şükela:  tümü | bugün
  • zordur, kimi zaman günler öncesinden düşünülür. daha akılda beş kere, on kere konuşursun; ayrılırsın. duyana da söyleyene de unutturmaz kendisini.
  • kürsüsü yoksa bile ifadesi var.

    (bkz: ayrilik konusmasi yapan sevgili ifadesi)
  • yapmış olduğu tüm hatalar için ağzına sıçılır ve siktir edilir. eğer siz hatalıysanız sonradan pişman olursunuz, iyi düşünün.
  • dünyanın en kötü hatipleri listesinde ilk onda bulunduğumdan, ayrılık konuşmasının daha beşinci dakikasında, ayrılmak isteyişimin nedenlerini sıralarken soru geldi:

    -ibne mi oldun?

    konuşmaya nasıl girdiysem artık, karşı taraftaki yansıması bambaşkaydı. ne söylediğimi de hatırlamıyorum; işte eşşek kadar uzunlukta entryleri girmemin ana sebebi: hayatımı başka türlü hatırlamıyorum. konuşurken kelimelerin akıbetini bilmediğim için, basıyorum klavyenin tuşlarına. kayıp kelimelerini arayan bir manyak olmak istemiyorum, yeterince derdim var. ama nasıl olduysa, ayrılık konuşmasına girememiştim. kadınların aklına ilk "başka birisi mi var?" sorusu geliyor. durumum o kadar basit değildi, ondan bir kaç seviye üstteydim: ben dahil kimse yoktu!

    kendimi arıyordum sadece, işten kaçıp deniz kenarına gidiyor, akşamları beynimi kırmızı tuborg dolu bir kapta bekletiyordum. "belki şarkılardadır" diye, müziğin sesini hiç kısmıyor; "belki kitaptadır" diye sabah erkenden kalkıp kitap okuyordum. inanabileceğim bir ideoloji, insan, grup ararken kız arkadaşımı ihmal ediyordum. başka birisi yoktu, böyle bir şeyi asla yapmazdım. başka bir kızın ilgimi çekmediğini söylediğimde geldi işte ilk soru. hayır ibne de değildim, ki olsam bile bir aya kalmaz "beni niye aramıyorsun?" diye delirtici ısrarına başlardı heralde er kişi. hayatıma giren herkesin tek ortak noktası; ilgi istemek. muhtemelen haklılar ama ben kendimi ararken, başka birisiyle nasıl ilgileneyim?

    ayrılık konuşması yapmam, ve kangren olan bu durumu bitirmem gerekiyordu. aklıma hiç bir şey gelmiyorken, akmerkez'in koridorlarında elit tabaka resmi geçit yapıyordu. dünyanın en çirkin adamlarının yanında, en güzel kadınlar. bariz deve suratlı bir adam, iki tane afet-i devran ile geçerken masamızın yanından; ben konuşmaya çalışmak yerine, entry formatı gibi anlatmaya başladım. bu aralar tutsaklıktan başka bir şey yazdığım da yok. emin olun dostlarım, başka hiç bir şey de yaşamıyorum. her gün aynı terane, pazar günleri aynı çamaşır makinesinden aynı çamaşırları çıkartmak.

    derdimin bir kısmını anlattım. tutsaklığımı, inançsızlığımı, devlete karşı düşüncelerimi, duyarsızlığımı, içki serüvenimi, pastalardan nefret ettiğimi, insanların adını onlara sormadan bilebildiğimi, doğruları söylerken tedirgin olduğumu, yalanlar ile kitap yazabileceğimi... ağzımdan çıkan her kelime, seslendirilmiş entry gibi duruyordu. her şeyi de anlatmamıştım, gerçek düşüncelerim daha keskindi. inançsızlığım ve evlilik kurumuna dair düşüncelerim daha sertti. bu kadarını duymak bile onu şaşırttı. yıllardır yanında dolaşan, alışveriş merkezlerinin bol spotlu mağazasında sabreden, aksesorayzın boncuklu rezalet çantalarına karşı en ufak saldırıda bulunmamış, thehouse cafelerde eğleniyor gibi gözükmüş, elinden geldiğince özel günleri kaçırmamış bu çocuk, yaptığı hiç bir şeye inanmamış ama başkasını üzmemek için katlanmıştı. alışveriş merkezlerinin o öldüren uğultusunda, elinde mont beklemiş ve fikir beyanında bile bulunmuştu. oysa sadece bol kargo pantolonum ve kırmızı liverpool montumla hayatımın sonuna kadar yaşayabilirdim. mavi pumalarım varken, yeni bir ayakkabıyı bırak, tüm ayakkabı sektörü kepenk indirse umrumda olmazdı.

    "bu düşüncelerle intihar edersin"

    bu da ikinci bombaydı. konuştukça batıyordum, yazarak anlaşmam gerekirken, ben geveliyordum. bu düşüncelerin çok daha fazlasıyla her gün sevişiyorum ve intihar etmek aklımın köşesinden bile geçmiyor. diğer tarafta soğuk bira yok; niye edeyim manyak mıyım? cennette alkol satışı zaten yok, cehennemde de bira olmaz. ödül gibi gelir valla o sıcakta. bir de cehennemde, premier league yayını ve internet bağlantısı da yokmuş. liverpool maçlarına entry giremeyeceksem, mesaj lambam yeşil yanmayacaksa neden intihar edeyim? mazoşist miyim ben?

    ibne olmadığıma ve intihar etmeyeceğime dair ciddi ciddi konuştum. ben sadece kimseyi istemiyordum. gücümü sms yazarak, anlamsız telefon konuşmalarına dünyanın parasını vererek, alışveriş merkezi aşıkları gibi spotların altında dolaşarak harcamak istemiyordum. aşk bana fazlaydı, yerden yükselmemi engelleyen halattı. hiç bir şeyim olmadığı takdirde büyük resme bakabilir ve attığım safralarım vasıtasıyla daha da yükselebilirdim. ben sadece insan olmanın gereğini yerine getirmeye çalışıyordum. amacım gidebildiğim kadar gitmek, cevabı olmayan sorular için yanıtlar aramaktı. bu yanıtlar beni daha mutlu bir insan yapmayacaktı ama hayatı "daha mutlu" olmak için harcayan cahil aklı da yeri gelmişken sikeyim. kredi kartı reklamı mı lan bu?

    gözleri dolunca ben de daha fazla dayanamadım. çok güzel zamanlarımız olmuştu, farklı dünyalardan birbirimize attığımız asma köprülerden geçer manzaraya bakardık. konsere gider, cunda'nın taş sokaklarında dolaşırdık. evde film izlerken, ben hep uyur ve bir dirsekle tekrar uyanırdım. 2 senedir her sabahım, onun dev posterine günaydın diyerek başladı. bir kere bile sesimi yükseltmedim, hep iyi birisi olmaya çalıştım. ama bütün bunların yetmediği zamanlar da oluyor; ve çekip gitmek doğru yanıt gibi parlıyor insanın gözünün önünde. ve sonunda bitti. kötü bir ayrılık konuşmasıydı, beni hala seviyordu. ben onu hala seviyordum. ama devam etmek, kısıtlı zamanı boşa harcamaktı. bunları reddedecek kadar gözümüz bağlanmamıştı. akmerkez'den son kez çıktık, bir daha ne zaman girerim bilmem. son kez evine bıraktım. onu bir gün kaybedeceğim korkusuyla, evime dönerken ağladığım zamanlar olurdu. ve o gün sonunda gelmişti. artık alışveriş merkezleri, smsler, çabalar yoktu. bir an önce eve dönmek istedim. unutmaya başlamıştım bile, günceme yazmalı ve sözlüğün tozlu raflarına kaldırmalıydım. sözlüğe çaktırmadan, bilgi veriyorum kisvesi adı altında hayatımı yazdığımdan beri beynimde fazla anı tutmuyorum. boşalttım hepsini, daha hızlı düşünmek için. 5 yaşındaki anısını hatırlar mı lan bir insan? anıları düzenlemekten, sorulara zaman kalmıyordu. bu sorunu da hallettim gibi. üşenmediğim bir gün blog yapıp, oraya taşıyacağım sanal belleğimi.

    evet, yavuz çetin "her şey biter" ile devam ediyor. "her şey nasıl başladıysa öyle biter" bunu kabul etmek önemli. ve bunun büyük kısmını kabullendim gibi.
  • çok üzgünüm. neden bilmem eğer ayrılık konuşmasına ben başlıyorsam hep bu kelime ile başlıyorum ve eğer ayrılık konuşmasına ben başlıyorsam bu kelime hep yalan oluyor. içimde birşeyleri biriktirme ve değersizleştirme butonu var gibi, her ilişkimin 3. ayında hayatımdaki kişi bu butona basıyor gibi. insanları karşımda görünce herşeyin düzeleceğine inanma gibi bir huyum olduğundan çoğu insanın hayvanlık ve cesaretsizlik dediği şeyi yapıp ne yazık ki telefonla ilişkilerimi bitiyorum. özellikle herhangi bir tereddütüm varsa kesinlikle yüzyüze ayrılamıyorum. sanki hiçbir şey olmamış gibi o anlam veremeyen bakışların yüzüme dikilmesinden, karşı tarafın yaptığı hataları doğal göstermeye çalışmasından resmen tiksiniyorum. işe gitmediğim için herkes gibi o da hasta olduğumu düşünüyor ve durmadan arıyor. şirketten arayan kimsenin telefonunu açmadığım gibi onunkini de açmıyorum. sabahtan beri titreşmekten can çekişen bir evcil hayvana benzeyen telefon bir kez daha titreyip duruyor. şimdi elime telefonumu alıyorum ve bir kez daha çok üzgün olduğumu söyluyorum.
  • sms ya da msn ile bitmemesi gereken şeydir. ayrılacaklara söyliyim burdan. eğer siz de "onu üzmek isteeaamıyooouuurummm" diyenlerdenseniz, inan ki yüzüne söyleyin.
    adam gibi söyleyin. neyse ne onu söyleyin. neyin ne olduğunu bilsin. ona göre acı çekeceği zamanı azaltın.
    belirsizlik ile bırakmayın hiç bir şeyi.
    asıl canı acıtan ve süreci uzatan o.

    edit : mail yolu da kabul edilmiyor anasını satıyım.
  • amerikalı break up speech der buna, ve genelde, "look, we need to talk. it's not you, it's me..." diye başlayıp devam eder.
  • yapamadım, yapamıyorum.
    yapamadığım için de sanıyorlar ki, benim için önemleri yok, piç takılıyorum. halbuki tam tersi, hepsini çok sevmiştim. canlarım benim.