şükela:  tümü | bugün
  • tarih 5 aralık 2014'tü. o sabah, saat 05.00'te uyanmıştım, arkadaşım okula gidecekti bir sınavı için. sınavı akşam 17.00'daydı ve çok erken gidip akşama kadar beklemek zorunda kalacaktı. bu kız şimdi napıcak tüm gün tek başına diyip ben de gitmeye karar verdim.
    zifiri karanlık... servis geldi. ben babamın yanına gittim, genelde yanına gittiğimi duyup gözlerini açardı ama o sabah hiç fark etmedi. elini tuttum, yüzüne baktım. baba ben gidiyorum, diye fısıldadım, tuttuğum eli öptüm.
    o sabah bir gariplik vardı. havada, babamda ve içimde. servise bindim. ben, hayatımda ilk defa, gözü arkada kalmak deyimi gerçek anlamda nasıl oluyormuş onu anladım. içim hiç rahat değildi, ben gelmiyorum sen kendin git dememek için zor tuttum kendimi. söz vermiştim bir kere dönemezdim artık. o an, yağmurun altında ilerlerken buğulu cama bir çift göz çizdim. sokak lambası aydınlattı iki gözü. aklım babamdaydı...gözüm arkada...

    2 saat sonunda, okula vardık. hava çok soğuk ve kasvetliydi. ruhum da öyle. yurda gittik, biraz dinlenmek amacıyla. servis, yurt... bu nasıl iş derseniz. öğrencilik hayatım göçebe gibi geçti. ne tam anlamıyla yaşadığım şehirdeydim ne de tam anlamıyla okuduğum şehirde. arkadaşım ders çalışmaya başladı, ben kitap okumaya. akşam saat 17.00'da sınava girdi, 18.00'da çıktı. bizim servis 1 saat önce gitmişti. mecburen akşam servisini bekleyecektik dönmek için. 22.00 servisi. keşke bizim servisle dönseydim. gün boyu düşünmedim değil. yurda geri geldik. yan yana uzandık yataklardan birine.

    boş boş tavana bakarken ben, sende bir durgunluk var bugün, dedi arkadaşım. gözlerim doldu. dokunsalar ağlayacak modundaymışım, gözlerim doldu. babamı düşünüyorum, dedim. bu sabah hiç tepki vermedi bana. ben buradayken ona bişey olacak diye çok korkuyorum. ben buradayken bir şey olur da hemen yetişemem diye çok korkuyorum. ağlamıyordum, ama yaşlar seri bir şekilde akıyordu gözlerimden. yüzüm sırılsıklam olmuştu bir anda. başımı çevirdim, arkadaşıma baktım. onun da gözlerinden yaşlar akıyordu. tamam haydi dedim, kalk da bir şeyler yiyelim.

    ben o gün ilk defa, babama bir gün bir şey olacağını beklediğimi fark ettim.

    bu konuşmadan yarım saat sonra, kuzenim bana mesaj attı, ne zaman geleceksin, amcamı hastaneye kaldırdılar.

    babamı son zamanlarda çok sık hastaneye kaldırıyorlardı. şekeri çıkıyordu, şekeri düşüyordu, kan verilmesi gerekiyordu.

    neden kaldırdılar, bişey mi oldu diye sordum. telaşlanmıştım artık, lan daha yarım saat önce konuştum! şimdi değil, hayır şimdi değil. napacağımı bilemiyordum. servis şoförünü aradım,
    abi benim 8deki servisle dönmem lazım babamı hastaneye kaldırmışlar. 5 dakika sonra geri döndü servis soförü, bilge 8deki servis aktarmalı gidecek ve çok dolu, alamam diyor adam.

    ben o gün çaresizlik neymiş onu öğrendim. kendimi hayatımda hiç hissetmediğim kadar çaresiz ve eli kolu bağlı hissediyordum.

    sonra kuzenim bir mesaj daha attı. korkma, şekeri çıkmış...

    rahatlamış mıydım? hayır, ama en azından 22.00 servisini bekleyebilirdim. saat 21.00 gibi, insanlar beni arayıp babamı sormaya başladı. benim ne olup bittiğinden haberim olmadığını fark edince durumu toparlayarak kapattılar telefonu her seferinde. en sonunda, ta bingöldeki eski komşu da arayınca, tamam dedim babama bir şey oldu.

    ağlamaktan kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum. korku, çaresizlik, endişe, telaş... allahım, korkunç bir ruh halindeydim. her şeyi her yeri yıkmak istiyordum. abimi aradım, nolur gel beni al. babama ne oluyor, anlat!

    ailem korkulacak bir şey yok, kan veriliyor diyip kapatıyordu telefonu. ama telefonum susmuyordu. bir sürü insan beni arıyordu.

    22.00'da servise bindim. neyseki yollar açıktı, hızlı gittik. abimi aradım, hastanenin oradan geçecek servis, ineyim mi? hayır dedi, eve git.

    ben eve vardıktan 5 dakika sonra abim geldi. hazırlan, gidiyoruz.
    abi nereye? madem gelip alacaktın niye orada inme dedin? babama noluyor? biri bir şey anlatsın artık ya!

    hastanenin bahçesinde, bütün akrabalar komşular oradaydı. ulan ne oluyor burada! kalbim küt küt atıyor, ayakta olsam yürüyecek takatim olmazdı eminim. annemi gördüm, o sırada. komşuların arasında oturmuş ağlıyordu. beni görünce güçlü durmaya çalıştı. anne! ne oluyor?
    babanın durumu kötü kızım, gör diye aldı abin seni.

    o sırada bir el omzuma dokundu. dayımın oğlu. hadi gel, eniştemin yanına götüreyim seni. acil kapısının önüne geldiğimizde beni durdurdu, içeride sakın ağlama.
    beynimi şartlandırmaya çalıştım, ağlamak yok ağlamak yok! allah kahretsin, ağlamayacaksın!!!

    içeri girdim. ablam oradaydı. beni görünce sus işareti yaptı. babamın gözleri kapalıydı. ben koluna dokununca gözlerini açtı, gülümsedi. minik kuşum sen mi geldin, dedi. boğazım düğümlendi, yutkunamadım. ağlamak yok! dedi iç ses. ben geldim canım babam. elini öptüm. gözlerini kapadı yeniden. ablam yanıma geldi, bir tek beni görünce gülümsediğini söyledi.

    dışarı çıktım. hastanenin bahçesini tanıdık yüzler doldurmuştu. ah baba dedi, iç ses. ne çok sevenin varmış.

    o gece sabaha kadar, hastane bahçesinde, babamın başında bekleyip durduk. gecenin soğuğu ve karanlığı, içime de hakim olmuştu. çok karanlıktı içim, yönümü bulamıyordum. çok soğuktu içim, üşüyordum.

    saat, 05.00'da doktorlardan haber geldi, yoğun bakıma alınacağına dair. bulunduğumuz hastanenin yoğun bakımında yer yoktu, babamı başka bir hastaneye göndereceklerdi.

    ambulans, acil kapısının önüne geldi. bir süre sonra da sedye üzerinde babamı getirdiler. ambulansa koydular, kapılarını kapattılar. gecenin karanlığını ambulansın kırmızı ve mavi ışıkları aydınlatıyordu. gözlerim dolu dolu, dudaklarımı ısırırken ben, ambulans harekete geçti. bizler de arabalarımıza bindik. ambulans önümüzde, biz arkada gecenin kırmızı ve mavi ışığında ilerledik. bir süre sonra, yol ayrımında ambulans sağa döndü, biz ise sola. tepkisizliğim, bir anda yerini çığlığa bıraktı. babaa!! nereye!! biz nereye gidiyoruz!
    kuzenim kullanıyordu arabayı. yorgunsun diye seni eve götürmemi istediler, dedi.

    eve gitmek istemiyordum ben. artık kendimi sıkmayı bırakmıştım. gece yine karanlığa bürünmüştü. hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım.

    eve girdiğimde... gözüme ilk değen şey boş kalmış hasta yatağı oldu. ben o sabah, babamın yatağında uyumaya çalıştım. sadece yarım saat kadar...