şükela:  tümü | bugün
  • trainspottingde mark renton tommy ile kiz arkadasinin cok ozel video kasetini afirmasi buna mutakiben tommy'nin kiz arkadasinin bir kaset koy da nesemizi bulak tomi demesi ve kaset kapaginin icinden en iyi 100 gol adli baska bir kaset cikmasi sonucunda, tommy'nin kasedi videocuya verdigini sanmasi ardindan kiz ile tommy'nin sabahin korunde onlerinde bekledigi videocunun adi.
    (bkz: ne dedim ben simdi)
  • ozgurluk demek (farsca veya arapca) ayrica azat diye okuyanlar da var.ayrica (bkz: azade)
  • bülent inalın ve şevket çoruhun başrollerinde oynadığı dizi. eh, bir bölümünde ben de oynamıştım. yönetmeni aydın buluttu
  • farsça özgür.
  • ermenice özgür aynı zamanda güzel bir ekek ismi.
  • bir dördüncü nesil yazar.
  • kürt asıllı almancı rapçi. kool savaş'la beraber çok iş yapmışlardır. en son akon'la locked up parçasında feat yapmıştı..
  • bushido' yla feat. yapmis oldugu en basarili parcasi feuersturm dur.
    ayrica sivan perwer' in kurtce sarkisinin uzerine okudugu haliyle ve guzel altyapisiyla, stadtfalke dinlemeye degerdir.
  • çaktırmadan the catcher in the rye okuyup akşama ne içeceğimi düşünürken, herkesin anlamsız bulduğu salı gününde patron daha fazla dayanamadığından "hadi çıkalım" dedi. mesainin bitimine 1.5 saat varken, özgür bırakılmak ancak içkiyle kutlanabilirdi. ben de eve gelirken öyle yaptım. bizimkilerin geçen haftaki nasihat paketinde "ancak özel günlerde iç" demelerinden beri, her günümü özel yapmaya çalışıyorum. içtiğim gün zaten özelleşiyor, sadece sıra şaşıyor biraz. onu da problem edecek değilim. problem etmeye başlasam, bu neden-sonuç ilk ona bile girmezdi.

    erkenden çıkmak çok şey değiştirmiyor, aynı şarkıları daha yüksek seste dinlemek ve içebilmek dışında. tabi bir de, basketbol şortlarının dayanılmaz rahatlığı var. eve geldiğimde, kolilenmiş eşyaların üzerinden atlayarak odama ulaşıp bilgisayarı açtım. zerre hatırlamadığım bir gün daha geride kalmış, nisan maaşına bir gün daha yaklaşmıştım. o kadar oku, vardığın noktaya bak! daha ayın 7'sinden ay sonuna yaklaşmaya sevin.

    bir sabah kalktığımda, bedenimin beni terkedeceğini ve daha heyecanlı bir ruha gideceğini düşündüm. toz bulutu gibi bir ruh ile battaniyenin altında ne yapardım acaba? çıkıp dolaşır, kendime göre ikinci el bir beden bakardım başka bir ruhun onu terkettiği. geride kalanlar derneğinin iki başarısız üyesi. oysa giden geminin güvertesindeki adamlara el hareketi çekmek isterdim. onlarsız da devam edebileceğimi olabilecek en sert hareketle göstermek ve sonra da arkama bakmadan limandan çıkıp gitmek. ama denk gelmedi, başlangıcını hatırladığım herkesin sonuna da tanık oldum. hayatıma giren insanlar, sanki excelde hazırlanmış iş çizelgesi gibiydi. bazen kesişiyordu yolları, bazen birbirlerinden haberleri bile olmuyordu. ben ise gaudi'nin lanetli la sagrada familia'sı gibiydim, sürekli şantiye hali. bir şeyler düzelirken, başka şeyler bozuluyordu.

    ev arkadaşımın topladığı kolilerin üzerinden zıplayarak odama geldiğimde, kafamdan tam olarak bunlar geçiyordu. evde dikmen şarabı vardı. segmentinin en kötülerinden birisiydi ve 2-3 kadehten sonra entryi "ankara'nın dikmeni, bir daha içersem sik beni" ile bitireceğime emindim. tanrıların kutsal içeceği olan şarapla alakası yoktu, bulmuş içiyordum işte. sorgulamaya başlasam, sorgulanacak ilk ona bile girmezdi şarabın kalitesi.

    hayatımdan bir günü daha geride bıraktım, yaşlanırsam eğer fellik fellik arayacağım gençlik günlerimden birisini daha gömüyorum şimdi. bir kat toprak, bir bardak şarap, üstüne bir kat daha toprak. ne güzel iş lan; ulaştığımız medeniyete bak. yalnız olsam problem bende diyeceğim, ama maximiles mıdır ne halttır, o reklamda anlatılan gündelik işlere sıkışmış adam bir jenerasyonu anlatıyor. beni, seni ve bizi anlatıyor. reklamın sonundaki adam cipiyle zürafa kovalıyor; bizi, market arabasını ağzına kadar doldurduğumuz takdirde, ay sonunda gergedanlar kovalar. yeni gelinin babafingo tutması gibi fotoğraf makinesini tutan kız kredi kartı sayesinde, başka bir ülkeye gidiyor. ben gönlümce bir gün yaşasam şehirden çıkmadan, ay sonunda neyi avuçlayacağımı biliyorum. her şey bu kadar net; reklamların bile taşşağa aldığı bir sınıfa mensubum.

    patron 1.5 saat erken bıraksa, azad edilmiş köle gibi eve koşuyorum. asırlar önce arenalarda özgürlüğü için aslanlarla, zalimlerle savaşan gladyatörün, dövüş sonunda eğer ölmediyse bir karizması olurdu. gerekirse imparatora bile gider yapardı.kılıcını alır, toprağa saplardı. şimdi o karizmamız da yok. kabloyla bilgisayara bağlanan mouse'u toprağa saplasan ne, duvara çarpsan ne? kahramanlık yapacak alanımız da kalmadı. savaşı kazanan muzaffer komutanlar geçmişte kaldı, biz her ay sonunda kutusunda faturaların biriktiği kaybeden tarafız. bir at ve bir kılıç ile yaşamak isterdim; şimdi şarja takılması gereken en az 6 farklı elektronik eşyaya hükmetmeye çalışmak yerine. elektronik olarak öfkemi kusmak değil, insanları duelloya davet etmek isterdim. gerçekten yorulmak isterdim.

    gün sonunda şarabımı, sikip atılmış yorgun bir zihinle değil kolumda kılıç yarasıyla içmek isterdim. inanılan değerler için savaşmak yerini ay sonu gelsin diye zamana oynamaya bıraktı.

    neyse şarap kana karıştı yine, fazla havalanmayalım. yarın yine aynı yere gidip, aynı sırada işlerimizi yapacağız. kaçarı yok, bunun için okuduk sonuçta. kahramanlık başka bahara kalsın, yeri gelmişken bu şarap cidden berbatmış yahu, o zaman mies'ten tüm içenlere, içmek isteyip de parayı denkleştiremeyenlere, haftasonu olsun ortalığı dağıtacaklara gelsin:

    "ankara'nın dikmeni, bir daha içersem sik beni."
  • ezel dizisinin yeni karakteri. epey de iddialı bir giriş yaptı. bakalım.