şükela:  tümü | bugün
169 entry daha
  • ortalarda bir yerde söylemem gerekeni başta söylemeliyim ("sonda söylemem gerekeni başta söylersem.." kalıbını değiştirdim biraz); galiba filmde beni süründürmeyen ancak düşündüren dram yükü adriana barraza 'nın amelia'sının çölümsü bir ortamda kendisine ait olmayan çocuklarla, onları koruma misyonuyla onların vahim durumundan sorumlu olarak kalması gibi görünüyordu, oysa çok geçmeden yine sonlara doğru richard'ın (brad pitt; bu adamı gary oldman kadar olmasa da başarılı bulanlardanım) telefonda oğluyla konuşurken yaşadığı ve yaşattıkları baskın çıkıverdi: http://www.cinemovies.fr/…s/pfilm80601046518190.jpg

    aslına bakılırsa bu tarz "kör göze parmak" mesajlar vermekte beis görmeyen sanat eserleri (evet sinema ve sanat) karşısında homo videns'in o yaratıcılıktan ve şaşırtıcılıktan kaynaklanan hazzı duyması imkansızdır. çünkü izleyen, mesajı aldıkça sanat eserinin aslında bir konferansa dönüştüğünü anlamasa da hisseder, bu durum her kör gözüne parmakta geçerlidir. düşünsenize koca bir film (durağan seyri, bir hayli uzun gösteriyor filmi) "bireysel silahlanma kötüdür" mesajıyla dolup taşmışsa, alabilecekleriniz, filmi kapatıp da kendinize döndüğünüzde kafanızda kuracağınız "acaba"lar içeren düşünceler, hayallerle alakalı olmayacaktır. ben akıllı ve duyarlı bir izleyiciysem, elbette ki bu filmden sadece "bireysel silahlanmaya hayır" mesajı almam, ancak kurgucular bunun dışında koca koca başka mesajlar vermeye de çalışmışlar da, yine de bunu benim gibi herhangi bir izleyiciye aktaramamışlarsa, o durumda ne olacak? bana kalırsa bu filmin kurgucuları sadece "bireysel silahlanmaya hayır" dan öte; amerikalı, meksikalı, faslı ve uzak doğulu dört insan tipinden (dört kültür tipinden) bir insanlık dersi veya durum değerlendirmesi çıkartma amacındadır, ama "bunu ne kadar başarabilmişler?" sorusuna yanıtım pek olumlu değil. modern dünyayı sanki dünya haritası üzerinde parmakla gösterircesine dört farklı kültürle "aslında bizim bilmediğimiz dünyalar, insanlar var.. onu gösteriyoruz" savunmasının yapılamayacağı bir film bu. zira bu amaçlanmışsa, o halde uzak doğulu sağır ve dilsiz kızımız ve babasının yaşadıklarının söz konusu temaya katkısı sadece o silahın, garip faslıya onlar eliyle geçmesi midir? zincir bu mudur hikayeye bağlanan? oysa farklı kültürlerdeki diğer üç aile de birbirlerinin tercihleri ve yaşadıklarından etkilenip etkin bir zincir oluşturuyorlardı, ha bu noktada uzak doğulu baba kızın kendi dramlarının etkileyici olup olmamasından bahsetmiyorum, içselleştirdiğimizde elbette ki manalı hüzünlere saplanabiliriz, ama başından beri vurgulamaya çalıştığım "kör göze parmak/mesaj" hadisesi göz önünde tutulduğunda; bu baba kız filmde iğreti durmaktadır; hatta kızın, arayışları çerçevesinde underground diskolarda, şurda burda eğlenişleri o kadar uzun tutulmuş ki, bir yerden sonra insan filmi ileri sarmadan edemiyor.

    birbirini tekrar eden sahnelerle dolu uzakdoğulu aile hikayesinde zaten bir yerden sonra, ben kızın, polis önünde soyunacağını ve hatta onunla sevişmek isteyeceğini önceden biliyordum, dediğim gibi filmin temeli, merkezi bir özden oluşuyor, üç aile de bu özden etkilenip dram yaşıyorlar; uzak doğulu aile ise kendi dramında filmi uzattıkça uzatıyor, ha şu da söylenebilir; "yahu sen hem kör göze mesajdan şikayetçisin hem de mesaj kaygısından uzakta, filme bir açılım getiren husustan da rahatsızsın nasıl olacak bu?" ancak cevabım hazır; "yahu ben bir izleyiciyim, beklentilerim olabilir, beklentilerim karşılıksız kalabilir, ama durum bundan da ibaret değil ki; uzakdoğulu ailenin yaşadığı dram da bir yerden sonra bireysel silahlanma mağduru olmaya dayanmıyor mu? kızın annesi silahla kendini vurmamış mı? al işte döndük başa. ayrıca sen filmini çek, hikayeyi anlat, ben içinde mesaj varsa alırım, annesi silahla intihar etmiş bir kız çocuğunun psikolojisinin 'bireysel silahlanmaya hayır' mesajındaki yeri, nereden bakarsanız bakın -ya da ben bakayım- zorlamayla sokuşturulmuşluktadır, deri koltuklu bir evde taburededir."

    ben şu mesaj olayına fazlasıyla takıldım galiba yukarıdaki ifadelerimde, biraz sıyrılayım bundan; ancak bu sıyrılıi başka bir mesaja doğru seğirtecek gibi; şu "amerika'nın kendisiyle yüzleşmesi" teması da ben kendimi bildim bileli ısıtılıp ısıtılıp önümüze konduğundan artık "ne yüzleşmeymiş be birader, ne çok günahı varmış adamların" diye saf saf sordurtuyor. yahu faslı bir ailenin masumluktan teröristliğe geçişini ardından da faslı biraderlerimizin masum amerikalı turistlere yaptıkları iyilikleri göstermek demek, amerika'nın kendisiyle yüzleşmesi demek mi oluyor? sadece bu yeterli mi? lost'ta sayid'in sırtından, "aslında bizden olmayanlar/ onlar da insan" mesajı veya flightplan'da ilk başta suçlu zannedilen doğuluların daha sonradan aklanması veya bu başlıkta incelediğimiz babel'in kendisinde kaçak çalışan meksikalı bakıcıya önyargıyla yaklaşılması gibi buna benzer sürüsüne bereket "bizden olmayanı insanlaştırma" çabalarının hiçbiri insani değil ki. düşünsenize en temel sorunların, gözümüzün önündeki acizliğin sorgulanmadığı yapımlar bunlar, neden faslı aile dağda yaşarken, amerikalı ailede para bok gibi? mesela; meksikalı bakıcı neden 15 senedir amerika'da kaçak çalışıyor? bu gibi sorular sorulmuyor, büyük amerika imparatorluğu'nun ve diğer batılı egemen zihinlerin, faslı ve meksikalı ailenin dağılmışlığındaki rolleri tartışılmıyor da, amerikan medyasından dezenformasyon sonucu (bkz: disinformation is a weapon of mass destruction) "terörist" ilan edilmiş bacak kadar çocuklardan birinin niye kız kardeşini soyunurken izleyip masturbasyon yaptığı üzerinde durulmuyor, kültürel farklılıklardan dem vurarak "aslında biz bu adamları hep kötü bildik ama öyle değilmiş" basit mesajı vrilerek sorumluluk üstlerinden atılıyor ve madem bilgilendirmeye bu kadar meraklı kurgucular mevcut diye düşüneceksek, o halde soyunurken kardeşine kendini izlettiren kız çocuğunun psikolojisinin irdeleneceği başka bir film yapmaları umudunu içimizde saklayacağız. öyle ya baba kız ilişkisi ve sağır/dilsiz uzak doğulu kız çocuğunun tüylü bacak arasını gösterirken en basit japon animelerini ve kaygan deliklerine her temasta düdük gibi öten genç "hot asian with hairy" lerın filmlerini andırırcasına göstermekten geri kalmayan kurgucu, yukarıda da söylediğim gibi; o kızın psikolojisini köküne kadar incelemeye meraklıyken, gün olur da kardeşine vücudunu sergileyen faslı dağ kızının da psikolojisini incelemeye fırsat bulur. işte biz de o zaman deriz ki; "olmadı, batı yine yaptı yapacağını, ne oryantalist bir bakış açısıdır bu kardeşim".

    bize yaranmak mümkün değil belki bilmiyorum, ama şundan eminim ki; ben bu adamların "kendileriyle yüzleşmek" gibi ulvi bir amaçla hareket ettiklerini asla ama asla düşünmüyorum. bundan hareketle "abd'li ya da avrupalı kuzeyliler'e güneyliler'in diliyle dünyanın sorunlarına dair bir soru sordurtmak olarak tarif etmekten de" yana değilim, zira dünyanın sorunlarını işlemek böyle bir şey olmamalı diyorum ben. eğer dediğim gibi; "bireysel silahlanmaya hayır" evrensel mesajı üzerinde duruyorsa film, lafım yok onu ayrı tartışma konusu yapıyoruz zaten - ayrıca bu mesajı bu filmde olduğu gibi vermenin muhteşem olduğunu sanmak da bowling for columbine 'a haksızlık etmek demektir-, ama onun dışında yüce amaçlar çerçevesinde olağanüstü bir sokratik ironiden bahsetmemiz de neredeyse imkansız burada. filmi övmek, aslına bakılırsa herhangi bir sanat eserini övmek, hatta yermek mümkündür, subjektivitenin gerektirdiği alandır sanat kritiği bana kalırsa (kritik kelimesini kullandığıma bakmayın, aslında beğenmek ve beğenmemek, işte bütün mesele bu. postmodernism/@jimi the kewl entirisine de bir göz atın derim, bu hususta.), zira sanat kritiği için kıstaslar belirleyen zihinlerden oldum olası tiksinmişimdir, böylesine dionysiak, apolloniyen ve aphodite'e özgü bir tavrın hakim olduğu bir alanı athena'cı bir gözlükle değerlendirmeye giriştiğinizde mecbursunuz ki belli kurallar olsun, o halde kuralların dışına çıktığınız vakit sanatın da dışına çıkmış kabul ediliyorsunuz, bu sefer eseriniz de çöpleşiyor kağıt üzerinde, işte ben buna tümüyle karşıyım, eser, sanatçıdan tatmin edici bir şekilde çıkıp da insanlara ulaştığında tam anlamıyla sanat eseri olabilir, kritik edildiğinde değil.

    işte bu gözlüğümün arkasından "babel" e baktığımda, yer yer zorlama mesaj kaygıları, gereksiz yere uzatılmış sağır ve dilsiz kızın dramı olgusu gibi hususları da gözardı etmemek koşuluyla, bana hitap etmeyen ama izlendiğinde de insana hiçbir şey kaybettirmeyen, zaman kaybı olmayan bir film görüyorum.

    son olarak; filmin bir yerinde "senin ben .mıa koyim santiaaaagooo" demeyecek adamı adamdan saymıyorum, belirteyim. ne takışıyorsun lan officerla aptal adam..? "suçsuzken suçlu psikolojisine girme" dersi verdin be koçum. neyse.

    not: anadolu'nun uyarısıyla paragraflara bir ayar çektim.
138 entry daha