şükela:  tümü | bugün
  • bundan 5848 gün önce, haincesine güneşli bir aralık günü gördüm onu son kez.

    pazar günüydü. ben küçük olduğum için almadılar beni ziyaretçi olarak içeri. annem, ablamlar içerdeyken, ben arabanın içinde bekledim. canım sıkıldı, terledim, susadım. sonra, rüşvet mi verdiler, rica mı ettiler bilmiyorum, hastabakıcıyı ayarlayıp beni içeri soktular. öyle görebildim babamı.

    ama ben babamı o son gördüğüm haliyle hatırlamıyorum. artık gözümün önüne getiremiyorum da yüzünü. sesini de hatırlamıyorum. sadece, ıslıkla çaldığı portofino melodisi kalmış kulağımda. ama onun kokusunu hatırlıyorum. onun kucağında olduğum zaman hissettiğim huzuru hatırlıyorum. bana aldığı çikolataları hatırlıyorum... geçen gün ablam sordu, "o çikolataları hatırlıyor musun" diye. "hatırlıyorum, geçen markette gördüm hatta, ama almaya içim elvermedi" dedim. yalandı halbuki. aldım o çikolataları. ağlaya ağlaya yedim. üstüne de bir şişe şarap içtim. kustum sonra her yere. üstelik yerleri de kendim temizlemek zorunda kaldım.

    ama o çikolataların eski tadı yoktu. babam almamıştı çünkü. çünkü, ben akşamüstü babama telefonda "baba bugün ben pekiyi aldım" deyince "ne getireyim peki canım kızıma?" sorusuna "çikolataaaa" diye cevap verdiğim için alınmamıştı. zaten bugünlerde pekiyi falan aldığım da yoktu, hem madden hem manen.

    babam çok şey öğretti ama bana. eve eli boş gelmemeyi öğretti. insanlara hediye almanın güzel olduğunu öğretti. bir yere ilk kez gidiliyorsa tatlı götürülmesi gerektiğini öğretti. atların renklerini, at yarışı jargonunu öğretti. fenerbahçeliliği öğretti. küfretmeyi öğretti. üzülmeyi öğretti bana.

    küçücük çocuktum, ne anlardım ki ben baba'nın ne demek olduğundan, ölümün ne demek olduğundan. hepsini o öğretti bana. ezik de büyümedim ben aslında. hep çok şımartıldım, el üstünde tutuldum. herkesin bir annesi varken benim beş annem vardı. ama gözümde yoktu işte, çünkü herkesin babası vardı, benim yoktu.

    ben babamı özlemiyorum aslında. onun beni şımartmasını özlüyorum. onun sevgisini özlüyorum. bir daha hiçbir zaman beş yaşında bir çocuk olup arkasına saklandığı gazeteye vurup onun ödünü patlatamıycam, dizlerine tırmanamıycam. kendi çocuğum bana öyle yapsa, kızar bağırırım ben. o bağırmazdı işte, kucağına alır öper, benimle okurdu gazeteyi. annem "sarılma bana boğuluyorum" dedikçe gözlerimin dolması belki de bu yüzden.

    beni babam gibi sevecek biri olsa, dünyanın en iğrenç insanı olsun peşinden giderim bugün. kapısında köpeği olurum. ama bu imkansız bir şey. kimse ben yokken oyuncak bebeğimle uyuyup, döndüğümde "senin gibi kokuyordu sonçem" demeyecek. kimse sabahları beni şarkı söyleyerek uyandırmayacak. kimse "gülümseyerek uyuyorsun melek kızım" demeyecek. kimse annem yokken bana tek elle yumurta kırarak omlet yapmayacak. kimse sırf istedim diye gecenin körü kalkıp bana pasta almayacak. kimse bana kendi ciltlediği defterleri hediye etmeyecek. kimse benim için ebru yapmayacak... zaten yapsalar bile, aynı tadı vermeyecek.

    babam... onu özlemedim ki ben... onun beni sevmesini özledim... ama yaşasaydı, o bile sevmezdi beni.
  • artık olmayan. yani burada değil, daha rahat bir yerde şu anda. öyle olduğuna inanıyorum en azından.

    benim babam bir iyi adamdı. yapısı bana benzerdi, daha doğrusu ben yaşlandıkça o'na daha çok benziyorum herhalde. kavga ettiğini görmedim hiç, dövüştüğünü hani. ne büyük bir tesadüftür , ben de kavga etmedim hiç. babam, ılımandı, dalga kırandı hep. sessizce işini yaptı, sessizce hastalandı, usul usul bekledi, öldü, gitti.

    benim babam, bana benzerdi, -bak hala- , şiir yazardı. şiirlerini kağıtlara yazardı, şimdi sararmış kağıtlardan geriye ne kaldı? babamın mezarının nasıl olacağına karar verdik geçenlerde kardeşimle, mezar taşına ne yazalım diye konuştuk. bir dörtlük yazalım dedik babamdan kalan. babam iyi adamdı, şiir gibi adamdı, usulcacık.

    benim babam, matematik kitaplarımda okuyacak bir şey arardı sağlığında. annem kızıyor diye sigarasını balkonda içerdi. çay içerdi, bütün karadenizliler gibi. neredeyse karadeniz kadar çay içmiştir sanırım. çay içmek en önemli eğlencesiydi. annemden gizli kuponlar yapardı, at yarışına düşkündü, bir de okey oynamaya. kimi zaman balkonda o'nu türkü söylerken görürdüm mesela, çocuk halimle sevinirdim, üzülmem gerekiyormuş aslında.

    içinde bir sıla hasretiyle öldü babam, götüremedim köyüne. fırsat olmadı.

    benim babam, yaşıyorken ve çok hastayken bile, öleceğine inanmadı, kuş kadar kalmıştı oysa. dişlerini yaptıracağını söylüyordu hala. çektiklerini ben çekseydim , dayanamazdım. benim babam bu yönüyle benden farklıydı.

    bana bir tokat atmamış olması ne tuhaf. onu suçladığım zamanlarda, yoksul olduğumuz zamanlarda, çocukca ısrarlarıma dayanamadığı zamanlarda bile el kaldırmadı bana. bir tokadın eksikliğini hissetmek ne tuhaf. hiç mi hata yapmadım baba.

    oysa ben kızarmamış yeşil domatesindim hani, ardından hayat kızarttı gözlerimi baba. üzülmeyesin diye yanında , ağlamıyorduk ya.

    benim bababm, şimdi uyuyor, uyayacak daha. umarım mutludur, bu kadar hastalık, bunca hayat mücadelesinden sonra.

    babam, bir tanemdi. varlığım madden sahibi. şimdi sahipsiz kaldım ben. yetimim, hani türk filmelerinde içi asla doldurulamayan o sıfat. sıfatım babama benzer mi vakit geçtikçe.

    babam, bir fotoğrafta yarım gülüşüyle kaldı. babamın boşluğu içimde kaldı.

    mezar taşında dizeleri kaldı. babam öldü. yazıt oldu.
  • öleli bir yılı geçmiş. ne kadar çabuk geçti baba zaman, sen hala uyuyorsun değil mi?
    babam , kahraman değildi hiç. normal bir adamdı.

    giymekten eskimiş takım elbiseleri vardı, takmaktan parlamış kravatları. memurdu babam.
    iki masanın işine bakması kahraman olmasına yetmedi, devlet memurluğunda.

    clark kent kadar olmasa da yakışıklıydı babam. hani şimdi yeniler hep diyor ya; adam gibi adamdı babam.

    benim babam , süper adamdı.
    öldü birden. ölsün. canı sağ ölsün artık.

    rahat uyusun babam.
  • başında saçlarının eksikliği
    yıllara karşı durur.

    gözündeki yaş
    çocukluğundan kalma.

    pantolonu ütülü
    ayakkabıları boyalı
    kravatı boynunda.

    şiirlerini saklar
    aynalı dolabın altında.

    içinde bir hastalık
    onu bitirmekte.

    hiç atmadığı tokadın
    acısı hep içimde.

    babam gün geçtikçe
    daha derinlere
    daha derinlere
    inmekte.

    baba;
    yalvarırım bu seferlik
    ölme...
  • neden baba başlığına değil de, babam başlığına yazıyorum çözemedim bir türlü. babamla aramız, onun oğluna biz kızlarından daha fazla değer verdiğini görmemle bozulmaya başladı. ilk göz ağrısı benken ve -evet itiraf edeyim- onu annemden bile fazla severken, bunu fark etmek canımı çok acıtmıştı. büyüdükçe de arttı sorunlarımız, şimdi dökmeyeyim hepsini buraya. burada bir örneği var.

    çocukken bazı şeyler hissedilse de üstünde durulmuyor, sonra sonra anlıyor insan neyin ne olduğunu.

    2 hafta önce ameliyat olmuştu zaten. o arada ben boğaz enfeksiyonu geçirince pek yaklaşmadım, onda da enfeksiyon riski oluşmasın diye. kapıdan bakıp evime çıkıyordum. 2 gece önce beni çağırdı ve kendisine dargın olup olmadığımı, bir kusuru var ise onun ne olduğunu söylememi ve neden kaç günlerdir onunla görüşmediğimi sordu kırgın kırgın. çocuklar babamı çok sever, sever de o hep kaçar onlardan, ilgilenmek istemez, rahatı bozulsun istemez. bizlerle de çocukken sever ve ilgilenirken, büyüdükçe kaçar olmuştu. yapı olarak önceliği daima kendisi olmuştur, hani parası neyse vereyim ne istiyorlarsa yapsınlar; ama benden uzak olsunlar der gibidir hep. elbette biricik oğlu hariç. o yüzden bir anda öyle konuşunca bir değişik oldu içim, ne bileyim.

    dün akşam, hâlâ azıcık devam eden enfeksiyonuma rağmen tekrar azar işitmeyeyim diye yanlarına gittim, iki çift lafın belini kırdık babamla. annem bana şikâyet etti kendisini: "amcaoğlu yemek yemiyor, evin içinde yürümüyor, uyumuyor, kendisini hiç düşünmüyor" dedi. çocukmuş gibi şakalaşarak takıldım babama. "gel beraber yürüyelim, ben senden daha kilolu kaldım, bana da faydası olur hem" dedim. fazla da kalmadım zaten. benden sonra gece, yıkanmak istemiş. annem de banyoya götürmüş, sonra birden fenalaşmış babam. annem beni çağırdı telefonla. 3 kat aşağı nasıl indim bilemedim. yarım yamalak tamamladık banyosunu, ama babam babam değil gibi o an. bir garip konuşuyor, uzandığı halde uzanmak istiyorum diyor, bana amcaoğlu (anneme hitap şekli) diyor, "koverun bi uyuyacuum daa" diyor. babam karadeniz şivesini çok kolay konuşmaz normalde. neyse bir şekil zar zor giydirdik, kuş kadar kalmış ama, nasıl ağır. banyoyu ve ıslanan zeminleri temizlemeye gittim ki babamın sesi geldi içerden. "kaçırdım amcaoğlu, kaçırdım. kanadım"

    annem, "kan yok amcaoğlu, sana öyle geliyor" derken, alt eşofmanının kumaşının üzerine çıkan o kirli bordo rengi görmeyeyim diye örtüyordu ama... evet kanamıştı babam.

    sonrası kabus gibi. buradaki kardeşim geldi. çocuğunu her zamanki gibi bana bırakıp enişteyle beraber babamı sırtlayıp hastaneye götürdüler. sonuç 9/5 tansiyon ve mide kanaması. yoğun bakıma alınınca babamı orada bırakıp geri dönmüşler. bir tek enişte kalmış geride. bugün 10.30 gibi doktora görünecekti, şu an bekliyoruz.

    peki bunları neden yazdım? hayat çok garip biliyor musunuz? elbette biliyorsunuz. ve aldığımız sadece bir nefes, bir an sonramızın garantisi yok. bunu da biliyorsunuz. peki bunun için herhangi bir şey yapıyor musunuz? yapmıyorsunuz tabii ki. ben de yapmadım. şimdi ise, korku içinde burada beklerken ve babama kırgınlığım, onun bana kırgınlığı, "sevgi neydi, sevgi emekti" gibi şeyler düşünüp dururken birden fark ettim. ben bu adamı, babamı yani, kaybedeceğim diye çok korkuyorum (hâlâ seviyorum diyemediğim halde). belki kalpsizin önde gideniyim; ama hasta olması, acı çekmesi çok ciğerimi dağlamıyor, en fazla bir ele ne kadar üzülürsem ona da o kadar üzülüyorum. görevim neyse yapayım da, gerisi beni çok bağlamasın diye düşünüp duruyorum. çocuklar beni de çok sever, ben de onlarla oynamayı vakit geçirmeyi çok severim; lakin ötesi olmasın, sorumluluk almayayım diye de içim gider. kısacası babama atfettiğim ne varsa, bende de var. babamın dişi versiyonuyum.

    yanisi, ne olursa olsun aile atılamıyor. aile denen lalenin bize ettikleri (iyi ya da kötü) tüm yaşamımızı şekillendiriyor; ne kadar değişmeye, düzelmeye, unutulmaya çalışılırsa çalışılsın bu böyle. tüm kırgınlığıma ve kızgınlığıma rağmen çok korkuyorum babama bir şey olacak diye. babama bir şey olmasın; ama o öyle uzak, ben böyle uzak kalalım yine hep aynı mesafede. bu iyi bir şey mi, buraya kadar okuyabilen sabırlı okur? değil. ben ettim sen etme e mi? yarım bırakma hiçbir şeyini, sonraya atma. kavgaysa kavga ulan, hemen yap. sevmekse de sevmek, o da hemen.

    (babama olan tüm hislerim, ona bu kadar benzeyen kendime aslında. yine de babamın bana karşı tüm eksiklikleri bir anda hafızamdan yok olmuşken, kendimin kendime olan eksikliklerini hiç tamamlayamayacağım sanırım. bir de ömrüm boyunca şu entry'de hissede hissede dediğim kadar çok babam dememişimdir)
  • karsimda uyuyor. gece saat 2. hastane odasi. ben sandalyede onu seyrediyorum. sayikliyor arada. ılaclar vucudunu hirpaliyor. az once uyandi, su istedi. bardagi tutamadi, elinden kaydi bardak. carsafi degistirdim. uyudu yine. golgesinden korktugum babam, karsimda sessiz uyuyor. sevgisini belli etmeyen, o bildik eski anadolu erkeklerindendir. hani su, sevgisini gosterse, baska biri olacagini sananlardan. el iyisidir babam. bu yasima kadar hep sevgisinin hayalini kurdum. nasil olurdu acaba beni bir defa olsun kucaklasaydi? simdi ben onu kucaklamak istiyorum, sarilmak istiyorum. babam bir cinardir. biliyorum seni cok ozleyecegim. biliyorum seni cok anacagim. hani bana o bisikleti alacagim deyip, almadin ya, hatirlamazsin belki. onun icin artik sana kirgin degilim. hersey bos ve anlamsiz baba. hayatim, cocuklugum senle guzeldi. sen benim hep idolumdun. caliskanligini, azmini, disiplinini hep ornek aldim. senin yarin olamam, o ayri. ogrenim hayatim senin sayende iyi yerlere geldi. sen olmasaydin, benle gururlanmasaydin hayallerim olmazdi. benle gurur duymani cok seviyordum. sevgini gostermesende, gurur duyman bana en buyuk hediyeydi. keske vucudumu sana verebilsem, keske...
  • sen ortaokulu son sınıftan terk etmek ve küçücük yaşında çalışmaya başlamak zorunda kalan bir adamsın. memleketinden çocuk yaşta çıkıp diyar diyar çalışmış bir adam. istanbul'a gelmen ilk gençlik yaşlarnda. yani genelde insanların kendilerini var ettiği, geliştirdiği yaşlarda sen sadece emeğini satmak zorunda kalmışsın. istanbul'a yerleştkten sonra ise var olan halinle yetinmeyip kendini geliştirmeye başlamışsın. sana en saygı duyduğum husus bu. asla hayatın akışına kaptırıp kendini, ne kadarsam o kadar demeden, hep kendini geliştirmeye çalışmışsın.

    sana dair ilk anılarım hep beni onaylaman üzerine. bana hep saygı duyman ve desteklemen. daha küçücükken ne kadar önem verdiğini hissederdim. eğitim ve sosyal durum olarak sana benzeyenler özellikle kız çocuklarını ezer, genel anlamda çocuklarına saygı duymazken sen her daim bize saygı duydun, kendine yeten bireyler olmamıza çalıştın kardeşimle benim. yaşıtlarım evde temizlik yapmasını, dantel örmesini öğrenirken, sen benim elimden tutup sinemalara, panellere, sergilere götürdün. bir yandan bana bir yandan kendine öğreterek. yaşım 11 iken, çevredekiler "kız çocuğudur, bu kadar olmaz ki" derken sen sonsuz bir güvenle tek başıma levent-kadıköy hattında gidip gelmelerime yol açtın. sensiz ve annemsiz şehir dışılara gönderdin. her üzüntümde benden çok üzüldün. sıkıntılarımı çözmek için benden çok çabaladın. arkadaşlarım dışarı çıkamazken, benim arkadaşlarımla geceleri konserlere gitmemi sağladın. geceleri bizi alıp gece çayları, börekleri hazırladınız annemle. anlamıyorlardı grup halinde gittiğimiz tatillerde benim gençlerle değil seninle vakit geçirmemi, seninle kağıt oynamamı, yüzmemi. anlamıyorlardı çünkü ne gençler ne aileleri bizim gibi bir baba kız ilişkisini bırak yaşamayı tahayyül bile edemiyorlardı.

    bir dizi var ya şimdilerde televizyonda, yersiz yurtsuz. hani ferdi tayfur oynuyor. bu kadar çok sevip bu kadar ağlamamın sebebi sensin sanırım. tüm çevreye karşı kızını bu derece sahiplenip, kimsenin algılayamayacağı kararlarına sahip çıkan, destekleyen bir baba kadar kutsal, göz yaşartıcı, şahane bir şey olabilir mi bilmiyorum. hayata dair her kararımı önce senin gözünle görmeye çalışıyorum. senin ne düşüneceğini düşünmeye çalışıyorum. ki çoğunlukla yanılıyorum çünkü beni bile şaşırtan olgunluk ve anlayışla yaklaşıyorsun her zaman. kimi zaman onaylamayacağını düşündüğüm ve hatta empati kurup sana negatif yaklaşırsan hak vereceğim konularda bile benden daha ilerici davranıp katılmasan bile yaptığıma yanımda yer alıyorsun. çoğu zaman şu okumuşluğumla, şu demokratlığımla yarın bir gün çocuğum olursa senin kadar anlayışlı olamayacağım herhalde diye düşünüyorum.

    sadece bir kere büyük ayrılık yaşadık. sadece bir kere çok kırıldım sana. ortaköy'deki beşiktaş karakolu dersem hatırlayacaksın sanırım. ama orada yaşadıklarımız sonucu sen de o kadar kırılmıştın ki hemen affettim seni. sana hiç uzun süreli kızgın kalamadım.

    eğer ben şimdi kendine bu kadar güvenen, seven, sorgulayan, ukala bir zibidiysem (ki ukalalık hem senin hem benim sevdiğimiz bir özelliktir.) senin sayende. hayatta ne olabildiysem hepsi senin sayende. eğer ben hep yenilmeme rağmen vazgeçmiyorsam yeniden denemekten hep senin verdiğin güç sayesinde. eğer ben de iyi denebilecek özellikler varsa, eğer empati kurup insanları anlayabiliyorsam eğer, eğer güzin ablaya çıkmışsa adım ve dert dinleyip derman bulmada birazdcık beceri gösterbiliyorsam hep senin kendin gibi olmayanı yani çoklukla beni anlamakta gösterdiğin olağanüstü beceri sayesinde.

    yarın babalar günü, istanbul'da olmayacağım. bu yüzden birazdan mail atacağım sana bu yazdıklarımı. son zamanlarda sardığın, öğrenmeye kastığın, "deloşum nasıl hızlanmış mıyım msnde biraz" övünmelerinle ve hızlı öğrenişinle, "harikasın" dediğimde yine beni onurlandırarak "kimin babasıyım" demenle hayatında yer kaplayan internet elim olacak bu sefer sana. birazdan ekşi sözlüğe göndereceğim bu maili, kayıtlara geçsin beni ben yapan kişinin etkisi diye.

    herkesin babası bir tanedir ya benim babam herkeslerden daha bir tane, daha olağanüstü. son zamanlarda hayatımı yeniden kurma çalışmalarımda yine en büyük destekçim, hayatımın temel taşı benim canım babam; seni çok seviyorum. iyi ki varsın, iyi ki senin bir tanecik kızınım... seni çok seviyorum. seni çok seviyorum, seni çok seviyorum.

    sayfalar yetmez seni ve üzerümdeki etkini anlatmaya ya bu kadarla anlatayım, biraz olsun bil istedim.

    not: anneme okutma sakın bu maili. biliyorsun çok kıskanıyor :)

    tanım: o olmasa asla ben olamayacağım (her açıdan) mükemmel insan.
  • aramız hep, en hafif tabiriyle sıkıntılıydı.

    beni dinlemesi, bana inanması ve ciddiye alması için kırk yıl ve akciğer kanseri gerekiyormuş demek. bunlar benim onu mazur görmem için de gerekli şeylermiş meğer.

    doktorlarımız, annemle babama olanı, babamın hastalığının tam adını söylememişler; yani söylemişler de hafifleterek. o yüzden babamın da annemin de umutları hiç azalmadı, moralleri hiç düşmedi. bunun için o doktorlara minnettarım açıkçası, moral bu hastalıkta en önemli şey bilirsiniz. gerçeği erkek kardeşim ve en küçük amcam biliyormuş sadece. biz (babam, annem ve 5 kızkardeş) hep iyi huylu sandık. birbuçuk sene önce geçirdiği ameliyatı oldukça başarılıydı zaten; ama üç ay kadar önce akciğer lenflerinde yeni nodüller fark edilip babam tam taramadan geçirilince ve sonuçları birkaç hafta önce ben tek başıma doktora gösterince anlaşıldı ki, ...

    neyse anlaşıldı bir şeyler işte ve babam şu an eş zamanlı radyoterapi ile kemoterapi görüyor. doktor ailesini hazırlamak için sanırım, ortalama bir süreden bahsetti; yine de her hasta için farklı olabileceğinin altını çizerek elbette.

    geçen sefer anneme "ben aptal değilim, hastalığımı biliyorum; ama geçti gitti, attık kurtuldum, şükür" demiş. şimdi de aptal değil, biliyor elbette. habire soruyor zaten. ona hiç yalan söylemedim, sadece konuşurken, anlatırken, soruları cevaplarken olabilecek en sakin ve normal halimle, sanki hiç büyük bir şey yokmuş gibi bir tonla ve arada gülümseyerek anlattım. hep normalleştirdim, hep tedbirden bahsettim; yani tüm bunlar tedbir amaçlı olağan tedavilermiş gibi anlattım.

    şimdi toplamda hafta boyunca her gün radyoterapi ve haftada bir olmak üzere kemoterapi görecek babam. salı günleri ben götürüyorum kemoterapiye. huysuzdur biraz sağolsun, sabit fikirli, koca karadenizli bir adam. o sabırlı güler yüzlü hemşireleri bile delirtiyor bazen. gerçi hemen herkesi delirtiyor. grip geçiren sarı kafalı torununa yaklaşmaması lazım, gidiyor gizli gizli öpüyor çocuğu. şeker yememesi lazım, geçen eve gelen misafir için yapılan sütlaçları bitirmiş. daha neler neler... delirttiği insanların o gülümsemeleri zoraki gülümsemeye dönünce gönüllerini almak da bana düşüyor. sonra gidiyorum babamın yanına ve başlıyorum onunla konuşmaya. en normal, en güven verici, en tatlı sesimle gözlerine bakıyorum ve ona her şeyin yolunda olduğu ve yoluna da gireceği konusunda telkin veriyorum. babamın etrafındakileri sakinleştirmek ve babamı dizginlemek gibi bir misyon edindim, ne ara edindim, onu da bilmiyorum. sahi ne ara babam bana inanmaya başladı ki?

    birinin gözlerinin içine bakarak da yalan söylenebiliyor, biliyor musunuz? ben bunu babama "amaaan her şey yolunda şükür. doktorların işi bu. tedbiri elden bırakmamak için bu tedaviyi yapmak zorundalar. olan bir şey yok şu an, bir iki nodül var, onları halledeceğiz sadece" derken anladım. elbette direkt yalan söylemiyorum; ancak söylediğim gerçek de değil. ne söylüyorum bilmiyorum. babama bir şeyler söylüyorum ve o bana inanıyor ya, sanırım önemli olan o.

    şu an bir bana inanıyor zaten ve bu öyle bir yük ki insanın omuzlarında. çocuk gibi, tıpkı kızım gökgürültüsünden korkmasın diye bulutların arasında yaşayan bir aile ve o ailenin çok yaramaz çocukları var derken ki halim gibi, inandırıcılığım yüksek ve bu beni yıkıyor.

    yıkılayım, önemli değil. babam yıkılmasın da.
  • herşeyden evvel çok aşık bir adam bizimki, sevmeyi bilen, güzel yaşamayı bilen...
    ben hayatımın nakışını işlerken, düğümlerde elini uzatan bir kalbin taşıyıcısı.
    aslında ona daha uzun, hikayesini satırlarca anlattığım bir yazı yazmak istiyorum ama bugün öyle bir şey yaptı ki koşa koşa yazdırdı bu kelimeleri.

    birkaç dakika evvel, telefondan çöreğine (bana) ulaşıp;
    şu kelimeleri söyleyip kapatmıştır, ağlamıştır.

    "kütüphaneyi düzelttim, ilkokul defterlerini buldum,
    ya çörek, sen 94te şey yazmışsın, bak işte bak okuyim mi? heh (burada ses çocuklaşıyor iyice)
    -su çiçeği oldum. okula gitmedim. yüzümde çiçekler çıktı. babam okula gitmedi. babam çiçeklere ilaç yaptı. çiçekler geçince okula geldim. bir daha çiçek olacağım. babamla evde çiçek olacağım -
    ben sana ölürüm babasının çöreği." dedi.
    yüreğime değdi, geçti.

    çocuk aklım işte; hasta olup okula gitmeyince, babayla bütün gün olunca, babaya doyunca mutlu olmuşum.

    yaşlanıyor artık benim 58lik delikanlım,
    o yaşlandıkça çocukluğuma benziyor,
    ben yaşlandıkça ona benziyorum.
  • denizden çıkan şey.