şükela:  tümü | bugün
  • ülkedeki baskı ortamından çıkışı, başındaki firavundan kurtuluşu ciddi bir iktisadi sarsılmada gören insanların kafasını siken goygoydur.
    bitmek bilmez.
    ulan ahalinin cebine giren paradan başka itibar ettiği bir değer olmayınca, nefes alamayan insanlar da oradan bir ümit bekliyor işte. omo oyno gomodoyoz diye sabah akşam kafa sikme artık lütfen...
  • "bana sakın hepimiz aynı gemideyiz demeyin!" dedi... aslında dememişti, resmen bağırıp çağırarak söylemişti.

    müthiş gergindi. sinirden kıpkırmızı kesilmiş, ağzından çıkan, daha doğrusu kaçırdığı tükürüklerin bile farkında değildi o an. onu çılgına çeviren bu sözün söylenmiş olması değildi; asıl problem bu sözün içinin boşaltılmış, anlamının deforme edilmiş, ona ve yönetim kurulu başkanı olduğu şirkete karşı kullanılan bir ikna söylemi haline dönüştürülmüş olmasıydı...

    toplantıda istenen sonuç alınamıyor ve tansiyon da gitgide artıyordu...

    "look!" dedi tam karşısında oturan japon'a;

    ingilizce'si yeterli değildi ama dediklerini çevirecek aradaki kritik kişi şirketin ceo'su dahi olsa herhangi birinin aracılığıyla değil bizzat ifade etmek istiyordu demek istediğini...

    masanın diğer tarafında oturan milyarlarca euro ciroyu yöneten bir japon elektronik devinin japon yöneticisiydi. yanındaki ekibiyle birlikte bir anda donmuş kalmış, kopmak üzere olan fırtınayı seyre koyulmuşlardı...

    devamını arka arkaya sıraladığı grameri basit ama doğru seçilmiş ingilizce kelimelerle getirdi:

    "you know. ı love japan. ı love japanese culture."

    "but why?..."

    japon heyeti meraklı ve kaygılı bakışlarla izliyorlardı karşılarındaki hiddetlenmiş 25 yılı aşkın iş ortaklarını... adamın sorduğu soruyu; japonları ve japon kültürünü neden çok seviyor olabileceğinin cevabını bulmaya çalışıyorlardı ölüm sessizliğinde...

    devam etti:

    "ı love japanese honour." diyerek japonların "onur" değerlerini överken sağ elini havaya kaldırarak yumruk yaptı ve o yumruğu kendi göğsünün tam ortasının üstüne sert bir hamleyle indirdi. arkasından seri bir şekilde göğsünün üstünde yumruğunu bir sağa bir sola kaydırırken şu son ingilizce kelimeler çıktı ağzından:

    "ı love harakiri!"

    bu japon iş ortakları için sözün bittiği andı. deliye dönmüş adam gerekirse samuray kılıcını göğsüne saplamak ve kendini onuru için öldürmekten bahsediyordu.

    burası sadece sözün değil, konuyu sağlıklı biçimde bir adım öteye götürmeye yetmeyecek ingilizce seviyesinin de sonuydu...

    sağına döndü, yanında oturan grubun ceo'suna:

    "biz aşağıda kan, ter içinde, kırbaç yiye yiye kürek çekiyoruz. gece gündüz uyku uyumadan, gün ışığı görmeden günde bir kap yemek, yarım bardak su içiyoruz. bunlar değil güvertede, kaptan köşkünde puro içip, deniz mahsüllü paella yiyip, rom eşliğinde biiiiip (müsaadenizle tam bu kısmını sansürlemek durumundayım).... keyif yapıyorlar...

    ...bak söyleyin bunlara, biz onların anladığı biçimde aynı gemide falan değiliz! bizi biiiip yerine koymasınlar! inerim aşağı, yakarım depoyu içindeki tüm mallarla beraber..." dedi...

    ceo'nun toplantı odasındaki japonlar'dan farkı kopmak üzere olan fırtınayı öngörmüş olmasıydı. bu sert, hatta çok sert solo performansın bitmesini beklemişti çoktan hazırladığı cevap cümlesiyle:

    "mesajı net almalarını sağlayacağım. siz bize yemekte katılın ki biz burada toplantıya devam edebilelim" dedi neredeyse masanın üstüne kadar çıkmış yönetim kurulu başkanı'na...

    adam durdu, bir an sakinledi, yutkundu. masada hemen önünde duran bir bardak suyu fondip yaparak içti...

    "ben akşam yemeğinde size katılırım..." dedi hemen suyun ardından ve japonlarla seri bir tokalaşma ve akşam yemeğinde onlara katılacağını ifade ederek toplantı odasından bir hışımla çıktı...

    yaklaşık 5 saat sonra...

    klasik türk misafirperverliği ve eşsiz sofra zenginliği eşliğinde; sohbetler, hatıralar ve tabii kahkahalar istanbul'un koyu lacivert kubbesinde yankılanıyordu. ne samuray ne de onun kılıcı geliyordu artık akıllara. ve tabii ne de depodaki mallar...:)

    konu hallolmuştu ve akıllara hiç bir soru gelmiyordu: üstelik boğazdan süzüle süzüle birbirinin ardından geçen onca "gemi"ye rağmen...

    o ceo, o günden sonra bu sözü ne zaman duysa biraz tebessüm biraz da kaygıyla aklına hep o odada bahsi geçen kürekler, kırbaç ve kaptan köşkü geldi. ve çok dikkatli kullandı bu deyimi ondan sonraki hayatı boyunca...

    peki siz, arada sırada...

    kimlerle aynı gemide olduğunuzu düşünürken, veya birileri size bu sözü söylerken buluyor musunuz kendinizi?
    aynı gemide olmaktan herkes ne anlıyor diye soruyor musunuz kendinize?
    o geminin neresindeyim ben diye bakıyor musunuz aynaya?
    her şey iyi hoş da bu gemi kimin arkadaş? tapusu kimde veya nerde? diye sorguluyor musunuz hiç durumu?
    ya gık'ı çıkamayan, sırtı yara bere içinde kürek çekmeye çalışanlar için ne yapıyorsun diye batırıyor musunuz iğneyi kendinize?
    sorular... sorular... siz anladınız meseleyi...

    mesele gemiyse, ve o geminin selametiyse tabii eğer; sizin, bizim, hepimizin o geminin içini, o geminin içindeki herkes için adalet, eşitlik, özgürlük, onur, güven ve samimiyet gibi değerlerle doldurması gerekiyor önce...
    görev dağılımı, roller ve sorumluluklar ondan sonraki konu...
    (alıntıdır)
  • cok acayip kafa siker bu comar oglu comarlar.