şükela:  tümü | bugün
  • cocuklar kendi kendilerine acikca itiraf etmeseler ve cevreleriyle bu konuda yazili ve sozlu bir mutabakata varmasalar da, anne ve babalarindan sonra olecekleri onkabuluyle yasarlar. bundan olacak, babamin olumcul bir hastaliga yakalandigi duyumunu aldigimda olaya sasirdiysam da, duruma cok sasirmadim: olaylar planlanan sekilde gidiyordu.

    babamin benden once olecegini bildigim icin, babamin olasi bir olum haberini degerlendirmeye almis, kafamda canlandirmis, tavrimi almistim. senaryo uc asagi bes yukari soyle: yurtdisindayim, bir gece ansizin telefon caliyor, birisi (genellikle annem) baban oldu diyor, beynimden vurulmusa donuyorum, olamaz, hayir babam olemez, bu bir ruya diyorum, bunun bir ruya oldugunu soyle diye usteliyorum, israrlarim yanitsiz kaliyor, az evvel beynimden vurulmusa dondugumden sirtimdan asagi kaynar sular dokulmesi, girtlagimda bir seylerin dugumlenmesi gibi opsiyonlar arasinda bir secim yapiyorum, telefondaki ses ismimi tekrar ediyor, orda misin diyor, beynimden vurulu, basimdan asagi kaynar sular akili, bogazimda bir seyler dugumlenmis sekilde dururken kamera yavasca uzaklasiyor, muzik giriyor, ekrar karariyor, final. bu olasi senaryodan cok memnun olmasam da, varsayilana yukledigi vurucu ve gorkemli finali olmasi acisindan beni rahatlatiyordu. girizgahtan tahmin etmissinizdir: durum planlandigi sekilde olduysa da, olay planlandigi gibi olmadi.

    gayet gun ici bir saatte, gunesli bir kaliforniya gunu gelen bir telefon gorusmesinin sonuna dogru "bu arada babanin test sonuclari geldi, doktorlar siroz olabilir diyor, bir hafta sonra kesin belli olacak" gibisinden bir zarf icinde ilk sinyalleri aldim. siroz malum, milletce yakindan bildigimiz, her 10 kasimda bir kere izledigimiz sari zeybek belgesellerinden tibbi surecini bilip, ilendigimiz bir hastalik. hastaligi genc cumnuriyetin ilk yillari ile iliskilendirdigimden, amansizligini da o donemki tibbi yetersizliklere bagliyorum. doktorlar kesin bir hukme varsalar bile siroz'un elbet bir cozumu vardir, karaciger nakliydi, gelismis farmakolojik mudahalelerdi bir yolu bulunur diye dusunuyorum. konuyla alakali bir gugildan kaciniyor, cekiniyorum. o dakikaya kadar karaciger hakkinda bildigim bir kanaat var, karaciger vucudun en tassakli organidir, onda birinden bile kendini yaratir, kisa zamanda cillop gibi olur.

    ve fekat bir hafta sonra yapilan tahlillerde siroz kesinlesiyor, kesinlestigi yetmiyor, bir de son asamaya gelmis bir karaciger kanseri haberi aliyoruz. ben hala george best'i "hayata donduren" karaciger nakli ihtimalini dusundugumden beynimden vurulmusa donmuyorum, basimdan asagi kaynar sular dokulmuyor, girtlagimda bir seyler dugumlenmiyor, bunun bir ruya oldugunu soylemesi yonunde kimseye israrlarda bulunup terbiyesizlik yapmiyorum. o ilk an hastaligin bir tedavisi bulunacagina itikadim dev, karaciger vucudun en super organidir, ona inandim, ona guvendim.

    bu itikat isiginda biraz sevindigimi bile soylemek, sapsalligimla sempatik olup, puan ve puanlar toplamak isterim. kanimca bu tehlike sinyali babamin uzun suredir aksamcilik kabul ettigi icki tuketimini kesecek, iliskileri gelistirecek, bir suredir orta yasa dogru ilerleyisim sirasinda iyiden iyiye merak ettigim babami tanimak icin bir firsat verecekti. konuyla alakali senaryom da soyle: ben amerikadan apar topar donuyorum, babam ickiyi birakiyor, basarili gecen bir karaciger nakli sonrasi evde otururken ona yarenlik ediyorum, karsilikli satranc oynuyoruz, altili ganyan kuponu dolduruyoruz. o basta kararsiz, saskin, ben de tutuk ama istekliyim. sevgim ve ilgimle engelleri asiyoruz, bana gencliginden, annelik mevkii disindaki halini hic tanimadigim annemden, bir donem antalyasindan, 68 kusagi anilarindan, bir babanin ogluna anlatmak icin iyiden iyiye yaslanmasi oglunun da dinleyecek anlayacak olgunluga ulasmasi gereken butun o konusulmamis konulardan bahsediyor, ben ona kendimi, dusunce, inanc ve hayallerimi anlatiyorum, buzlar eriyor, ibo showdaymiscasina cak yapiyoruz, eller kenetleniyor, birbirimize sevgimizi itiraf ediyoruz, gozlerde sevinc gozyaslari, birbirimize sarilirken kamera cekiliyor, muzik giriyor, final.

    yukaridaki senaryoda ogerceklesen tek sey su, amerikadan apar topar donuyorum. ama donmeden once, amerikanin altini ustune getirip deney asamasindaki mucize tedaviyi bulacagima inancim sonsuz. ilk gorustugum hepatolog amerikanin bu konuda turkiyeden ayri ve ustun bir mucize tedavisi olmadigini, babamin tas catlasa 6 ay omru kaldigini, omrunun son gunlerinde de atlantik asiri ucuslar yapip, maddi manevi kulfete sokmaktansa, sevdikleriyle birlikte son gunlerini gecirmesini salik veriyor. nedense yine beynimden vurulmusa donmuyorum, basimdan asagi kaynar su akisi yine olmuyor ama bogazima bir kucuk dugum geliyor, konuyor.

    6 senede kurdugum evi, hayati, birikmisi suyu buyu 3 haftadan kisa bir zamanda toplayip turkiyeye donuyorum. hava alaninda karsilayan annemde bir tuhaf hal var, isimlendirmekten kaciniyorum. arka koltukta oturan dayim ise, kulturlu, objektif taraflarina ragmen diskuru hafiften yalcin kucuksel bir saunda kaydirmis durumda. turkiyede yukselen komploculuk akiminin aileye de sirayet ettiginden supheleniyorum.

    eve geldigimde en son bilmemkimin dugununden beri gormedigim bir kalabalikla karsilasiyorum. el opme, sarilmalardan sonra, babamla karsilasmam bekledigim gibi dramatik olmuyor. sariliyoruz, gecmis olsun, insallah gececek falan. ama soyledigime ne ben, ne de babam inaniyoruz. esprili ve sakaci bir uslupla hastaligi ve olum ile dalga geciyor. metin senturk'un korlugu hakkinda yaptigi esprilerin hepsine gulusum gibi, babamin da hastaligiyla ilgili esprilerine ictenlikle guluyorum. babamin mizahi ve nesesi bana guc veriyor, sanki orada sinematik montaj devreye girecek, hepatolog doktor kahrolasi gercegi aciklayip da canim teorinin icine sicmadan onceki senaryoya geri donecegiz saniyorum. girmiyor, saglik olsun.

    ardili gunlerde yuzune, sesine hasret kaldigim arkadaslarimla gorusuyorum evde babamin yaninda kalmaya calisiyorum, ama bir turlu kalamiyorum. babamin keyfi yerinde gorunuyor, ama ara sirada olsa sancilandiginda yaninda durmak ve bir sey yapamamak cok canimi sikiyor. benim de kurdugum hayati birakip turkiyeye donmek zorunda kalisimin sorumlusu olarak hissettigini saniyorum, civarinda issiz gucsuz dolasarak canini sikacagimi saniyorum. dahasi ortam cok kalabalik, benim kafamdaki baba-ogul yakinlasmasi senaryosu daha nezih, daha ani anina bir birliktelige yonelik. cevrede halasi, dayisi, eltisi, gorumcesi, is yerinden mesai arkadasi, mulkiyeliler derneginden mulkiyelisi, 68lisi ile ortak yayin akisi dusunmuyorum. ama durum o, bir dolu adam, bir dolu akis, her yerden bir ses, ay cokiyi olacaksiniz mustaabey diyenler, bu konuda herkesin sesli onay vermesi, babamin bu tip cabalara istihza ile biyik altindan gulmesi. ortam hic hayalini kurdugum gibi degil.

    dahasi babam senelerce sosyal aktivitelerde ickili sohbet saundu yasamis birisi, ne cevredeki ekibin sohbetinden, ne de sohbetin kurulugundan tat alamiyor. surekli oturdugu koltugun karsisindaki televizyonda ya tjk tv var ya lig tv, ya bjk tv var ya da eurosportta snooker musabakasi. benim de, sozlukten cogunuzun bildigi hatirladiginin aksine, spordu, futboldu alakam kalmamis. bir suredir futbolun kitle afyonu olduguna inaniyorum, galatasaray denen takima da yatirdigim mesai ve emegi geri istiyorum. ugruna kendimi paraladigim avrupa kupasini simdi gorsem tekmelerim, futbola da kitlesel gundem uydurma metodlarina da o derece hincliyim. galatasaraya da, fenere de, omrumden yillar calmis olan futbol muhabbetine de, federasyona da kafam girsin, babam da bunu bilsin istiyorum. babamla kalan sinirli sureyi de tjk ve futbol muhabbeti arasinda meze olmasina da bencilce icerliyorum.

    heyhat, babamin son isteklerine karsi gelemeyisim, onun gonlunu etmek isteyisim agir basiyor, ben de sik sik evden kaciyor, firsat buldukca tjkya bombali saldiri duzenleyerek at yarislarini sabote etmeyi dusunuyorum. senaryom soyle: tjk ya bobali saldiri, at yarislarina suresiz ara, baba-ogul yakinlasmasi senaryosuna kaldigimiz yerden devam.

    babam gunler gecip, karnindaki su miktari arttikca huysuzlasmaya, sessizlesmeye, dinginlesmeye basliyor. karindan su almak sanciyi hafifletse de, hastayi gucsuz biraktigindan doktorlar bu islemi olabilidigince az yapmaya calisiyorlar. babam da sinirlendikce doktorlara, karnina, kendisine ve cevresindekilere kufrediyor, kafamda sekillendirdigim yakinlasan baba-ogul senaryosunu iyiden iyiye imkansiz bir hale getiriyor. babamin olecegi fikri, gun gectikce coken sureti sebebiyle iyiden iyiye dikkate deger bir hal alinca, son gunlerinde konuslamaya zorlamak fikri kafamda sekilleniyor. istiyorum ki o anlatmasa bile ben onu zorlayayim, o baba-ogul yakinlasmasi yasansin, soylenemeyenler soylensin, herkesin kendisinden bir seyler bulacagi o sevgi dolu final gerceklessin. hatta bunun icin bir bahane de buluyorum, babamin hastaligi ile mucadelesinin dokumanterini yapmak, onu kamerayla cozmek, konusturmayi dusunuyorum. ama hep uygulamaya geldiginde durakliyorum, elimde kamerayla babami cekmeye calismam, ya da cekmek istedigimi soylemem nasil anlasilir?

    "baba nasil olsa oluyorsun, biz de bir sundancelik dokumanter cikaralim?" diyormusum gibi yorulur mu? babasinin hastaligi ve olumunden malzeme cikarmaya calisan oportunist evlat gibi mi muamele gorurum? dahasi, boyle bir projeye girismek herkesin bildigini dolayli yoldan ima etmek gibi degil mi? yani red kitteki levazimatci gibi elinde mezura ile olecek olan adamin boyunun olcusunu almak, olecek olana olecegini hatirlatmak gibi olmaz mi?

    bu tip kaygilar nedeniyle kameraya uzanan elim tutuluyor, kamera cantasini yanimda tasiyorum ama bir turlu cekmeye cesaret edemiyorum. bu cesaretsizligim de iyice canimi sikiyor, konusamamak, gorusememek, ice atmak zorunda kalmak ile beraber babamin acisina ortak olmak hepten tadimi kaciriyor.

    nihayet babam bu surekli kacisima bir gonderme yaparak, "keske gelmeseydin oglum, seni de yorduk" gibisinden imali bir laf ediyor. bok gibi oluyorum, beynimden vurulmusa donuyor, basimdan asagi sicak su akitiyorum, ama girtlagimdaki dugum cozuluyor ve agliyorum. babam bunu gorunce bir daha bu konuda hic imada bulunmuyor, bana daha sicak ve anlayisli davraniyor. ben sicakligi ve anlayisi hak etmedigimi dusunuyorum. bu konuda anlasamiyoruz, kendisini sonra sonra anliyor ve hak veriyorum.

    hafif kemoterapinin ve almanyada yapilmasi planalanan virus tedavisinin gundeme geldigi son haftalarda babam iyiyden iyiye cokuyor, hayatim boyunca genclik resimleri disinda atletik ve ince gormedigim babamin ilk kez yuz hatlarini goruyorum, ne kadar cok bana ve abime benziyor. bu benzerlik, bu yakinlik iyiden iyiye yuk oluyor.

    yasarken kendisine elle tutulur hic bir eserimi gosteremedigimden, tum rica ve isteklerine ragmen tez filmimi bile gorememis olmasina icerledigini bildigimden, "baba ben de birisi oldum"u mustulamak, gonlunu hos etmek icin once trtdeki radyo programina katiliyorum. babamin sesimi radyoya cikmama sevindigi yonundeki duyum sebebiyle, ali atif bir in sundugu "sey"e katiliyorum. iki programda da heyecanimin buyuk kismi babamin olmeden once beni duyacagi, izleyecegi son "ispatlar" olmasi. istiyorum ki sevinsin, oglum tvye radyoya cikar olmus desin. diyor mu bilmiyorum, soramiyorum, sormaya korkuyorum.

    bir gece ani bir sanci krizi sebebiyle hastaneye kaldiriliyor, ve bir sure hastanede refakat ediyoruz. refakat'in cogunu annem yapiyor, ben hastanede durmak, gittikce olumle eslestirip, yakistirmaya basladigim babamla beraber olmaktan olesiye sikiliyor, cekiniyor ve korkuyorum. oyle ki refakate geldigimde uzerime bir agirlik cokuyor, oyle cok uyuyorum ki, abimler benle mutemadiyen tassak geciyorlar.

    karninda toplanan su sebebiyle sancisinin arttigi uzun bir gunun sonrasinda alinan litrelerce su ve verilen ilaclar sebebiyle bir sabah piril piril, neseli, sen sakrak ve esprili babam olarak geri donuyor. hastaneye ziyarete gelen herkesle saatlerce konusuyor, herkese bir seyler anlatiyor, herkese son ogutlerini veriyor, bize yakin davraniyor, hastaligi arttigindan beri iyice yabanilesmeye baslayan bana yine hak ettigimden cok daha fazla olduguna inandigim bir sevgi ve ihtimam gosteriyor. nesesinin geldigi, konusmaya, sakalasmaya basladigi o iki uc gunluk surenin hic bitmemesini istiyorum, hayal ediyorum. diyorum ki, sira bana da gelecektir, sira bize de gelecektir, su kalabalik hele bir dagilsin, hele bir biz bize kalalim. o zaman baba ogul yakinlasmasi, o zaman kodak foto albumu goruntuleri yasanir.

    kisa zamanda karninda su yeniden toplanmaya basliyor, serumla desteklenen kan dengeleri sapitiyor, potasyum verince soduyumu cikiyor, sodyum verince uresi zipliyor, ureyi alinca potasyumu dusuyor. boyle fasit bir dairede salinirken babam hastaneden taburcu olmak istedigini belirtiyor. kendisine uzatilan kagidi guclukle imzaliyor, taburcu oluyor.

    evdeki son gunlerinde, gittikce rengi sari-kahveye calan saclari dokuk, mutsuz ve umutsuz bir babam var artik. yaklasmaya cekiniyor, incelen cocuk ensesine, ustunde guclukle yurudugu siskalasmis bacaklarina, dizini kiracak takati olmadigi icin kalcadan attigi adimlarla yuruyusune bakamiyorum. bakamayisim, yaninda olamayisim, gucsuzlugum, aczim, mutsuzlugum katmerleniyor ve son gunlerinde iyice yabanilesiyor, arkadasimin evinde kalmaya basliyorum. geceleri gezmeye cikiyor, konserlere gidiyor, alemlere giriyorum.

    yine boyle bir "alem" gecesinin sabahi 5 gibi telefonum caliyor. telefonda annem var, babamin fenalastigini hemen gelmemi soyluyor. afyonum patlamamis, aksamdan kalma halimle kapinin onunde yigilmis ayakkabilarin uzerinden atlayip herkesin uyanik oldugu eve giriyorum. iceriden bir "hoca"nin dua okuyan sesi geliyor. ev ruhlar evi gibi, herkes salinarak yuruyor, herkes beyaza kesmis, herkes sus pus.

    babam yatakta uzanmis, uzerinde ince beyaz bir ortu var, altinda ciplak oldugu belli oluyor, bilinci kapali, guclukle nefes aliyor ve sadece inliyor. elini tuttugumda karsilik veremiyor, konusuldugunda cevap veremiyor. ve basinda duran hocanin babamin sesini bastiran bir duasi disinda bir konusma olmuyor. sagdan soldan aglayanlarin hickiriklari arasinda babamla son saatlerimi gecirirken ne yapmam gerektigini dusunuyorum. aglayanlara ben de mi katilsam? kulagina bir seyler mi soylesem? anneme mi sarilsam, abimle mi konussam? dusunmeye calisiyorum ama odada dusuncemin sesini bastiran bir ses var, hocanin dua sesi.

    kendimi duyamadigimdan mecburen hocayi dinlemeye basliyorum. hoca babamin olum aninda odada rol caliyor. arapca duadan firsat buldukca, yoruk mustafa, inancli mustafa, allahi dini butun mustafa, hadi dayan mustafam allahina varmana az kaldi gibi gazlar veren hocayi tanimadigim gibi, hocanin hangi mustafadan bahsettigini de anlayamiyorum.

    acikcasi butun hayal gucume, butun senaryolarima, olasilik hesaplarima hoca parametresini eklememisim. zira babam bildim bileli ateist, annemin inanci soyle boyle, ben ve abimin de babamdan asagi kalir bir yani yok. yani o gun o sabah odadan iceri girdigimde babamin basinda bir palyaco bulsam, ve arada sirada jonklorlukten firsat bulup da "senle sirkte ne gunler gecirdik mustafam, palyaco mustafam, ip cambazi mustafam" dese o kadar sasiracagim. durum anlasilirsa da, olayi anlamakta gucluk cekiyorum.

    ve fakat hocayi kimse susturmadigindan, agir ol hoca ne sacmaliyon? demediginden midir nedir, dozu arttirdikca arttiriyor. yok babam dinine cok bagliymis, her sene imam hatip ve ilahiyatta kisisel burs vererek 10 kisiyi okuturmus, sahane ilahi soylermis (ki bu kismi dogru) bir gun bilmemne camiinde ahmet ozhanla atismislar, ahmet ozhan mustafa gabey seni gecemem demis, saygiyla egilmis. salladikca salliyor. bir ara odadan ciktigimda anneme bu herif kim? diye soruyorum. bilmemne hoca diyor, babamin kahveden arkadasiymis, olumunden sonra gomulecek yer icin irtibata gecmis. babamin kahve ortami kucuk capli kumar ve icki, alem ve saz soz uzerine kurulu bir yer, hocanin "kahvede" ne isi var anlayamiyorum, mezar yeri bulmaktan ibaret bir gorevin de hangi arada minyeli abdullahin zekaret toreni dengi bir girisime donustugune aklim ermiyor.

    odaya tekrar giriyorum, babamla o son an enerjisine ulasmak niyetindeyim, ama hoca bir turlu izin vermiyor. devamli babamin bilmedigimiz hayatindan bir detay attirma, surekli bir dini butun mutedeyyin baba tarih yazimi. babamin olumunu birakip hocayi izlemeye basliyorum.

    hoca gazlamaya devam ederken arada da, babamin muhtemel olum saatini tahmin etmeye calisiyor, saatini kontrol ediyor, benim 10 da bir yerde olmam lazim, o zamana kadar mevt gerceklesirse ben defin aracini getirtirim, buzhaneye geciririz naasini falan diye cahili oldugumuz kimi lojistik bilgileri can cekisen babamin yaninda parantezler acarak bildiriyor. bu data cookielerini yukledikten sonra hemen kaldigi yerden "dini butun mustafam! haydi dayan!" diye kaldigi yerden devam ediyor, download manager gibi eklemeyi de unutmuyor "bu arada ben ilahiyattan cocuklara bildirdim, su an hatim indiriyorlar. simdiiii (saatine bakiyor) sanirim 5.yi indirmislerdir."

    hoca 1 2 saat boyunca babam her silkinmeye basladiginda hah gidiyor diye heyecanlanip silkinmeyle senron volumu artan oranli tekbir ve sehadet getirse de babamin 10daki isinden once olmemesi canini sikiyor. son bir kez saatini kontrol ettikten sonra bizim iznimizi istiyor, babama bir gaz daha verip, nihayet bizi babamla basbasa birakiyor.

    hocanin anisi silinip de babamin can cekisen suretiyle kalinca rahatliyoruz. sol elinden ben, sag elinden agabeyim, sag omuzunda hocadan bosalan alanda annem, sol tarafinda ise nenem babamin olumunu beklemeye koyuluyoruz. babanin olumu soyle dursun, herhangi birinin olumunun filmlerde gorduklerimizden bu denli farkli olmasi o sirada dahi beni cok sasirtiyor.

    alisik oldugumuz senaryo, sevdiklerine yuzunde belli belirsiz bir tebessumle konusan, sonra pit diye basi omzuna dusen bir preexitus gorselidir. oysa ki babam basbayagi saatlerce can cekisiyor. o gun o odada bulunan bilaistisna herkesin babamin cabucak olmesi icin dua ettigini, dileklerde bulunduguna eminim. bu acidan da ben dahil herkesin babamin olmesini bu kadar istiyor ve bekliyor olusumuz da sasirtici geliyor. bir ara son mudahale ve rapor yapmak icin gelen ambulans ekibinden bu sureci hizlandirmak icin bir sey yapip yapmayacaklarini sormak istiyorum. babasi olsun diye acele eden evlat olmak bir yerde, bunun legal ya da mumkun bir istek olmadigini bilmek bir yerde beni durduruyor.

    bir omur gibi suren bir saatin sonunda babam son bir kez daha hareketleniyor, her nefesin "acaba bu son mu?" diye sayildigi surecin bitiminde herkesin gozleri yuzundeyken birdenbire cok az da olsa dogruluyor, yuzu once dudaklarinda yogunlasiyor, gozleri kisiliyor ve en ummadigimiz anda en ummadigimiz sey oluyor: babam gulumsuyor.

    bu olana o kadar sasiriyor, o kadar kilitleniyorum ki cevremde kimseye bakamiyorum. 2 3 saniye suren bu gulumseyisinin ardindan yuzu tekrardan dagiliyor, cenesi dusuyor, trajedi maskina donusuyor, ve saat 11 de babam sonunda oluyor.

    babamin olumunden sonraki anlari cok net hatirlamiyorum. annemin senelerce 3. sayfada okudugum ve hic gercegini gormedigim "sinir krizleri gecirmesi", ortunun yuzune cekilmeden once babamin gidip geriye babami andiran balmumu bir kadavranin kalmasi, herkesin birbirine sarilmasi, aglamaktan bitap dusmus halde yerlerde apalayarak dolasan halam, ve ben. kamera uzaklasirken, beynimden vurulmusa donmus, basimdan asagi kah sicak hah soguk sular dokulen, bogazinda bir seyler dugumlenen ben, finalin geldigine inanmis kendi kendime fade-ut ediyorum.

    ve fakat, fade-out fade etmiyor, hayat devam ediyor. babami bi carsafa sarip defin islemlerinden sorumlu araca yukluyoruz. bos yan dairede helva pisirilmeye baslaniyor, ev iyiden iyiye timarhaneye donuyor, birisi elinde xanax haplarini bayramda sekerleme ikram edercesine dagitiyor. ben aklimda babamin o son gulusu, tekrar tekrar oynarken, ne yaptigimi hatirlamiyorum.

    cikmadan once annemin son soyledigi sey su: ne ketum adammissin, hic bir sey demedin.

    ***

    yildizlardan sonra ertesi gun olanlari kisa kisa ozet gecmek isterim. babamin kilinan ogle namazinin akabinde defni, namaz sirasinda hocanin babamin son nefesinde dini butun bir musluman olarak esheduanlailaheillallah dedigine dair yalani, babamin tabutunu tasiyamayisim, defin islemi sirasinda abimle mezarda bekleyisim, kefenin altinda babamin agirligini son kez hissedisim, toprak atisim ve dua okuyan cocuklara adam basi ne kadar verilmesi gerektigi yonunde ilk firsatta zarf atan hocaya son bakisim, ama aklimda hala babamin o son gulusu.

    bilinci kapali birisinin olmeden az evvel yuzunde sekillenen kas hareketlerine anlam yukleyip terri schiavo'nun hatirasini canlandirmak istemem. yine de babamin son anlarinda tum gucuyle gulumsemeye calistigini, ondan sonra oldugunu dusunmekten manevi bir huzur duyuyorum. yasamak, oyle ya da boyle, gulumsemek ve isimak gibi dogal cekime karsi duran hususi cabalari gerektiren bir faaliyet butunu. bir oluden de ogrenebileceginiz ilk sey surat asmanin ozel bir caba gerektirmedigi olur sanirim, olum hepimizin yuzunu asiyor, marifet ve huner yasarken gulebilmekte. babamin da (belki niyeti olmadan) verdigi son ders bu olmustur. sizle paylassam bir hayri olur mu bilemiyorum?

    ***

    babamin olumunden bir sure sonra evin gittikce bosalmasi, ve en nihayetinde annemle basbasa kalmamizin ardindan cesareti toplayip, babamin bilincini kaybetmeden son soylediklerini ogrenmek istedim. antik oykucu gelenekten miras kalan "son soz" cigligi, kahramanin son aninda oldugu kisi olarak hatirlanmasina yonelik manevi beklentilerin boslugunu bilmeme ragmen buna engel olamadim, marx beni affetsin.

    annem bu soruya gulumseyerek yanit verdi. babamin o gece yattiktan bir sure sonra fenalastigini, ustu basinda ne varsa yirtip cikardigini, cikarirken de bolca kufrettigini soyledi. babamin en son sozunun ne oldugunu hatirlamiyorsa da son sozunun omru boyunca kullandigi ve son anlarinda da siklikla tekrar ettigi su ikili olmasi beni cok guldurdu:

    "amina koyim."

    son aninda gulen, son sozu buyuk ihtimal "amina koyim" olan babamin belleklerinizden cikisini son yazdigi metin olan ve plan asamasinda kalmis intihar notundan alintilamak, entrye ve bir sene once 9 haziran gunu kaybettigim babama o sekilde veda etmek isterim:

    "sevgiler ve sevgiler"
  • anlatılmaz bir his, ama deneyeceğim.

    mezarına girdiğimde, kefenini ellerimle toprağa bıraktığımda doğmasına çok az kalan oğlumun da beni o toprağa bırakacağı anı düşündüm. 67 sinde öldü dedem. 65 inde babam. içimden 63 ümde ölür müyüm acaba diye geçirdim. 33 yaşındayım. oğlumun 30 unu görür müyüm dedim. dedem beni görmüştü. babam torununu göremedi. sağlığında en çok torun sevmek istediğini söylerdi. kısmet değilmiş. en çok ona üzülüyor insan. 2 ay daha dayansaydın be baba.

    bir arkadaşımın fikri rahatlattı sonra, belki de hepinizden önce gördü oğlunu, belki şimdi birlikteler dedi bana. umarım öyledir be sözlük. umarım.
  • dün, babamın mezarının ayak ucuna doğru oturdum. taşına baktım; "15.09.2013". bir yıl oldu da, hala, babamın adını bir mezar taşında görmeye alışamadım. yoğun bakımdaki gencecik nöbetçi doktorun "maalesef kalbi tekrar çalıştıramadık" cümlesini söylerken ağlamasına gitti aklım; "başınız sağ olsun".

    babamın ayak ucuna diktiğim fidana su verdim biraz, tutmuş. ankara'da servi zor tutar aslında. fidana sevinirken, bir sabah arayıp da "dede olacaksın" dediğimde, babamın sesindeki o heyecanı hatırladım. 4 yıl süren hastalık sürecinde hatırladığım en güçlü ve neşeli sesiyle içeri odadaki anneme seslenmişti: "meral, torun geliyor torun". sonra başlamıştı telefonda heyecanla anlatmaya;

    "ben onu iki aydır rüyalarımda görüyorum, söylemedim sana, sapsarı bir oğlan geliyor, tutuyor elimden, geziyoruz. yeşil kırlarda yürüyoruz beraber, böyle pehlivan gibi bir oğlan geliyor"

    gözlerim dolar gibi oldu, tuttum kendimi. babamın yanında hiç ağlamamıştım ki daha önce. eskilerdeki gibi olmasa da tuttum kendimi, mezarındaki güle biraz su verdim.

    beni hiç üzmemişti babam, ben de onu üzmek istemedim. mezarın kenarına oturup "yaşasaydın ya biraz daha" diyemedim, "sarı oğlanı kucağına alıp kırlara gitseydin ya baba... çok mu şey istedim?" diye ağlayamadım. "kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber" diye deniz'imin yanında da anneme şiir okusaydın ya... neyse.

    çok çekti hastalığında, sustum onun için, sesimi çıkaramadım. zaten hakkımda yok buna sanırım. son gördüğümde "sana tüm hakkım helal oğlum, benim sürem doluyor artık" demişti de, kızmıştım böyle konuşma diye. hayattaki en büyük pişmanlığım bu artık. keşke babama "konuşma böyle" demeseydim, kızmasaydım. gülüp, "dur yahu daha deniz'i ilk maçına sen götüreceksin" deseydim...

    oysa on beş gün daha yaşasaydı, sarı pehlivanı, torunu, oğlum, ilk yaşına girecekti. bekleyemedi, gücü yetmedi.

    acı bir tesadüf ki toprağa verdiğimiz gün annemle nişanlarının kırkıncı yılı; onsuz geçirdiğimiz ilk bayram sabahı ise doğum günüydü.

    ruhun şad olsun babam...
  • emekli albay kadri beyamca, günde üç paket maltepe sigarası içen güler yüzlü karısı çok da geç olmayan bir yaşta ameliyat masasında kaldığından beri, günlerini komşu dairemizde, belki de elli senedir oturduğu eski mobilyalı evinde yalnızlık içinde geçiriyordu.

    sabahları çok erken saatte bakkala yaptığı yürüyüşlerini, alışık olduğu gazetesi koltuğunun altında yavaşça kilidini açtığı kapıdan girerken hemen yanda duran eski tip kahve sandalyesine oturup sakinlikle ayakkabılarını çıkarmasını, beni görünce güzelce gülen yüzünü, şişe dibi kahverengi kemik çerçeveli gözlüklerini hatırlıyorum. uzak şehirde yaşayan, uzun boylu ve yakışıklı, emekli pilot oğlu ziyarete geldiği günlerde çok kereler şahit olduğum masa başı tebessümlü konuşmalarını ve birlikte sakin yudumlarla içtikleri viskinin güzel bardaklarını da...

    yaşlı adam iki kadehten sonra müsaade ister, bir saat sonra uyandırılmak üzere oğlunu tembihler, odasına çekilirdi.

    canının belli ki sıkkın olduğu zamanlarda “gel de kaçamak yapalım.” diye babamı davet ettiği günlerde aynı masada ben yine bardakların şekline hayran, yabancı markalı çikolatalar yiyerek sakin sohbetler dinlerdim.

    askerdeyken nereden aklıma düştüyse, kadri beyamca’yı özledim, “dönüşte ilk iş yanına uğrayayım” diye düşündüm. yaşım elverirse belki bana da ilk kez o güzel bardaklarda viski ikram eder diye heveslenmiştim.

    ben dönüş yolundayken meğer o da yola çıkmış.

    ...

    cenazeden sonra, evdeki kalabalığın bittiği saatlerde babamla birlikte kapıyı çaldık, oğlu açtı. askerlik üzerine sorduğu sorularla geçen uzun sohbet sırasında “bu adam babasının ölümüne üzülmek yerine neden benimle sıkıcı uçaklı silahlı muhabbetlere giriyor?” diye kendimi sorguluyordum. sonunda “insanların ölüme yaklaştıkça çevresindeki ölümlere alışması çok normal.” diye düşündüm. ama insan babasının ölümünü nasıl bu kadar metanetle karşılar? yeni bitmiş nöbetler, az önce kalkmış bir cenazeden sonra; komando okulundaki pilotluk eğitimi üzerine; fazlasıyla teknik terim içeren sohbetlerin içinde boğulduğum esnada viski şişesi geldi salona. sanki emekli albay kadri beyamca nöbeti oğluna devretmişti. babam, güzel bardaklar, garip isimli çikolata paketi, ben...

    belki de babasını sevmiyordu veya aralarında benim bilmediğim husumetler vardı. belki de konuyu açmak istemiyordu. ya da ben dövünmelere, ağlamalara, yüz yırtmalara çok alışmıştım. belki de modern evlerde acılar duvarlara kazınıyordu, komşular sessizce uyuyordu.

    ...

    uçakların hemen ardından başlayan siyasi sohbetin en ağdalı cümlelerinden birinin ortasında yakışıklı pilot birden ayağa kalkıp yatak odasına yöneldi. kapıyı sakince açıp “baba, kalk hadi” dedi. bomboş odadan geri dönen ses, suratına çarptı. aldığı derin nefesle tavana doğru uzayan boynunu içine çekip kafasını önüne eğdi, küçücük kaldı. kolundan tutup şişenin başına oturttuk. ben ağladım, babam ağladı, pilot çok ağladı.
  • bizim vurdumduymaz, gaddar, duygusuz diye yaftalandığımız çok olmuştur. çünkü ben ve benim gibi olanlar daha çocukluğumuzda yaşlanmıştık.

    her çocuğun büyümesi babası kaybetmesiyle başlarmış ya bende artık hiçbir şeyi kaybetmemek istedim. unuttum her şeyi ve mücadele ettim. kırdım, kırıldım, yoruldum, kazandım, kaybettim ama pes etmedim. arasıra başardım ama hiç ‘aferin’ diyen olmadı. yanlış seçimlerimde yol gösterimde yoktu. yaşadım ve yaralandım. herşeyi kanıksadım.

    dün yazdığım bir entry'de aklıma geldi o günler yıllar sonrasında... farkettim ki haddinden fazla unutmuşum, sesini, kokunu, gülüşünü... ne kadar zorlasam da ses tonunu bulamadım, anımsayamadım. onu kaybettiğim 20 yıl önceki gün geldi aklıma, gözyaşlarının arasında bir çocuk yüzü, boğazımda yutkunmamı engelleyen bir yumruk, karnımda bir nefes aldırmayan soğukluk. ağlıyor muyum diye yüzüme bakanlar…
    o gün sonsuza dek kaybettiğimi sanmıştım ama şimdi anladım ki şimdi yokluğunu bile kaybediyormuşum ...
  • ayın 2 sinde kaybettim babamı.
    rahatsızlandı dediler arayarak öğlene doğru.
    130 km yol.
    çıktım hemen yola, vardığımda hastaneye saat öğlen 2 idi.
    yolu nasıl gittim bilmiyorum tam, içimden tekkanat* bunu da atlatirsan söz bayramda bira ısmarlayacagim sana dedim. rakıyı çoktur içmiyordu, rahatsızdı. ama biraya hayır demiyordu.

    vardım hastaneye, nedir nerededir dedim, yirmi dakka geçmedi doktor geldi aşağıya, birşeyler anlattı, nasıl oldu nasıl müdahale ettiklerinden bahsetti.
    sonrasında ölüm raporunu verdiler. saat 14:05 idi.
    beni beklemiş...

    çok üzücü be sözlük.
    o akşam rüyamda sevmesem de devlet adamı abdullah gül'ün gençliğini gördüm, kalabalık bir grup yemek yemişiz hesap yüklü gelmiş, aracı olup orta yolu bulunuyordu.

    ertesi gün ellerimle yıkadım, son kez sevdim. toprağin altına koydum ve ilk toprağı attım.
    anlamsız oldu herşey, aptal gibi oldum.

    eve geldim, çocuklarım baba diye sarıldılar bacaklarıma, birşey olduğunun farkındalar ama ne olduğunu anlamamislardi.

    gün geçti, ertesi gün....
    arayan soran, facebook ta yazan vb... onlarla ilgilendim.
    sonra kızım geldi, büyük olan.
    baba dedi, 23 nisan resim yarışmasında verdikleri şapkayı neden götürmedin dedeme, o çok seviyor şapka takmayı dedi.

    sarıldım, ağladım....
    deden melek oldu dedim.
    dün bayramda gittim üçüncüye ziyaretine, kızlarım çiçek topladı, dua ettik, su döktük...

    dedim bayram harçlığı vermemek için mi erken gittin tekkanat...

    şimdi çocukları uyutuyorum da çocuklar babaci oluyor biraz. o yüzden yazayım da biraz olsun rahatlayim istedim.

    allah rahmet eylesin babacim.
    arıyorum telefonun da kapalı yine... arada şarja koy şunu.

    edit: sayın sözlük ahalisi inanın beklemiyordum, yani gerçekten beklemiyordum bu kadar iletişim.
    iyisiyle kötüsüyle bir aile olduğumuzu biliyorum, nasıl ki iyi günümde hepiniz amca dayı hala teyze olduysaniz bu zamanda da elinizi sırtımda hissettim inanın.
    iyi ki varsınız, sağolun. hepinizden allah razı olsun.
  • bugün tam bir hafta oldu. 13 mayıs cuma yoğun bakıma alındı, o zamana kadar hep ben ölmem, ben sizi bırakmam, annene aşığım dedi. 23 mayıs pazartesi günü öldü. ama ben biliyordum, bu defa yoğun bakımdan çıkamayacağını hissetmiştim. yanına girdiğimde eline dokundum hafifçe. canlı olarak son dokunuşum oldu zaten.

    babam 20 şubatta kan tükürmeye başladı, apar topar doktor, akciğer kanseri teşhisi. küçük hücreli, kemik metastazı var. tedavisi yok, amaç ömrü uzatmak dediler. babam yine de "hayır, ben ölmeyeceğim" dedi. ama son bir hafta her gece öldüğünü görüyordu rüyasında. annemi özledim dedi, geçen pazartesi annesinin yanına gömdük babamı.

    anneme aşıktı, kardeşimle bana aşırı düşkündü. beraber içerdik, her şeyi ilk ona anlatırdım. sevgililerimi, iş sorunlarını, arkadaşlarımla sorunlarımı, her şeyi... şimdi kocaman bir boşluk var. kime ne anlatacağım?

    tek tesellimiz acı çekmemiş olması. biz çok acı çekiyoruz ama olsun, onu uyuttular yoğun bakımda hep. acı çekmedi.

    pazartesi günü özel hastaneye nakil ediyorduk. daha steril, kendi doktoru da orada... ambulansa beni de aldılar. öne oturdum, ellerim dizlerim titriyordu. ambulans sireni açtı, son sürat giderken birden arkadan cama vurdu doktor. yavaşla dedi. o an anladım, babama bir şey oluyor... kapıyı açıp kendimi aşağı atmak istedim, ama dedim dur, baban yedi defa ölümden döndü. bundan da dönecek.

    rota lüleburgaz'dı ama birkaç dakika sonra ambulanstaki doktor deli gibi aradaki cama vurmaya ve "en yakın acile gir" diye bağırmaya başladı. babaeski devlet hastanesi aciline girdik. bir anda onlarca insan sardı babamın etrafını. sonrası hep parça parça. ambulansın sesi, o makinelerin sesi, kalp masajı, doktorların hemşirelerin koşturması... tanımadığım insanlar yanıma geldi, beni tutmaya çalıştılar. sanırım bir ara yere oturup avaz avaz bağırarak ağlamışım. tanımadığım bir teyze beni teselli etmeye çalıştı. tek başımaydım çünkü. arkadan gelenler kestirmeden lüleburgaz'a gitmiş, biz apar topar babaeski acile girince ben o halde tek başıma kaldım.

    doktorlar, hemşireler, herkes çok uğraştı. babamı kurtaramadılar. hayattaki en büyük korkumdu babamın ölmesi. nasıl olacak, acı çekecek mi diye düşünürdüm hep. nasıl olup bitti anlamadım bile. hasta ölünce doktorlar umursamaz, "hastanız ex oldu" der giderler diye anlatırdı herkes. öyle olmadı. bir sürü doktor geldi yanıma, hepsi açıklama yaptı, kolumdan tutup beni oturttular. anlattılar. başıma iki hemşire diktiler hasta olursam diye. tek başıma çırpınırken bayılıp kalmayayım diye çok uğraştılar.

    sonra babamı gösterdiler bana. öptüm. zaten uyuyor gibiydi. morga götürdüler, oraya da gittim. cenaze günü mezarlığa da gittim. gömerlerken başlarında bekledim. babam nereye ben oraya. çünkü senelerdir o nereye gitse peşinden giderdim ya hastalanırsa, ya düşerse, ya bir şey olursa diye. pulse oksimetre ile yaşıyordum. sürekli oksijen ölç, ateş ölç, öksürüyorsa hemen doktora götür, aman evde uzun süre yalnız bırakma, dur o ilaçla bu ilaç içilmez baba, meyve alayım mı baba, baba, baba, baba...

    ama olmadı.

    babam 23 mayıs 2016 pazartesi günü, 60 yaşında öldü.
  • bir ögrencim yaklaşık 20 gün önce trafik kazasında babasını kaybetti.
    henuz 4 yaşinda..
    baba sevgisine en çok ihtiyaç duyduğü yaşta..
    şu sıralar olayın pek farkinda değil fakat yıllar gectikçe babasının eksikliğini derinden hissedeceğini bilmek beni çok üzüyor..
    üniversiteden mezuniyetinde kep atarken babasını aramayacak gözleri.
    dügününde babası ile karşilikli oynayamayacak.
    allah babasız herkese sabır versin..
    ve eşini kaybeden herkese..
    bir şairin de dediği gibi; insan babası ölünce büyüyor.
    ama ben 4 yaşindaki öğencimin büyümesini hiç istemiyorum..
  • annemle beraber pazara gidiyoruz artık senin yerine. geçen hafta bir pazarcı sordu seni, “abim gelmiyor bayadır, selam söyleyin” dedi, ellerimdeki domatesler, biberler 100 kilo oldu sanki, gücüm, kuvvetim kesiliverdi. “kaybettik” dedi annem. yağmur yağıyordu ağladığımı çok kimse anlamadı. ondan sonra apartmandaki isveçli komşu da sordu seni, o türkçe bilmiyor sen ingilizce bilmiyordun hiç konuşmadan sadece işaretlerle anlaşıyordunuz. “kaybettik” dedim 40 gündür her an gözümden akmaya hevesli gözyaşlarımla. inanır mısın tek kelime konuşmadığınız o kadın da benimle ağladı baba. cenazene bile gelmeye bile tenezzül etmeyen yeğenlerine inat “çok üzüldüm, çok güler yüzlü, çok arkadaşça bir insandı” dedi bana. işyerinde de senden bahsediyorlar bazen, “çok erken gitti” diyorlar. gizli, saklı köşelerde kimse görmüyor ama ağladığımı merak etme. senin yanında çok az ağladım ben. hepsinde “canın sağolsun oğlum” dedin bana. benim canım sağ da seninki niye değil diye hep düşünüyorum. geceleri pek uyuyamıyorum, boş boş tavanı izleyip alarmın çalmasını bekliyorum saatlerce bazen, kimbilir hemen solumdaki duvarın ardında senin uyuduğunu bilmenin huzuru olmadığındandır belki. hayatımda bana çok şey öğrettin ama babasız ne yapılır öğretmedin. ben de ne yapacağımı bilmiyorum şimdilerde, yalpalıyorum, tutunacak bir şeyler arıyorum, çekilmez biri oluyorum, alıngan oluyorum, böyle böyle babasızlığı öğreniyorumdur belki kimbilir. ama bak yine akşamları meyve yiyoruz merak etme. kardeşim aynı sen gibi soyuyor meyveleri bize.

    40 gün oldu bugün. dile kolay, yaşayana zor 40 koca gün. anlatılanlara göre sevdiğiniz biri öldüğünde 40 mum yanıyormuş içinizde sizi yakan. her gün biri sönüyormuş. 40.gün gelince o son kalan mum sönmezmiş. ömrün boyunca seninle yanarmış. o sönmeyecek mumla başbaşa kaldım bugün. artık sabah uyandığımda koltuğunun boş oluşu belki de o mum, belki de ben işten dönerken senin de yürüyüşten döndüğün yoldur, belki de gözlüğündür artık sehpada okuduğun kitabın yanında durmayan. senin soymadığın bir elma dilimidir belki, annem için sokaktan artık toplayamadığın çiçektir belki o sonsuza kadar içimde yanacak lanet mum. çiçekleri severdin sen, mezarına diktiğimiz menekşeler tutmuş bu arada, ne yapalım bize de kokusunda seni aramak kaldı.

    rahmetli diyorlar sana, kanıma dokunuyor. benden 30 yaş büyük halinle arkadaş whatsapp gruplarında benden 30 kat daha hevesli yaptığın gezi planlarını, arkadaş toplanmalarında o cıvıl cıvıl hallerini, 20 yıldır hiç aksatmadan çözdüğün cumhuriyet pazar bulmacalarından kitap kazandığındaki o çocuksu mutluluğunu düşünüyorum da senden rahmetli diye, kaybettik diye bahsetmek çok koyuyor bana. her iyi sıfatı hak ederken rahmetli diye bahsedilmesi acıtıyor içimi.

    bugün senin gömleğini giydim işe gelirken biliyor musun? mavi, en sevdiğin renk. sana yakıştığı gibi yakışmıyor bana ama olsun. hep yakışacak şeyler yapacak değiliz ya. sana da 40 gün önce bir iyi geceler deyip çekip gitmek yakışmamıştı.

    dedem öldüğünde “babasızlık zor” demiştin. o zamanlar bilememiştim ama zormuş baba, yine doğru söylemişsin, yine haklıymışsın. 40 gün, sensiz, sessiz, babasız. çok sevdiğin mavi gömleğinin bana verdiği huzur gibi huzurlu uyu. bu son kalan mum sönene dek seni çok seveceğim, çok özleyeceğim. elbet bir gün kavuşacağız.

    elbet...
  • kucucuk bir isi bitirdiginde (kira vergisinin odenmesi, emekli maasinin cekilmesi falan) duydugu mutlulugu ozluyorum. hastanede kan verdikten sonra, kahvaltidan sonra hissettigi mutlulugu ozluyorum. yeni ogrendigi ingilizce kelimelerin anlamini tek tek sormasini, dunyadaki tum baskentleri ezbere bilmesini, bunlari konusmaktan aldigi hazzi ozluyorum. 8 yil 3 farkli kanserle mucadele etti, mr sonucu okumayi, kan sonucu okumayi, pet/ct raporu okumayi ogrendik. yalan yok her hastaliginin baslangicinda aklimiza her sey geldi ama babamin yasama istegi hepimizi inandirdi. doktorlar ozenle hazirladigi dosyalara hayran kaldilar, “sana bir sey olmaz abi” demisti bir cerrah. neslican tay’i uzun bir sure takip etmisti, onun mucadelesi guzeldi lafini cok sevmisti. hep kiyisinda gezmemize ragmen hic olumden konusmadik. hic de inanmadik, helallesmek hep cok garip gelmistir. 6 farkli ameliyata, 2 defa odadan yogun bakima aldilar yanimizda. seni seviyoruz babacim, atlatip geleceksin dedik hep. bize el sallayarak ve gulumseyerek gitti yogun bakima. 15 nisan’da kaybettik babami. cok iyi bir babaydi, benimle gurur duyardi. bunu da hep hissetirdi sagolsun. 2 farkli hastanede 69 gun yatili hasta olarak kaldi son yatisimizda. yazik ki sebebini bulamadiklari bilrubin yuksekligindan kaybettik babami. annem, ablam hep yanindayduk. her gun gittim yanina, bir gun kendim cok hastaydim gidemedim sadece, bir gun de tum geceyi ofiste gecirdigim icin gidemedim. o 2 gune bile icim yaniyor simdi. oysa yapacak ne kucuk isler vardi, tadilacak ne mutluluklar, paylasilacak ne cok sey vardi senle. bir mezar tasina icimden anlatmak agrima gidiyor ne yalan soyleyeyim, ozluyorum babacim seni.