şükela:  tümü | bugün
  • 2004 senesinde, 9 yasımda oldugum zaman. normalde okul servisine beni annem kapıdan ugurlar iken, o gün babam ugurluyordu, servisin yanına kadar. bindirdi beni servise:

    -görüsürüz oglum, iyi dersler, seni seviyorum.
    -görüsürüz baba.

    o gün, babanın kritik bir kalp ameliyatı gecirecegi, ameliyattan sağ cıkamadıgı gündür. bu tabi daha sonra öğrenilir.

    insan "son sözüm ne olurdu" diye düsünüyor, fakat fırsat eline gecmiyor iste. nereden bileyim babamı son görüsüm oldugunu? normal bir gün gibi, alelade bir sekilde "görüsürüz baba" idi son sözüm sadece babama. nasıl olsa okuldan döndügümde tekrar beraber olacaktık.

    o ise, servisimin kapısında durup bana el sallamıstı, ben de el sallamıstım. o biliyordu ameliyatını, ben bilmiyordum.

    aklımda kalan son sey, iste bu diyalog oldu. daha sonradan sahip oldugum bir akıl hastalığı ve psikolojik travma nedeniyle, ölümünden önceki hicbir seyi hatırlamaz oldum, bu an dısında.

    yaran baba oğul diyalogları kadar sık yasanmaz, cünkü fırsat bulunamamıstır.
  • geçtiğimiz yaz temmuz ayında, o zamanlar 3.5 yaşında olan oğlumla tatilde sohbet ediyorduk.

    oğlum: "baba, gökyüzünü kim yapmış?"

    ben: "her şeyin bir yaratıcısı var oğlum sence kim yapmış olabilir?"

    oğlum: "ressam..."

    ben: "veya baban gibi bir mimar. peki ressam neden yapmış olabilir bütün bu gökyüzünü, hayvanları, insanları, yıldızları?"

    oğlum: "güzellik için..."

    oğlum ile konuşmak, sohbet etmek her zaman çok keyifli, beni bana gösteren bir küçük adam o. mürşidim...
  • oğlum 2.5 yaşındaydı. (iki yıl önce)
    artık yanında onun anlamasını istemediğimiz şeyler için ingilizce konuşuyorduk annesiyle...

    annesi: "be careful, the window is open!" (cam açık dikkat derse oğlum inadına cama koşacağı için bunu da ingilizce söylüyor)

    ben: "don't worry, i am playing with him." (merak etme, ben onunla oynuyorum)

    oğlum: "ok!"
  • oğlum 2.5 yaşındayken (şimdi 4.5 oldu) basket sahasında top oynuyoruz. oğlum orada bizden önce tenis oynamış olanların unuttuğu birkaç tenis topunu tel örgülerde açılmış boşluklardan dışarı atıyordu.

    ben: "oğlum yapma lütfen, onlar başkasının topu alamazlar sonra."

    oğlum: "hayır, atmak istiyorum ama!"

    ben: "sebep?"

    oğlum birkaç saniye hareketsiz bir şekilde suratıma masumca bakıp: "sebep ne demek bilmiyorum baba..."

    beni eğitiyor bu oğlan, ben bilmediğimi bu kadar doğal ve bu kadar kolay söyleyemiyorum. yaş aldıkça, çocukluktan uzaklaştıkça; masumluktan da uzaklaşıyor insan.
  • 4 yaşındaki oğlumla beraber yemek yiyorduk. yemekleri önüne döküyordu, müdahale ettim:

    ben: "oğlum lütfen düzgün yer misin, bak üstüne döküyorsun! her zaman 5 yaşına girdim diyorsun, daha dikkatli olmalısın!!"

    oğlum: "bana kızamazsın! ben çocuğum, böyle şeyler olabilir!"

    ben: "özür dilerim oğlum..."

    küçük murşidimden dersler almaya devam...
  • oğlum 3.5 yaşındayken (1 sene önce):

    iş çıkışı eve gelince oğlum ile birlikte çocuk parkına gittik. oradaki çocuklar ile onlarca defa kaydıraktan kayan, kovalamaca oynayan, koşu yarışı, tırmanma, çimlerde yuvarlanma (annesi duymasın) yani neredeyse triatlon yapan ve nükleer enerji ile çalıştığından olsa gerek hala enerjisi tükenmeyen oğlumu eve götürmenin en kolay yolu güneşin batmasıydı. ama en uzun günleri yaşadığımız haziran sonu olunca güneş de bir türlü batmıyordu. diğer ebeveynler çocuklarını yavaş yavaş eve götürürken ben de fırsattan yararlanmak istedim.

    ben: oğlum bak herkes eve gidiyor, biz de gidelim. hem güneş de batıyor...
    oğlum: ben eve gitmek istemiyorum.
    ben: ama güneş batıyor artık eve gitmemiz lazım...
    oğlum: güneş de hep batıyor. geceyi sevmiyorum ben. neden batıyor güneş?
    ben: yeniden doğmak için oğlum...

    şimdi baktım da çok güzel bir cevap olmuş bu.
    hep dumur olmuş vaziyette kalıyordum önceki diyaloglarda, kendimi geliştirmişim ben de.
  • imam-hatipe gittiğim sıralar... ezan okuma alıştırmaları yaptığım bir dönem... ramazan ayındayız. evdeyim. iftar vakti yaklaşmış, sofra falan kuruluyor. babam "balkona çık da ezanı dinle" dedi. çıktım ben de. beklerken sıkıldım. bağıra bağıra ezan okuma alıştırması yapmaya başladım. babam sinirli bi şekilde çağırdı:

    - napıyosun sen?!
    - ezan talimi yapıyorum.
    - ben sana ezan oku mu dedim, ezanı dinle dedim.
    - niye kızdın ki yeaa?
    - senin okuduğun ezanı gerçek sanıp millet oruç bozabilir.

    en olmayacak zamanda ezan okumuşum lan. ben de bi an babam kafir oldu sandım.
  • 4.5 yaşındaki oğlum ile yaptığımız sohbetlerden kayda geçmesi gereken bir tane daha bugün oldu. oğlumla beraber dışarda servisini bekliyorduk. sabah hava biraz soğuk ama güneş de var:

    ben: oğlum gel güneşte duralım, ısınırız.
    oğlum: güneş nasıl ısıtıyor baba?
    ben: güneşin ışığı hem dünyayı aydınlatıyor, hem de ısıtıyor.
    bu sırada oğlum önündeki gölgeyi farkedip: baba neden gölgeler var?
    ben: ışık olduğu için oğlum...

    felsefe ile başladık güne!
  • 4.5 yaşındaki oğlumla geçen gün yaşadığımız diyalog:

    oğlum: "baba herşeyin annesi ve babası var mı?"
    ben: "evet oğlum herşeyin bir babası ve annesi var."
    oğlum: "hayvanların?"
    ben: "evet, bütün hayvanların da annesi ve babası var."
    oğlum: "ağaçların?"
    ben: "evet ağaçların da annesi ve babası var." (genelleştirerek ve basite indirgeyerek konuşmak durumundasın, karşındaki 4.5 yaşında ama her cümleni kaydediyor ve açığı anında buluyor)
    oğlum: "peki masanın da annesi ve babası var mı?"
    ben: (önce düşündüm hatta önce ağzımdan evet çıktı, ama bu yaşta daha henüz bu bilgiye hazır değildi. ondan daha önemlisi çevresi, arkadaşları ve hatta büyükleri bu bilgiyi söylerse onunla dalga geçebilirler, alaya alabilirler ve onu yıpratabilirlerdi. o nedenle ona annesinin de beni uyarmasıyla aslında düşünceme ters olan ama şu anda böyle bilmesinin oğlumun yararına olduğunu düşündüğüm cümleler çıktı) "hayır oğlum, sadece canlıların annesi ve babası olur, masanın, sandalyenin, taşın annesi ve babası yok. insanların, hayvanların, bitkilerin annesi babası var."
    oğlum: "peki olmadığını nereden biliyorsun?"
    ben: "20 yaşına gelince tekrar konuşalım bu konuyu oğlum..."

    zihin dolu olmadığında sorgulama ve şüphe çok daha fazla oluyor. her cümleyi sorguluyor ve tartıyor. çoğu "büyük"lerinden çok daha iyi bir düşünce algoritmasına sahip çocuklar. onları biz maalesef "büyütüyor" ve kendimiz gibi yapmaya çalışıyoruz. bizler "herşeyi" bildiğimiz için ise şüphemiz yok, sorgulamıyoruz; çünkü dediğim gibi "biliyoruz".

    bilmenin insanoğlunun önündeki en büyük engellerden biri olduğunu görmek için bilmeyen ve bilmediğini bilenler ile konuşmak gerek; tıpkı rahatlıkla bilmiyorum diyen çocuklar gibi...

    oğlum iyi ki varsın, seninle büyüyorum yine ve yeniden.