oluşturulabilir. fakat “türkiye” markasının soyut bileşenlerini ve duygusal vaadini kurgularken, avrupa’da yaşanmış olan “türk modası”ndan da faydalanmalıyız. bu konuda neler yapılabileceğine dair birkaç örnek:

    *** ülke markası oluşturma çalışmalarına dizi ve sinema sektörü de dâhil olmalı. türk olan herşeyin avrupa’da hayranlık boyutunda bir ilgiyle karşılandığı turquerie yani türk tarzı yaşam modasını, “onlar nasıl hayal ediyordu” ve “aslında neler oluyordu” şeklinde nükteli, belki de absürt komedi veya durum komedisi formatında daha çok insani yönleriyle ele alan diziler ve filmler çekilebilir. meselâ elçilerimizin fransızlarla yaşadığı veya güçlü august’ün oğlunu evlendirdiği “türk düğünü”nde yaşanan absürtlükler gibi. avrupalıların hayalini kurduğu şekilde haremde gününü gün eden bir padişah portresi ile valide sultan ve diğer hanım sultanların entrikalarından, nazlarından, kaprislerinden usanmış bir padişah portresinin arasındaki zıtlıklar da işlenebilir. bu doğrultuda kullanılabilecek konuların sonu yok. neden özellikle komedi türleri üzerinde durulması gerektiğini ise sanırım şu örnek bile tek başına anlatmaya yetecektir:

    mehmed çelebi elçi olarak 15.louis’in huzuruna çıktığında kral henüz on bir yaşındaydı ve ülkeyi saltanat naibi olarak büyük amcası orleans dükü 2. philippe yönetiyordu. philippe, mehmed çelebi’yi krala takdim ettikten sonra “kralımız pek marifetlidir” diyerek louis’e döndü ve ondan konuğa nasıl yürüdüğünü göstermesini istedi. louis’in salon boyunca kırıtarak yürümesini izlemek zorunda kalan mehmed efendi’nin “maşallah” demekten başka bir seçeneği kalmamıştı. ardından kralın yine philippe’in işaretiyle bu sefer mehmed efendi’nin dizine oturduğu ve hayli uzun saçlarının ne denli yumuşak olduğunun müşahede edilmesine izin verdiği de anlatılır.

    bu tür konuların kaliteli yapımlarla esprili bir şekilde ele alınması hem çok daha fazla insana ulaşılmasını sağlar, hem de algılarda ciddi bir kırılma yaratıp olumsuz imajımızın sorgulanmasının önünü açar. istenilen mesajları seyircileri hüzünlendirerek verebilecek bir konu olarak ise cem sultan’ın hazin öyküsü hâlâ birileri tarafından anlatılmayı bekliyor. unutmayalım ki sadece kendisinden şüphesi olanlar geçmişe kutsiyet atfedip sorgulanmasının önüne geçmeye çalışırlar. “o gün bin akıncı çocuklar gibi şendik” dizesinin muhatabı olan ‘karşı’ tarafın bizimle aynı coşkuyu duymasını da beklemeyelim.

    insanlar artık tek yönlü anlatılara ve kutsallaştırılmış “süper kahramanlara” inanmıyorlar. fakat her şeye farklı bir değer biçilen göreceliliğe de inanmıyorlar. insanların inandıkları, zıtlıklar yaratılmasına vesile olabilecek tarihi hikâyeler. toplumlardaki çeşitliliğe ve tarihin çoğulluğuna inanırsak çok daha geniş kesimlere hitap etme imkânımız olur. kuralları eskiden çok küçük bir kesim belirlerdi. şimdi ise küresel, devâsâ bir pazar belirliyor. rekabet edebilmek için küreselleşmiş bir dünyaya hitap edebilecek yerelliği yakalayabilmemiz ve uluslarüstü bir yapı kurabilmemiz şart.

    çin dâhil 43 ülkede 200 milyondan fazla insanın izlediği “muhteşem yüzyıl” ve yurtdışında gösterilen diğer dizilerimiz sayın necati özkan’ın da ifade ettiği üzere türkiye’nin yumuşak gücü hâline geldi. yayınladıkları ülkelerde insanlar türkiye’yi farklı bir gözle görmeye başladılar. bu gelişmenin ise türk imajına ve özellikle turizm sektörüne oldukça olumlu yansımaları var.

    *** 1911 yılında paris’te düzenlenen “turquerie” sergisi avrupa’nın birçok merkezinde tekrarlanabilir. avrupalıların geçmişteki türk ilgisini yansıtan ve bugün dünyanın en saygın müzeleri ile özel kolleksiyonlarında bulunan diğer eserlerle birlikte daha kapsamlı sergiler de düzenleyebiliriz. geçmişimize ait çizgileri güncel moda anlayışıyla yorumlayan dilek hanif, muammer ketenci gibi tasarımcılarımızın bu konsept için özel olarak hazırlayacakları tasarımlardan ve avrupalıların tablolarda giydikleri türk kıyafetlerinden oluşan defileler de bu sergilere dâhil edilebilir. fakat belirli bir strateji doğrultusunda sürekliliği ve bütünlüğü olmayan etkinliklerin kısa süreli başarılardan öteye geçemeyeceğini unutmayalım.

    ilişkilerin mülkiyetten daha önemli olmaya başladığını da artık görmemiz gerekiyor. yani sadece objeleri değil, o objelerin üretebileceği hikâyeleri de düşünmeliyiz. 1915 tehcirinde yetim kalan ermeni çocukları tarafından dokunduğu söylenen ve beyaz saray’da da sergilenecek olan “yetim halısı”nın insanlar üzerinde yaratacağı etkiye klasik herhangi bir tanıtım ve halkla ilişkiler yöntemiyle yaklaşmanın dahi mümkün olmayacağını sanırım anlatmaya hiç gerek yok.

    *** avrupa’da yaşanmış olan türk modası’nı yaratıcı, özgün ve geniş kesimlerin ilgisini uyandıracak bir içerikle ele alan, farklı dillerde yayın yapan bir web sitesi ile sosyal medya platformlarını da oluşturmalı ve etkin şekilde kullanmalıyız.

    *** bu modayı yansıtan tabloların fotoğraf şeklinde daha geniş kesimlere ulaşacak güncel yorumları üretilebilir. berlusconi, sarkozy, merkel veya barroso gibi tanınmış siyasetçileri kendilerini bu modaya kaptırmış avrupalı asilzadeler gibi türk kıyafetleri içinde gösteren, esprisi olan resim ve fotoğraflar da düşünülmeli.

    *** kimseyi rencide etmeyecek ince bir nükteyle bu dönemi işleyen tiyatro oyunları, bale, opera ve müzikaller yazılıp hem yurtdışında hem de ülkemizin turizm merkezlerinde sahnelenebilir.

    *** avrupa’daki türk modası’nın önemli bir parçasını teşkil eden topkapı sarayı’nda bu konuyla ilgili kalıcı bir galeri oluşturulabilir. birinci avlu bunun için müsait sanki.

    *** hiçbir türk’ün yaşamadığı türk köyleri olarak bilinen belçika’daki faymonville veya italya’daki moena’da yüzlerce senedir düzenlenen türk konulu festival ve karnavallardan da eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar ilgi çekecek içerikler çıkabilir.

    *** nâzım’ın “esrar! / tevekkül / kısmet! / kafes, han, kervan / şadırvan! / gümüş tepsilerde rakseden sultan! / mihrace, padişah, / bin bir yaşında bir şah.” şeklinde tanımladığı oryantalizmden de olumsuz türk imajını sorgulatacak ve espirili bir şekilde işlenebilecek bolca malzeme çıkarılabilir. böylece onları kendi ‘silahlarıyla’ vurmuş oluruz. ayrıca oryantalizmin en çok işlediği konulardan bir tanesi doğu’nun “ânı yaşama” felsefesidir. keyif yapmaktan başka bir şey bilmeyen miskin toplumları sömürgeleştirmek oldukça geçerli bir gerekçeydi ne de olsa. fakat hızlı, stres düzeyi yüksek, tatminsiz ve kendini yenileyemeyen yaşam tarzı batı’da giderek sorgulanmaya, zirve deneyimi olarak adlandırdıkları “ânı yaşamak” önem kazanmaya başladı. bizim gibi geleneksel toplumlara atfedilen “ânı yaşamak” yani “keyif" kavramını bu bağlamda daha etkili bir şekilde kullanabiliriz. türkiye’de tatil yapmanın en “keyifli” ödül olacağı daha kapsamlı ve farklı çalışmalarla vurgulanabilir. oryantalizm demişken, sabrı ve erdemi simgeleyen osman hamdi bey’in “kaplumbağa terbiyecisi”ni cittaslow türkiye tanıtımlarında kullanmak da güzel olabilirdi tabii.

    en azından “turkey home of …” kampanyası dâhilinde “home of turquerie” veya “home of fashion for the nobility” minvalinde bir tema kullanabilseydik keşke. neyse, merak edenler “turkey home of” kampanyasıyla ilgili düşüncelerime şu linkten ulaşılabilirler: http://goo.gl/svqgbv

    bir “türkiye” markası oluşturmanın neden giderek daha önemli olmaya başladığına değinmeye çalıştığım “turizm sektörünün en değerli sermayesi” yazısı için ise: http://goo.gl/4xg3vb

    türk modası’nın avrupa resim sanatındaki yansımalarına bazı örnekler için: http://goo.gl/wmzdhu"

    şahin ulukanlıgil

    kaynakça:

    ***l. thuasne, djem-sultan
    ***valentin groebner, türkenbilder in italien
    ***max von boehn, deutschland im 18. jahrhundert
    ***nicole dutschmann, die bedeutung der rezeption des osmanischen reichs in den ephemeren ınszenierungen als mittel der absolutistischen herrschaftsrepräsentation bei den hochzeitsfeierlichkeiten zur vermählung des sächsischen kurprinzen friedrich august ıı. mit der österreichischen erzherzogin maria josepha 1719 am sächsischen hof
    ***barbara bechter, etwas von denen kostbarkeiten des türckischen gartens auf der plauischen gasse vor dreßden
    ***dirk syndram, das schloss zu dresden - von der residenz zum museum
    ***holger schuckelt, türkische cammer - orientalische pracht in der rüstkammer dresden
    ***guy le thiec, l'entrée des grands turcs dans le "museo" de paolo giovio
    ***halil inalcık ve günsel renda, osmanlı uygarlığı
    ***ilber ortaylı, avrupa ve biz
    ***günsel renda, stefanos yerasimos, christoph k. neumann, edvilijo gardina, maximilian grothaus, polona vitmar; 17. yüzyıl avrupasında türk imajı
    ***stefanos yerasimos, troyalılar niye türk olsun?
    ***gilles veinstein, ilk osmanlı sefiri yirmisekiz mehmet çelebi'nin fransa anıları
    ***beynun akyavaş, yirmisekiz çelebi mehmed efendi’nin fransa sefâretnâmesi
    ***maurice herbette, fransa'nın ilk daimi türk elçisi moralı esseyit ali efendi
    ***yılmaz öztuna, istanbul'da bir fransız, paris'te bir türk büyükelçisi - nointel markisi ve süleyman ağa
    ***auguste boppe, boğaziçi ressamları
    ***julia teresa friehs, alla turca - türkenmode im habsburgerreich (1700 – 1913)
    ***dana c. lee, between worlds: the biography of madame de pompadour's boudoir turc
    ***barbara schmidt-haberkamp, europa und die türkei im 18. jahrhundert
    ***felix konrad, von der 'türkengefahr' zu exotismus und orientalismus: der islam als antithese europas (1453–1914) ?
    ***cornelia kleinlogel, exotik – erotik: zur geschichte des türkenbildes in der deutschen literatur der frühen neuzeit (1453 - 1800)
    ***margret spohn, alles getürkt. 500 jahre (vor) urteile der deutschen über die türken
    ***peter stachel ve philipp ther, wie europäisch ist die oper? die geschichte des musiktheaters als zugang zu einer kulturellen topographie europas
    ***w. daniel wilson, humanitaet und kreuzzugsideologie um 1780 - die “türkenoper” im 18. jahrhundert und das rettungsmotiv in wielands oberon, lessings nathan und goethes iphigenie
    ***thomas betzwieser, exotismus und “türkenoper” in der französischen musik des ancien régime - studien zu einem ästhetischen phänomen
    ***metin and, gönlü yüce türk - yüzyıllar boyunca bale eserlerinde türkler
    ***onur bilge kula, batı düşününde türk ve islam imgesi
    ***onur bilge kula, avrupa kimliği ve türkiye
    ***özlem kumrular, dünyada türk imgesi (silvio marchetti, avrupalıların gözüyle türkler / burcu alarslan, türk imajının görsel yansımaları)
    ***bora çalışkan, voltaire - türkler, müslümanlar ve ötekiler
    ***charlotte jirousek, ottoman influences in western dress
  • victor hugo’nun sefiller romanında türk gibi giyindiği için övünen bir karakter vardı.

    hatta romanda geçen cümle şudur “tıpkı yakındoğulu bir türk gibi giyinmiştim.”

    bu adam fransız devrimi karşıtı bir burjuvadır.