şükela:  tümü | bugün
  • içinde yaşamadan gerçekliğine tanık olmaya çalıştığımız bir toplumsal dönem, hakikatini öylesi güçlü biçimde yaratır ki yıllar geçmesine rağmen hep aynı zamanın içindeymişiz hissiyle karşılaşırız. büyük kötülüklerin amacına ortaklık, sadece o kötülüğün gölgelerine ait sırları saklamak gibi tekil bir anlam taşımaz. içeriği, anlamı ve etkisi her ne olursa olsun hayatın kendi anımsamalarına kırılganlık atfeden, zamanın suç ortaklığına verdiğimiz kabuldür. çünkü yaşarız. bazı gerçekleri biliriz. kimilerini dinleriz. çoğunu da okuruz. yaşadığımız hayata atfettiğimiz değer ile bu değeri kendi sabit, değişmez ve sefil kurallarıyla yıkarak dünyaya göz kulak olabileceğini sananların korkunç hırsı, bellek dediğimiz uzamın içinde sürekli çarpışır.

    yaşadığımız ülkenin tuhaflığı, bize sürekli aynı anda yaşıyormuşuz duygusuyla bahşettiği suç ortaklığına tanıklığımızda anlaşılır hale gelir. benim gibi 1980 yılından sonra doğanlar için ülkenin bakılacak güzel bir manzarası pek olmadı. ne öncesine tanık, ne sonrasını bilen… öyle toparlandıkça dağılan bir hal içinde büyüdük. tıpkı eduardo galeano ’nun tepetaklak kitabına başlarken söylediği gibi: “bundan yüz otuz yıl önce harikalar diyarını ziyaretinden sonra, alice bir aynanın içinden geçti; tersine dünyayı keşfetmek için. alice bizim zamanımızda tekrar dünyaya gelseydi, bir aynanın içinden geçmesine hiç gerek olmazdı: pencereden bakması yeterdi.” pencereden bakmamız ne kadar yeterli oldu kestirmek zor lakin ülkenin 1980 öncesi ve sonrası yaşadıklarını ya yaşayanlardan dinleyerek bilmek ya da yazılanlardan okuyarak anlamak şüphesiz dünyayla ve hayatla kurduğumuz bağı huzursuzluk ve tedirginlikle sınadı. sanırım, çoğumuz için hâlâ öyle…

    gürsel korat ’ın yapı kredi yayınları tarafından yeniden yayınlanan romanı ay şarkısı, romanın kendi yolculuğunu anlatan bir önsöz ile karşılıyor okuru. gürsel korat, 1987 yılında kitabı ilk yazmaya başladığı günlerden itibaren, yeni baskısı için tekrar gözden geçirdiği 2017 yılına kadar geçen otuz yıllık uzun zaman diliminde romanı ile kurduğu ilişkiyi anlatarak başlıyor ay şarkısı’na. “basılışının üstünden yirmi yıl geçti. otuz yıldır üzerinde hep kafa yorduğum bu romanı yazmayı, sanırım artık tamamladım” diyerek nokta koyuyor önsöze. böylece bir romanın hikâyesini yazarının sesinden dinlerken, o uzun hikâyenin de aslında ayrı bir kitabın konusu olduğunu düşünüyorsunuz. 1980 yılında, mamak cezaevi’nin sabah saatlerine, parmaklıkların arasından süzülüyor ülkenin kasvetine rengini veren gölgenin kırık ezgisi. koridorlardan geçip koğuşlara girerek, duvarların arkasından avluya çıkarak, yüzünüze kapanan demir kapıların soğukluğunu hissederek ilerlemeye devam ediyorsunuz. 12 mart’ın ve 12 eylül’ün tarihsel toplumsal bağlamını, insani ilişkilerinin başkalaşan niteliğini, kültürel ve ekonomik dönüşümün sonuçlarını, içeriye tutsak edilenlerle dışarıda mahkum bırakılanların hayatlarını, eleştirdiğine evrilenlerin çığırtkan devrilişlerini, toplumsal hafızanın savuran ve savrulan parçalarını zamanda geriye dönüşler ve ileriye sıçrayışlarla birleştiriyor gürsel korat. aynı zamanda aşkı, inancı, umudu ve ironiyi karanlığın içine bir özgürlük muştusu gibi bırakıyor. metris cezaevi’nde tek tip kıyafete zorlanan tutsakların direnişinden açlık grevlerine, işkence ve ölümlerden, muhbirlerin, gardiyanların ve cezaevi yönetiminin acımasızlığına, bir dönemin bütün travmalarını geniş bir anlatı kompozisyonu içerisinde alımlıyoruz.

    ay şarkısı, toplumsal hafıza ve belleğe ait argümanları arka arkaya sıralayan ve romana salt bir politik roman bakışı ile yaklaşmamıza engel olan bir alt anlatıya da sahip. anlatı, varlığını çizgisel özellikleriyle sınırlamazken temposunu hikâyelerin zamansal olarak yayıldığı sahneler arasındaki geçişleriyle güçlendiriyor*: sahneler, geçişler ve romanın bütününde ikincil önemde görülebilecek olaylar, romanın ritmini hem niceliksel hem de niteliksel olarak belirliyor. öncelemeler ve geriye dönüşler; anımsanan anların, geçişlerin, araya yerleştirmelerin ve belirleyici olayların perspektifiyle derinleşiyor. dolayısıyla romanın zamanı, anlatılan zamanın içinden çıkarak yaşam zamanıyla içkin hale geliyor. gürsel korat’ın bu bağlamda böylesi travmatik ve zor bir dönemi, şimdiye/şu âna eklediği her bölümle, çok boyutlu zamansal deneyimle, yaşam zamanına dönüştürdüğünü söyleyebilirim. 1980 sonrası toplumsal hakikatin katmanlarını işaretleyen bu anlatı düzlemi, romanın karakterleri arasındaki zıtlıkları, iç sorgulayışları ve konuşmaları, diyalogları anlamlandırabilmemiz için geniş bir olanak tanıyor.

    yaşadıkları ve inandıkları farklılaştıkça değerlerini, varlığını sorgulayarak sürekli iç çatışma halinde olan altan; bir dönemin devrimcisiyken şartların ve durumların biçimlendirdiği hayatının konforunu sorgulamadan kabul eden, iktidarının zevkine değerlerini heba eden, paşababasının kanatlarının altını hiç terk etmeyen reklam şirketinin müdürü semih; yapılacak cezaevlerinin mimarı tuğrul, sosyal bilimci cahit; yapmak için zorunlu olduklarıyla yapmak istemedikleri arasında varlığını konumlandıramayan binbaşı halit; aşık olduğu semih’ten kurtulmak isteyen, istedikçe onun çemberinde boğulan ayşen; altan’ın eşi belgin, kemal, atiye ve diğerleri gerek bireysel farklılıkları gerek özel hayatlarındaki kırılmalar ile 1980 sonrasının kültürel iç gözlemini, sınıfsal ve ideolojik çatışmalar bağlamında yapmamızı sağlıyorlar. kadın-erkek ilişkilerindeki kırılmalar, evliliğe bakış açılarındaki eğretilik, arkadaşlık ilişkilerindeki dönüşüm 1980 sonrasının küçük özgürlük dünyasını tanımlamak için ayrı bir imkân aynı zamanda. romandaki yoğun sesin sahibi erkekler. dönemi aktarmak ve tartışmaya açmak, kavramsal olarak karakterlerin rollerini keskinleştirmek adına yazarın tercihi olabilir. kadınlar anlatının merkezinde yokmuş gibi görülseler de 1980 sonrasının yaşanmışlık deneyimini onların anlatımları, diyalogları, cevapları ve yazdıkları mektupları ile özümsüyoruz. feminizmden, sosyalizmden, özgürleşmekten, ilişkilerden, gözlemlerinden, bireysel aşktan bahseden kadın karakterlerin; erkek karakterlerden birinin “tarih erkektir! kâr, cinayet, doğa düşmanlığı, devlet, bürokrasi, din, düğün ve savaş erkektir. bunların hepsine karşı çıkan bir devrim gerekir…” söylemine yanıt olarak bir karşı devrim öznesi biçiminde kurgulandığını düşünüyorum.

    “kendi gözündeki merteği görmeyip başkasının gözündeki çöpü” görmeye her daim meyilli olan bir toplumun iyileşmeyen yaralarına, her eskiyi başka bir yeniyle mağlup edeceğini düşünen korkaklığına dokunan ay şarkısı; dönemin muhaliflerinin sonranın muktedirlerine evrilişini, yadsımanın yıkımını, kaderine bahaneli olanların hükümsüzlüğünü işaretliyor. gürsel korat bu tanıklığı, zamansal deneyim ile birleştirirken keskin bir politik söylem ve üst bakış unsurlarından arındırıyor. 1980 dönemi kurumlarının yeniden yapılandırdığı, yönlendirdiği ve şekillendirdiği toplumun geçmişle yüzleşmesinin sancıları, roman karakterlerinin dünya ve hayat karşısındaki ifadesiz var oluşlarında cisimleşiyor. ay şarkısı, ilk yazıldığı tarihten otuz yıl sonra hâlâ derinlerdeki dertlerin hakikatle hesaplaştığı o yerde, yıllar geçse de bu ülkenin bitmeyen yolculuklarının kırılgan ezgisinde: “gökyüzü kendi şarkısını söylüyor, ay bir yolculuk şarkısı mırıldanıyor.”
  • gürsel korat'ın okuduğum ilk romanı. yazarın önsözüne göre, roman 1987'de yazarın askerliğinin hemen sonrasında yazılmaya başlanıyor, 1998 yılında ilk basımı oluyor ancak yazar romanı yazmayı bırakmıyor. kendisi "yıllar geçtikçe öfkemden arındım ve kitabı konusunun hak ettiği olgunluğa yaraşır tarzda yeniden yazmak istedim" diyor (sayfa 8). ben romanı işte bu son hali ile 2017 yky basımı ile okudum.

    --- spoiler olabilir ---

    roman 1969-1985 yılları arasında geçiyor ancak bölümler kronolojik bir sıra takip etmiyor. 1970 ve 1980lerin iki askeri darbesinin izleri romanın 40 kısa bölümünde de etkisini hissettiriyor, çünkü romanın arka fonunu darbelerle savrulan türk solu oluşturuyor.
    romanın konusu olarak kitabın arkasında 1985 yılındaki bir cezaevi direnişi ve o cezaevinde görevli binbaşının kedisi çapkın'ın mahkumlar tarafından rehin alınması ve yargılanması anlatılıyor. ben bu arka kapak yazısının romanı tam anlamı ile tanıttığını düşünmüyorum.
    anlatılan bu "kedi yargılaması" oldukça ilginç bir konu, ironik bir bakış ile çok da yaratıcı bir şekilde ele alınmış. ancak kitabın konusunun bu olmasını beklerken bunun 2-3 bölümde anlatılıp romanının sonuna bağlanması bende hikayenin ya da fikrin harcandığı hissini uyandırdı. bunun nedeninin 40 kısa bölümde anlatılan ve kronolojik zaman akışını kıran roman kurgusu olduğunu düşünüyorum. onun yerine karakterler üzerinden anlatılan bir roman olsa bence çok daha detaylara girilip farklı karakterler daha net görülebilirdi. bu bağlamda, romanda semih, ayşen, altan, atiye, cahit, kemal ve çapkın adlı 7 bölüm olsa belki daha içine alan bir kurgu yakalanabilir ve anlatılan bu konu da güme gitmezdi. çünkü çapkın'ın yargılandığı bölüm aslında ismini belirttiğim tüm karakterleri de birbirine bir şekilde bağlayan bir bölüm olarak sadece kedinin değil, o karakterlerin de yargılandığı bir bölüm olurdu diye düşünüyorum.

    tüm bu eleştirime rağmen, yazarın romanının basılmış olmasına aldırmadan, 30 yıl boyunca içine sinene kadar uğraşmasını takdire şayan buluyorum. ayrıca, bu kadar anti-romantik bir atmosfer altında, bu kadar anti-aşk görüşlerin hüküm sürdüğü bir siyasi fon önünde ayşen ve kemal üzerine olan bölümleri çok başarılı bir şekilde yazdığını düşünüyorum.

    --- spoiler ---