şükela:  tümü | bugün soru sor
  • aziz yardimli'nin yabaci dillerdeki felsefi eserleri çevirdiği ve kullanıla gelen türkçeden bir hayli farklı olan dil fraksiyonu*.
  • herbert marcuse 'nin kitapları okunduğunda , sıklıkla kitabın sonundaki ingilizce tanımlara bakmak zorunda bırakan türkçedir.
  • tercümelerinde kullandığı türkçeyi(?) okumaktansa tercüme ettiği eseri orjinalinden okumak daha iyidir. o dili bilmenize gerek olmadan. mesela ben almanca bilmiyorum ama kant'ın arı usun eleştirisini almancasından okusam daha iyi anlarım.
  • (bkz: kılgısal)
    (bkz: ıralayıcı)
  • çevirilerini her okuduğunuzda türkçe'deki kelimelerin küfür haline gelirken nasıl da farklı haller alabileceğini keşfetmenizi sağlıyor.. insana kendini yeniden keşfetme olanağı veriyor sağolsun..

    ilk iki cümlesini okuyup bıraktığım hiçbir kitap olmamıştı şimdiye kadar.. sayesinde yeni rekorlar kıracağımı düşünüyorum.. ahaha
    bir de sözlük var sonunda.. babası varsıl bir tecimci olan schophenauer kusura bakmasın şimdilik..
  • valla biz bunun muhabbetini bir arkadaş ile yapmıştık da pek eğlenmiştik. işte bu adam oscar kazansaydı nasıl bir konuşma yapardı filan diye saolsun üzerine öyle geyik döndürürdük. bir kere pratik aklın eleştirisi kitabındaki pratik'i kılgısal diye çevirmiştir ki açık söyleyim şimdi bile bilmem ne anlama geldiğini kılgısalın. oğuzların kayı boyundan gelenlerin toplumsal yaşayışını anlatan bir kitap ismi gibi duruyor. spinoza'nın töre bilim'ini çevirmiş, her maddeye öyle bir not düşmüş ki toplasanız kitabın toplamından daha fazla yer tutar dipnotlar. okuduğumdan hiçbirşey anlamadığım da cabasıdır. spinoza ile aziz yardımlı'nın bir arada olduğu ortama ayak bile atılmaz zaten ya neyse. adamı te ne zaman tüyap'ta görmüştüm, böyle standının önünde dikilip imza verirken. haftasonunu değerlendirmek için tüyap'ta dolaşan bir adam vardı orada. belli ki yorulmuş, yardımlı'nın yanındaki sandalyeye oturmak için izin istemişti. aziz yardımlı da artık bundan bir mana mı çıkarmak istedi bilemem uzun bir süre durdu. o an dedim ki yanındaki sandalyeye oturulmasının ahlaksal değerini tartıyor galiba içinden. çünkü bayağı bir durmuştu, sonra nasılsa "tabiiki" cevabını verivermişti de ağzından normal bir kelime çıktığına pek sevinmiştim. bir kere hegel'i, heidegger'i ne kadar zor adam varsa çevirmiş. tek başına yayınevi işletiyor. bu adam kocaman bir çılgın ve maalesef kendisi bunun farkına varamayacak kadar felsefeye batmış. bir yandan logos'u alırsın, bir yandan iğdeyi, pardon ideyi, bir yandan tözü çekersin yamacına, bir yandan salt kelimesini. bir yandan öz türkçeye dönersin, fiillerin anlamını değiştirirsin, bir yandan hume selam çakar size, bir yandan wittgenstein. kıçı başı belli olmayan cümleler kullanırsın, belki az çok aziz yardımlı türkçesine benzetebilirsin böylece.

    edit: bir keresinde karar verdim dedim ki sorunu bulacam. benim anlama yetim mi problemli, yardımlı'nın türkçesi mi bi acayip. sabah kalktığım gibi, kahvaltı etmeden sigara yakmadan yataktan çıktığım gibi bu adamın çevirdiği bir kitabı elime aldım. okuyayım dedim. sonuç şu ki sabah akşam fark etmiyor. aziz yardımlı felsefeye o kadar değer veriyor ki sadece kendisinin anlayabileceği kitaplar yazarak eserlerinin gizini korumayı başarıyor. ama o böyle yaparken okurları onunla taşak geçiyor, bunu hiç farkedemiyor işte.
  • insanı felsefeden soğutan bir tür yabancı dil. şimdi dil dediğimiz şey insanlar arasındaki iletişimi sağlamak amaçlı bir araç sanıyorum. ideolojik saplantılara ne gerek var. koskoca frederick coplestonın koskoca felsefe tarihini piç etmenin alemi ne. insan gibi okuyup anlasak ya, olmaz mı?