şükela:  tümü | bugün
  • avustralya'da insan olmak :

    efendim melbourne'e vardık. bir ev kiraladık, ben oradaki akrabalarıma harıl harıl soruyorum 'yahu, elektrik, telefon, su, gaz idarelerinde tanıdığınız var mı?'
    biri 'ne yapacaksın?' diye sordu. 'öyle bir müessesede mi çalışmak istiyorsun?'
    ben 'hayır' diye cevap verdim 'yeni eve o hizmetleri bağlatmak istiyorum da...'
    adam güldü, 'bana adresini söyle' dedi. adresi verdim, geçti telefonun başına, o idareleri tek tek aradı. akşama doğru bütün hizmetler bağlanmıştı.

    bir gün elektrik idaresinden bir mektup geldi. mektupta 2 ay kadar sonra, bir gün bizim sokakta elektrik kesileceği bildiriliyor ve ilave ediliyordu 'eğer o gün mutlaka elektriğe ihtiyacınız varsa size bir jeneratör tahsis edilecek ve harcadığınız elektrik normal tarife üzerinden hesaplanacaktır. ancak jeneratör sayısı sınırlı olduğu için sadece ihtiyaç sahiplerinin müracaatı...'
    ben istemedim, ama komşumuz, yalnız yaşayan yaşlı kadın jeneratör istedi. o sabah 8'de 2 teknisyen jeneratörü getirip kadının sistemine bağladılar.. sonradan, merak edip sordum bu iş için sadece harcadığı elektriğin bedeli olan 45 sent almışlar.

    ben herkesin insan olduğunu ve herkese aynı muamelenin yapılması icap ettiğini avustralya'da öğrendim. bir tek gün kimse hakkımı yemedi, kuyrukta önüme geçmedi, trafikte açıkgözlük yapmadı, avanta istemedi...

    kızım yeni bir mektebe başlamıştı 'gel çarşıya çıkıp eksiklerini alalım' dedim. 'lüzum yok' dedi, 'her şeyi okuldan verdiler' bir gün aynı mektepten bir mektup geldi 'bazı talebelerin, öğle yemeği olarak pahalı gıda maddeleri getirdiklerini fark ettik. lütfen çocuğunuzun yanına sadece, bütün ailelerin çocuklarına alabilecekleri şeyler verin. bu yaşta çocukların arkadaşlarına imrenmesi kötü bir şeydir'

    annem bizi ziyarete geldi. meydana karşılamaya gittik, bekliyoruz, arada gümrüğün kapısı açılıyor ve annemi oradaki bir memur ile konuşurken görüyorum. ingilizce bilmeyen annemin sohbeti bir türlü bitmiyor. dikkat ettim annemin elinde bir portakal var. nihayet annem çıktı ve iş anlaşıldı. kıtayı mikroplardan korumak için avustralya'ya herhangi bir gıda maddesi sokmak yasak. annem uçaktan bir portakal alıp çantasına koymuş. adam onu görünce, hemen elinden alıp çöpe atacağına, büyük bir sabır ile avustralya'nın neden bu kaideyi uyguladığını anlatıyor ve 'bu size karşı yapılmış bir hareket değildir, hepimizin sağlığı için alınan bir tedbirdir filan diyor'

    melbourne'da ve avustralya'nın hemen hemen tamamında deniz kenarında bina yoktur. memleketi bir yol çevreler. kıyılar herkesindir. 5-10 kilometrede bir, denize girmek, piknik yapmak için tuvalet, duş, elektrikli mangal ve soyunma odaları gibi bedava tesisler vardır. yalnız elektrikli mangalı çalıştırabilmek için para atmak lazımdır.

    bir gün oldukça yüklü bir telefon faturası geldi. idareyi arayıp, bu faturayı ödemekte zorluk çektiğimi söyledim ve şu cevabı aldım 'siz bu faturayı bu ay ödemeyin. biz bunu 12'ye bölerek 1 sene müddet ile her aylık faturanıza ilave edeceğiz. ama bundan sonra her faturayı ödeyin'. sorduğumda faiz ödemeyeceğimi de öğrendim.

    avustralya'da yaşayan her insan bedava sağlık sigortasına sahiptir. şehrin merkezi dışında 2 katlıdan yüksek bina bulunmaz. normal evler 1 dönüm bahçe içinde, müstakil evlerdir. şehrin belki yarısı golf sahaları (bedava), botanik bahçeler, göller ve akarsular ile kaplıdır. okullar bedavadır. musluktan akan su, hakiki içilen sudur (sözde değil özde). kilise, cami, havra, budist tapınakları ve daha nice dini yapı yan yana varlıklarını devam ettirir. sbs adlı devlet televizyonunda avustralya'da yaşayan 100 küsür ayrı millete mensup insanların kendi dilinde yayın yapılır. çoğu avustralyalı, 2 vesile ile kravat takar ; düğün ve cenaze.

    avustralya'da en büyük suç yalan söylemektir. yalan söyleyen, yalan beyanda bulunan insanın hayatı kayar. onun dışında her şeyin bir çaresi bulunur.

    dr. serpil taşdelen 2011
  • üniversitede sevgilimle sürekli hayalini kurduğumuz, gidip yerleşmeyi düşündüğümüz ülkeydi. konya'dayız şimdi, evet.
  • amerikan hastanesine sağlık raporuna gönderip, kurs ücretini ödettirip vizeyi vermekten son anda vazgeçen orrospu çocuğu konsolosluk çalışanları olan ülkedir.
    anasını siktiğimin çocukları yüzünden arabamı bile satmıştım a.k. götümüzde patladı. vizeyi vermiceksen niye orospu çocukluğu yapıyosun piç. baştan verme, uğraştırma adamı. aklıma geldikçe sinir oluyorum sülalenizi sikiyim amına kodumun hırsız soysuz atalıları.

    bu arada vizeyi vermeme sebepleri dönme ihtimalime inanmamalarıymış. ulan anasını siktiğimin ülkesinde çok nüfus var da adam beğenmiyo bide gavatın enikleri yaa. hırsız atalı pezevenkler.

    son edit; kafaya koydum bu piçlerin ülkesine gidip iltica edicem. kızlarını karılarını sikip dönücem sırf ibneliğine. yeni zelandaya başvuruyorum bu hafta. sözlük ahalisinden kaçak feribot ayın uyun tanıdığı olan veya yol yordam bilen varsa yeşillendirsin lütfen beni. bu arada tecavuzcu falan değilim la bakmayın sinirle edilen küfürlere. arabam gitti a.k. durup duruken.

    sinir sonrası editi: ne küfür etmişim yahu o sinirle. gerçi az bile etmişim, bak yine aklıma geldi. hırsız-soysuz atalı piçler.

    yeni zelanda visa alındı editi: olm çok pis adama bulaştınız. bir türk ile dalga geçmek neymiş göstericem size. yakında geliyorum bekleyin !!!11birdirbir
  • havaalanında ülkeye girişte bana şunu yaşatmış ülkedir:

    çok uzun bir uçak yolculuğunun ardından* bangkoka giriş yapmış ve ordan çıkmış bir şekilde avustralya'ya sydney havaalanına inilir. duty-free'den alışveriş yapılmıştır, bavul alınmıştır ve artık gümrük işlemleri için sıraya girilmiştir. suratsız bir polis hanım benim durduğum sıradaki pasaport işlemlerini yapmaktadır. önümde bir tane beyaz amerikalımsı biri, bir tane uzak doğudan* ve birkaç kişi daha var. beyaz amerikalı tabi çat diye geçmiştir. fakat dünyanın diğer ezik yarısından olan insanlara ne zorluklar çıkarılmıştır. bu insanlar zaten düzgün ingilizce de konuşamıyorlar, dertlerini anlatamıyorlar, üstüne üstlük azar yiyici bir üslupta karşılaşıyorlar: why are you here? where will you stay huh? gibi.

    neyse dedik benim en azından ingilizcem var, hem nur yüzlüyüm hem öğrenciyim, geçer giderim. en olması aksanımı beğenir de tamam der geçer. öyle bu zamana kadar hiç bu gibi işlemlerde sıkıntı yaşamamışımdır ve yaşayanlara da salak muamelesi yapmışımdır.

    ben geldim sıraya, pasaportumu ve elimde uçakta doldurduğumuz kağıt parçası var.

    --- flashback ---

    uçakta sydney'e yaklaşırken iki tane evrak verdiler ve doldurmalısınız dediler. hm aynı sözler aynı şarkı diyerek doldurmaya başladım. klasik sorular var, yanınızda kaç para nakit var, kaç gün kalacaksınız, nerde kalacaksınız, detaylı adres verin, yanınızda yemek var mı, içecek var mı, ilaç var mı gibi. dürüst bir şekilde cevapladım. yalnız kalacağım adresi detaylı bilmiyorum. adres yazdım ama detaylı bir adres değil.

    --- flashback ---

    polis hanım aldı pasaportu elimden, şöyle bir baktı. tabi bangkok'a giriş yapılmış damgası var. sonra o doldurduğumuz kağıt parçasını da uzattım. damgayı vurdu pasaporta, tamam şu taraftan lütfen dedi. a ne kadar kolay oldu bak işte yine başıma bir şey gelmedi, insanlar salak ki takılıyorlar anlatacak hikayeleri oluyor diyorum. bu polislerin olduğu bölümü solladım ileriye gidiyorum, yol ikiye ayrılıyor gibi bir ortam, orda da bir polis bekliyor. bu yönden lütfen dedi. ama herkes o kadar sakin ve normal ki ben de bana yardımcı oluyorlar sağolsunlar diye düşünüyorum. belirtilen yönden saf saf giderken bir polis amca geldi yanıma ve dedi ki sizi aramamız gerekiyor. o an benim kafama tak diye bir şey indi. mecazi anlamda yani, dövmediler beni merak etmeyin. ne araması dedim kendi kendime. biliyorum kaçakçı olsam ve öyle bir şey taşısam panik olmalıyım ama korkacak bir şeyim yok. ama insan o anda bu ne şimdi? diyor. peki tamam dedim ve bir köşeye çekildik, ulu orta bir yerdeyiz ama köşede. pasaport kontrolünün ordan çıkan insanların geçiş yolu üzerinde. bir de anlamadım o an pasaportumu kontrol eden polis hanım ne yaptı ne etti de hemen kendinden 7 metre ötedeki polis memuruna benim aranmam gerektiğini haber verdi. alttan düğmeye mi bastı nedir..

    işte bavulumu koyfum masanın üzerine, elimdeki torbayı da, bir de sırt çantamı. bavulumu açtılar, iki kişi kontrol ediyor, biri kadın diğeri erkek, erkek olan işte beni buraya getiren polis amca. ben de yavaş yavaş her şeyi çıkartıyorum, bir de bittim sabunu var, hani türkiye'den bir şeyler götürmek amaçlı. çok dikkat çekti bu ne falan dedi polis amca, dedim o sabun it is natural vs. ok dedi. tüm bavulu öylece boşalttık. içindekiler yetmemiş olacak ki bavulun iç astarının fermuarını falan da kaldırmaya çalıştı, belki araya bir şey sıkıştırmışımdır diye. her şeyi sakince takip ettim. gayet sakindim. sonra dedi ki bunu bir x-ray'den geçirmeliyiz. tamam buyrdun dedim. bir de bavulun içinde türk lokumu vardı, paketlenmiş 3 kat, bir de poşete konmuş, ziyaret edeceğim insanlar türkiye'den ya, lokum götüreyim demiştik. ona da anlam veremedi, bavul ve bunu x-ray'e sokalım dedi. tamam. o sırada polis amcam iki metre ötedeki x-ray'e koydu bunları, ben de orda bekleyen hanım ablaya dedim ki neden bu başıma geliyor, kötü bir şey mi gördünüz falan. o da ilk defa mı gelişiniz avustralya'ya? ondan olabilir falan dedi. tamam anladım ben sizi dedim.

    sonra polis amca geldi, yüzünde bir gülümseme, bu türk lokumu mu ehehe dedi? evet dedim bakın burdaki duty-free'de de gördüm, güzeldir müzeldir dedim. ok turkish delight varsa bu sorun olmaz dedi. bavulda da bir şey yok dedi. sonra sırt çantamı açtı, içinde pek bir şey yok da ön gözünde bir sandviç var. ama ben bile unutmuşum orda olduğunu kaç gündür yollardayım. dedi bu ne? it is a sandwich. sonra bir başka kişi geldi ve sandviçi eldivenli eliyle aldı ve götürdü. beklemeye başladık. 2 dakika sonra geldi ve polis amcama dedi ki yes it is a sandwich. sonra bana döndü ve evrakta yanımda yemek getirmiyorum diye belirtmişsin ama sandviç var yanında, normalde para cezası alırdın ama bu sefer bir ceza uygulamayacağız. sağolun çok sağolsun dedim. ceza lafını duyunca insan böyle oluyor: sağolun teşekkürler, bir daha asla olmaz, binlerce teşekkür..

    sonra polis amcam, ki artık birlikte çok vakit geçirmiş olduk ısındık, dedi ki seni birileri alacak mı havaalanından? evet dedim tanıdığımız geldi. tamam dedi ben de senle çıkacağım göreyim ondan sonra gidersin. eşyalarımı topladım ve hani o herkesin beklediği salon var ya, uçaktan inenlerin aileleri, tanıdıkları tarafından karşılandığı, oraya polis memuru yanımda adım attım. tabi gözler benim üzerimde. adeta bir suçlu gibiyim. sonra bizim tanıdığı bulduk, konuştuk sonra ayrıldık. hoçşakal polis amca dedim.

    bu parçadan aşağıdakilerin hangisine ulaşılabilir?
    -üçüncü dünya ülkesi muamelesi görüyorsanız her şey şansa bağlıdır.
    -avustralya'ya girerken yanınızda kibrit kutusu büyüklüğünde peynir dahi olsa bunu bildirmelisiniz.
    -türk lokumu ortak bir dildir.
    -hepsi.
  • dunyada ne kadar psikopat, bicak cekme potansiyeli olan hayvan varsa burda yasar. her turlu zehirli yilan, ciyan, akrep, orumcek, hepsi burada toplanmistir. peki bunun sebebi nedir? iste bu entry'de bu konuya deginecegiz.

    tarihsel olarak baktigimizda avustralya hemen hemen her devirde oldukca kuru ve tahmin edilemeyen bir iklime sahip olmustur. zaman zaman avusturalya'nin col kismi aylarca, bazen 1 yil boyunca hic yagmur alamiyordu. yine bu bolgedeki topraklarin buyuk bir kismi cok verimsizdi ve uzerlerinde neredeyse hicbir sey yetismiyordu. avustralya bir ada oldugu icin dis dunyayla da bir bagi yoktu. yani hem onceden ne kadar surecegi hic belli olmayan kurakliklar vardi hem de kurakliktan kacip gidecek pek bir yer yoktu. bu yuzden avustralya'da cok ilginc ve dunyanin geri kalanindan farkli bir ekosistem olustu.

    bir ornek vermek gerekirse yilanlardan bahsedelim. yilanlarin en buyuk ozelliklerinden biri bir oturusta kendi agirliklarina yakin yiyecek yiyebilmeleridir. yani 30 kiloluk bir yilanin bir oturusta 20 kiloluk et yedigi gorulebilir. bunun sebebi yilanlarin kis uykusuna gitmesi, cogu zaman yilda 2-3 kere beslenmesidir. yani yilan abimiz bir oturusta kendi agirligi kadar yemek yer ama sonra 4-6 ay boyunca hicbir sey yemeden hayatta kalabilir. iste avustralya gibi uzun sure kuraklik yasayan ve hava durumu onceden tahmin edilemeyen yerlerde bu aranan bir ozelliktir. ornegin hemen hemen her gun beslenmesi gereken memeli turlerinin cogu bu iklimde hayatta kalamaz.

    ortalikta hayatta kalmak icin rekabet cok, yiyecek ve av az olunca birkac ayda bir avlanip beslenen hayvanlarin hayatta kalma ozelligi artiyor fakat olay bununla da bitmiyor. simdi yilan abimizin mart ayinda karni acikiyor ve yiyecek bir sey aramak istiyor. tabi o sirada karni acikan ve yiyecek pesinde olan bir cok hayvan var. ya av olacaksiniz, ya baskasini avlayacaksiniz ya da ac kalacaksiniz. bu durumda birden fazla kavgaya girip yaralanmak ve zayif dusmek istemiyorsunuz. bir seferde avinizi etkisiz hale getirip mideye indirmeniz gerekiyor cunku o ortamda kiyasiya bir rekabet var. zaten mart ayinda tek basina dolasan ve midenize layik bir av gorduyseniz bir daha boyle bir av yakalama sansiniz da olmayabilir. bu tur iklimlerde bulunan firsatlari en iyi sekilde degerlendirmek gerekir.

    peki yilan abimiz mart ayinda karsisina cikan avini mideye indirmeyi nasil garanti altina alinacak? hz. evrim bunu da dusunmus ve yilana zehir bahsetmis. yilanimiz zehir sayesinde fazla mucadele etmeden, tek isirikla dusmanini etkisiz hale getirip mideye indirebilecektir. boylece karnini doyurmak icin birden fazla catismaya girmek zorunda kalmayacaktir ve isini cabukca gorecektir. avustralya gibi rekabetin inanilmaz derecede oldugu ve kaynaklarin cok kisitli oldugu topraklarda evrimlesme surecinde bir cok zehirli hayvanin zehri daha da kuvvetli hale gelmis. nesillerce zehirli hayvanlarin zehri guclendikce onlarin avladigi hayvanlar da bu zehirlere karsi bagisiklik kazanmayi ogrenmis ve zehirli hayvanlar da zehirlerinin dozunu arttirmislar. bugun dunyadaki en zehirli 10 yilan turunun 8 tanesinin avustralya'da yasama sebebi budur.

    boylece ortaya bir isirikta bir danayi oldurebilecek orumcekler, yilanlar, ciyanlar, her turlu psikopat hayvan cikmis. tabi bu zehirler ha deyince yapilmiyor. bu zehirlerin uretimi de bu hayvanlar icin oldukca mesakatli bir surec. bazi zehirli hayvanlar gereginden fazla zehir uretince kendi zehriyle de olebiliyor. bu da dikkate alinmasi gereken bir konu. bununla birlikte bazi hayvanlarin zehirleri sadece bazi hayvanlara karsi etkili. genelde evrimlesme surecinde hayvanlar en fazla neyle avlaniyorsa ona karsi zehirlerinin daha guclu olmasi beklenir ama bununla beraber bir hayvan neyle besleniyorsa o hayvanin da zehre karsi tolerans gelistirmesi de beklenebilir.

    peki kangurular ve koalalar nasil ortaya cikmis? aha, bunu ben de bilmiyorum.
  • iç tarafı çöl olup dünya üzerinde insan nüfusunun ve yoğunluğunun en az olduğu yerlerden biridir. iç taraftaki otobanlar dümdüz ve neredeyse sonsuza kadar gidecekmiş hissi verir. gittim mi? hayır. geceleri hep ayna izledim.
  • vatandasi olanlara pek guzel deger veren bir kita ulkesi..

    17 agustos 1999 depreminde evleri yikilan yaman ailesi, bu aci olaydan sonra ankara'ya gocerler.. birkac ay sonra avustralya buyukelciligi imzali bir mektup alirlar.. avustralya, depremden sonra, zamaninda vatandasi olmus olan rukiye yaman'in izini bularak, esenlikte olup olmadigini sorar. bundan cok etkilenen aile, buyukelcilige gidip tesekur eder. elcilik eger dilerlerse avustralya'ya hemen gidebileceklerini iletir aileye..

    meger rukiye hanim, avustralya vatandasi olduktan sonra turkiye'ye kesin donus yapmis ve orada simdiki esi saadettin bey ile evlenmis..

    sonucta, isterlerse ailecek avustralya'ya gidebileceklerini ogrenen yamanlar, 2000 yilinda her bir seylerini toparlayip melbourne'e yerlesirler..
    o gunden bugune kendi sirketlerini de kurmuslar, birkac aya da bir ev satin aliyorlarmis..

    kaynak: dunya, "australia's turkish newspaper"
  • 3 sene 7 ay olmuş ben buraya geleli. alles im wasser istedi. yazalım.

    göçmenlik şartları 2006-2007 senesine kadar sıkı değilmiş. insanlar kanada gibi belli bir puan sistemiyle direk süresiz oturma izinlerini alıp akın akın geliyorlarmış. sonradan sonraya biraz sıkılaştırmışlar bu işleri. ben geldikten 7-8 ay sonra da yurt dışından skill visa başvuruları kalktı diye duyduk. artık bu şekilde gelen giden o kadar çok değil.

    öğrenci vizesiyle hala kolayca gelinebiliyor. bu vize de buradayken uzatılabilir olduğundan insanlar gelip bir dil okulunda okumaya başlıyorlar. sonrasında yapıp edebilen yüksek okul okuyor. üniversite ve yüksek lisans branşlarının belli başlı iki yıllık veya daha uzun olanlarından mezun olunca iki senelik temporary residency çıkabiliyor. bu vizeyle full time çalışma hakkı doğuyor. bu iki yıl içinde bölümle alakalı meslek dalında iş bulunup başvuru yapılabilirse de kalıcı oturma izni çıkıyor.

    iş imkanları "ne zor, ne kolay" diyeyim. kebapçılık, garsonluk, taksicilik yapacak olana iş her zaman var. ama mesela kendi alanınızda bir iş yapacaksanız eğer bulunmaz hint kumaşı değilseniz (mesela maden mühendisi, jeolog, doktor vs..) biraz sosyal olmak gerekiyor. gelir gelmez türklerle yaşamaya başlayan insanlar için de tabiki bu biraz zor. bu tipler kendilerini toplumdan dışlanmış hissederken bir taraftan da ırkçılığa maruz kalabiliyor. -ki ben bunu gayet doğal karşılıyorum- belki de ben türkiye'yi zamanında tiksinti içinde terkettiğimden ve zaten kendi soydaşlarımla pek iyi geçinemediğimden burada kendi hemşerilerimle pek de içli dışlı olamadım. yerel kültürle, yaşam tarzıyla bir alakanız o güne kadar olmamışsa herkesin bir anda sizi içselleştirmesini beklemek de zaten gerçekçi değil pek.

    yani bu nedir?

    avustralya başlı başına bir göçmen ülkesi. her ne kadar bayrağının köşesinde union jack olsa da avustralya'yı ingiliz kültürünün bir parçası olarak görmek yanlış olur. yanış bilmiyorsam avustralya nüfusunun %50'sinin annesi ya da babası burada doğmamış. ikinci kuşağa bakarsanız bu oran %90 civarı. her ne kadar böyle bir insanın dışardan gelenlere karşı çekimser davranması mantığa ters düşse de, ırkçılık soy sop ile değil, eğitim ve kültürle alakalı birşey. kültürsüz insan her yerde olduğu gibi burada da var.
    bunların beyaz olanları amerikan redneck kültürüne yakın bir hayat tarzına sahip. bu da nedir? klişeleşmiş steryotip bir örnek olacak ama; kamyonet tarzı (ute derler burda) arabalarla gezip nascar tarzı yarışlara meraklı, gürültücü ve bağnaz tipler bunlar.

    yine de ulu orta bir ırkçılık -en azında son on yıl içinde- pek yok. onun yerine bu durum belli başlı durumlarda tercih edilmeme şeklinde kendini gösteriyor.

    güzel memleket avustralya. herkes piizci, herkes mangalcı. et güzel ve ucuz. deniz ürünleri falan muhteşem. deniz kızı gibi karidesler var. gastronomik olarak şahsen tatmin oldum. hele ki eğer rock-bar kültürünü falan seviyorsanız çok bomba bir hayat var. 80 yaşında emekli öğretmen komşu teyze pazar sabahı son ses ac/dcdinlerken ben bile artık rahatsız olduğumda anladım bunu. :)

    ben bu güne kadar buraya gelip gördükten sonra çok istediği halde ağlaya ağlaya geri dönmüş kimseyi görmedim. isteyince her şey oluyor. her yer gibi burada da ne istediğini bilmek önemli. güzel memleket.
  • bildiğim kadarıyla hiç bir baskı altında olmadan, özgür seçim yolu ile ateist başbakan seçen ilk ve tek ülkedir. (bkz: julia gillard)

    http://www.dailymail.co.uk/…stralias-female-pm.html

    buna rağmen ülke halen deprem vb fantastik felaketler ile cezalandırılmamıştır. ek olarak dinler elden gitmemiş (halen isteyen istediği tapınmaktadır) hırsızlık, tecavüz, cinayet ile ülkenin altı üstüne girmemiştir, gençlik kendini kaybetmemiştir. (halkın %22.3'ü herhangi bir dine üye değilmiş).

    http://www.patheos.com/…ercentage-of-non-believers/

    kılavuzu ateist olan bu ülkenin ekonomik durumu (kişi başı ortalama gelir, ülkenin gelir-gider dengesi, parasının değeri vs) halen türkiye'ye göre daha iyi durumda olup vatandaşların çoğunluğu ateist başbakanın işini gayet iyi yaptığını düşünmektedirler.

    http://www.abs.gov.au/… features~national income~16

    http://www.bbc.co.uk/news/business-17986806

    http://www.theaustralian.com.au/…g6n6-1226515449068

    bunlar tabi bir kısım medyanın (bkz: bbc) uydurmaları. kimseee avustralya başbakanı üzerinden siyaset yapmasın.
  • 1,5 yıldır burda yaşıyorum. geleceklere tavsiyem boş hayallere kapılmamaları. anglo-sakson avustralyalı sayısı yok denecek kadar az. ingilizce öğrenmek içinse kesinlikle gelmeyin. pratik yapacak avustralyalıyı sidney'de bulamasınız:( yabancılara verdikleri işler ne yazık ki hep hizmet sektöründe. istanbul'dan geliyorsanız çok sıkılırsınız. derseniz ben sadece çalışıp, para biriktireyim, öğrencilere legal haftada 20 saatten fazla çalışmak yasak, o yüzden düzgün bir iş bulamazsınız. burayı tropik bir iklim sanmayın sakın. öyle rüzgarlı ve yağmurlu ki kışın şifayı kaparsınız. kızları ve erkekleri muhteşemler ama ne yazık ki ırkçılık had safhada, nezaketi elden bırakmıyorlar. hiçbir kültür birbirine değmeden kendi içine kapanık yaşıyor. kimsenin anglo-sakson bir avustralyalı arkadaşı yok. gerçek avustralyalılarla tanışmak isterseniz, gidin gelibolu'ya, ne yazık ki şaka yapmıyorum.