şükela:  tümü | bugün
  • adedin veya miktarın düşüş yolunda değişim göstermesi
  • (bkz: eksilmek)
  • gitgide uğradığın o erozyon, gitgide unuttuğun kendin, gitgide yakalayamadığın o kendin olmak.
    (bkz: yitirmek)
  • mak mek ekleriyle kendisini ehilleştirmeye ve eylem halini bir nebze olsun durdurmaya çalışmamızın dışında, işte apaçık birinci tekil şahsın içinden, bağrından çıkan bir tarzanca haykırış; azalmak... eskisinden az olma hali.
    azalıyorum. çünkü azalıyorsun benden....
    azalıyor. azalıyoruz. azalıyorlar. azalıyorsunuz. süt, tebeşir, tuvalet kağıdı, kalem ucu, zaman, sevgi, sabır gibi bir sürü şeyin başına gelir bu durum. kimi doyasıyla kullanılmaktan azalır, tükenir a dostlar, kimi de hiç kullanılmamaktan, ellenilmemekten, keşfedilmemişlikten azalır, kurur gider... de falan da filan da.. insan insana azalırmış. hayatın karadeliklerinde saklı bu kadim bilgiye elim anca değdi. değmez olaydı. henüz buldum dünyanın yuvarlak olduğunu belki de mesela.. değişmek, büyümek, olgunlaşmak kümelerinin, uzaklaşmak, unutmak, küsmek, ince ince silmek gibi diğer ilişki kümelerinin baktım hepsiyle kesişebiliyor bu azalmak dediğimiz sinsi sinsi yokoluşa gözkırpan, acıdan bağırma diye ince ince etini kesen bıçak. içinde olduğunu hissettiğin, bir parçan olduğunu (kölelik, sahiplenme değil, benden bilme hali) düşündüğün bir şeyin yani birinin hani bir kimse olur ya böyle işte onun, tam da onun, çok sevmelerinin çok sevdiklerinin önde gidenlerinden birinin; aslında senin dışında, başka, bambaşka olabilme hallerini, yabancı, hatta aha da gavur birine dönüşümünü görürken, o kendinden başka kendilerine doğru seyahatine kararlı ve inançlı adımlarla yürürken, bedenini tanıdığın, yüzünü anımsadığın ama sanki artık hiç tanımadığın birinin arkasından bakarken, içinden de bir şeylerin yürüdüğünü, çıktığını, eksildiğini ve zedelendiğini eski çok güzel bir şeylerinin, hissedersin.. niyesini, ötesini kırptım attım. bilirsin. eskisi gibi değil. acı var mı. evet. işte o, azalmak.
  • kabul etmektir.
  • zayıflayınca olur.
  • kaba bir tabirle tüm evren esasında bildiğimiz anlamda boştur. misal güneş bir futbol topu kadar olsa dünya ondan yaklaşık 23 küsür metre uzakta oje kutusuna karıştırmak için atılan küçük bilyeler var ya onun kadar olurdu. atomik bazda ise maddenin çoğu boştur. kafanızda canlansın diye bir misal vereyim atom çekirdeği bir futbol topu kadar olsaydı en dış elektron kabaca bir hesapla 3 kilometre ötede dolaşıyor olurdu. bir de dokunduğunuz şeye asla dokunmuş sayılmazsınız esasında atomlar arasındaki itme kuvvetlerini hissedersiniz. çünkü atomik bazda dokunmak en yakın manada kimyasal bağ oluşturmaktır.. neyse yani tüm güneş sistemindeki bu boşluk birbirine geçip sıkışsa bir portakal büyüklüğünde bir karadeliğimiz olurdu ki o da kendi içine çöküp saniyeler içinde buharlaşırdı.. azalmak için çok fazla yerimiz var esasında yani..
  • arapça azl (inmek, eksilmek) kökünden türkçeye geçmiş kelimedir
  • çok çocuklu bir ailenin sondan ikinci çocuğuydum, iki ablam vardı, 3 abim, 1 küçük kardeşim.

    anne, babalarımız farklıydı ama soframız birdi, sevgimiz birdi. mutluluğumuz da birdi.

    küçük ablamız üniversiteye gitmiş, üniversite de ki siyasi olaylara karışmış, okuldan uzaklaştırılmış, hapishaneler de yatmış solcu bir öğrenciydi. babama göre kardeşlerinini kurtaracak, elinden tutacak ümitti.

    bu olayları bir son bulsaydı kaymakam olacaktı, diğer tüm akrabalarımızın çocuklarından daha iyi bir okulda daha iyi bir bölümde okuyordu, kafası çok çalışıyordu, bir bıraksa şu siyaseti. herşey yoluna girecek, babam hayalini yaşayacaktı. bırakmadı ablam, bırakmadı ve bu yolda olmasından sebep öldü.

    babam hastaydı zaten, tek ümidini kaybedince iyice fenalaştı ve 1 sene bile geçmeden o da öldü.

    kaldı geride iki küçük çocuk.

    evimizin direği annemiz; babamız, ablamız, annemiz.

    ikinci kez yetim kalmış çocuklara sahip bir anne.
    çok kötü bir mahallede oturuyorduk, serseriler vardı, annem işe gider geri de kalırdı aklı, bize bir şey olmadı ama, akıllıydık ona göre.

    okuldan gelir sofrayı toplardık, sobamızı yakar annemizi beklerdik. gelip yemek yapardı, sobayı bir harlardı. ısınırdık.

    evimizi su basmıştı bir keresinde, can'la nasıl da kovalarla boşaltmıştık suyu, annemiz gelince hiç su görmemişti.

    çok sakin bir çocuktum ben, köpeklerim vardı benim. onlarla bahçede oturudum, yan bina da ki kızlar bana garip garip bakarlardı. aslında gelip çağırsalar yanlarına giderdim, onlarla sohpet ederdim, onlar gelmezdi ben de gitmezdim.

    biz okula gider, haftasonları, tatiller de çalışırdık.

    kardeşim askere gitti, annemin gecesi gündüzü birbirine karıştı. gece uykusundan uyanır balkona çıkar, sigara içer yatardı.

    kardeşimden haber alamadığımız bir vakit annem beni aradı, 'can aradı ankaraya helikopterle götürüyorlarmış beni çağırdı yanıma anne gel sohpet ederiz dedi' ben ankaraya gidiyorum dedi. abilerimle birlikte doluştuk gittik.

    kardeşim kanser olmuştu. ilk önce iyi gibi oldu, sonra olmadı. o küstü, o kızdı, duvarlara döndü, hastaneden kaçmaya çalıştı, o zamanlar yürüyebiliyordu, demekki koşuyordu da , yanında değildim, koşuyordu demekki.

    haftada bir cuma günleri durumuna bakılıyordu diye hatırlıyorum ama kesin olan bir şey var ki ben her perşembe gecesi kabus görüyordum.

    evde tek başma kalıyor, akşamları hep ağlıyordum,

    eve gelecek diye tüm evin kapılarını boyamıştım, bembeyaz yapmıştım.

    ah bir sürü detay var aslında hepsini yazmak istiyorum. azalmak neymiş görün istiyorum.

    ankaradan istanbula döndü. geceleri bağırırdı, eve doktor çağıralım dediğimizde paramız yok derdi. paramız yok anne, çağırmayalım ben idare ederim derdi. ama hep ağlardı. kızgındı, sinirliydi.
    uyumaya çalışırdım, evde tek maaşlı insan bendim, kirayı öderdim,

    işe giderdim herkes biliyordu kardeşimin hastalığını da, geri kalmıyordu ama müdürüm bir hata yaptığımda 'senin ne derdin var? diye sormaktan, aradan 10 yıl geçmiş unutmuyorum.

    insan böyle böyle azalıyor işte.

    kardesım acıbadem gata'da yatıyordu, annem aradı, can seni sayıklıyor, işten kovsalar bile gel dedi. gittim açtı gözlerini, öyle geçmişti ki kendinden, öyle yorgundu ki, öyle halsizdi ki, feri sönmüştü orman gözlerinin.

    sarıldı bana, bastı göğsüne yüzümü. çok özledim seni dedi, nerdesin dedi.

    elleri, ellerinden hiç bahsetmedim. ben kardeşimin ellerine bakardım, ellerini unutmamak için, unutmadım biliyor musunuz?

    kansız ve bembeyazlar ama unutmadım. tırnaklarını, parmaklarını unutmadım. şimdi bile gözlerimin öünde durabiliyorlar.

    böyle azalıyor insan.

    sonra televizyon izlerdi mesela, umrumda değil neyi izlerse izlersin, ben onu izlerdim, gözlerini unutmamak için.

    onları da unutmadım.

    upuzun ağaçlar vardı kirpikleriydi,
    o ağaçların ortasında yemyeşil bir göl gibi gözleri.

    bu manzarayı unutmamak için onun izlerdim, unutmadım.

    bütün kardeşlerin olduğu bir akşam herkesle tek tek fotograf çektireceğim dedi, hadi ablalar gelsin,

    abileri alalım, yeğenlerim gelsin, biricik aşkım gelsin dedi, annesini aldı.üçer beşer fotoğraf çektirdi,
    o fotoğraflar son fotografları oldu, onlara hiç bakmıyorum, tamamen erimişti, onu öyle hatırlamak istemiyorum.

    bir gün iş çıkışı hastaneye gittim, acıbadem gata'ya.

    canı karpuz istemiş, bir karpuz gidip bulmuşlar, öyle renksiz birşeydi ki, çok kötüydü belli. öyle bir yiyordu ki, çok güzel diyordu, nasıl güzel olabilirdi ki.nisan ayıydı karpuz mevsimi değildi.

    yengem yediriyordu karpuzu, harika diyordu karpuz için. değildi sözlük harika değildi.

    annem bu gece burada kal dedi, eve gidip ne yapıcaksın. tamam dedim.

    odada ben, annem, abim, ablam vardık. bir ara annemle balkona çıktık, 'anne ne olacak doktorlar ne diyor, pes mi edeceksin bir çaresi yok mu'dedim.

    ben pes etmiyorum dedi, elimden bir şey gelmiyor dedi.

    insan böyle azalıyor işte.

    gece abim uyandı can'a bakmak için, birden bir ses kalkın diye, abim 'can nefes almıyor' dedi.

    kalktık hepimiz, hemen yanına gittim, yanaklarını öptüm, ellerini ve ayaklarını öptüm, yanaklarını, alnını öptüm.

    o kadar çok öptüm ki.

    öldü.

    bütün acıları dindi. rahat etti. sırtında ki yaralar, uzatamadığı bacakları, her an kırılabilir denen kemikleri artık onu hiç acıtmıyordu.

    böyle böyle azalıyor insan, böyle, yaşarken içine gömülüyor,

    bir kardeş toprağın altında yatıyor, biri hatırlarda.

    hayat devam ediyor, insanlar yaşarken ölü gibi kalmayı seçiyor, ben buna çok içerliyorum.

    bazen düşünüyorum, gerçekten ölmeden, ölmüş gibi yaşamanın uzak kalmanın ne anlamı var diye.

    böyle böyle azalıyor insan..

hesabın var mı? giriş yap