şükela:  tümü | bugün
  • öncelikle bu filmin bir iran filmi olmasının yanısıra holivud tarzından çok uzak bir yapısı olduğunu belirtmek lazım. bu sebeple holivud tarzından hoşlananların şiddetle uzak durmasını salık vermek yerinde olur. zira film bu tarz izleyiciler için iki saatlik bir işkence halini alabilir. bu bakımdan kulunuz yazarınızın tavsiyelerine kulak verip bir başka entriye ve filme yönelmeniz sizin açınızdan en iyisi olacaktır. yazarın iyi günündesiniz bu kıyağımı da unutmayın.

    diğer taraftan holivud filmlerinden sıkılanlar ve bir filmi izlerken sorular sorup, izleyinini de içine alan ve onunla beraber çıkarımlar yapan bir sinema anlayışından hoşlanıyorsanız bu film de tam size göre. filmi izlemeyi henüz bitirdiyseniz spoiler kısmına geçebiliriz.

    --- spoiler ---

    filmin genel temasını yukarıdaki entrilerde cevabını bulacağınız iranlı genç bir kadın şairin şiiri oluşturuyor. şiir aynı zamanda filme ismini de veriyor. filmin yapısı için sembollerle dolu bir yap boz filmi demek yanlış olmaz kanaatimce. kiarostami filminde bu şiirdeki yaşam temasını bir hikayeye odaklanmak yerine bütün bir filmi kaplayan semboller ve dialoglarla yapıyor. bu bakımdan bir resmin yorumlanması gibi ya da bir fotoğrafın okunması gibi okunmalı bu filmde. filmde sizi etkileyen minik sahneler filme ait parçalar olabilir ama asıl olan bu filmin tamamının bir bütün olarak değerlendirilmesi.

    filmin açılış sahnesi geri kalan kısım hakkında fikir vermesi açısından oldukça önemli. film bir arabanın içinde yollarını bulmaya çalışan ana karakter behzad ve meslektaşlarının sohbeti ile açılıyor. filmin ilk repliği ve aynı zamanda ilk sorusu "tünel nerede o zaman?". film daha açılırken bir sembolle açılıyor. burada behzad ın meslektaşlarından birisinin sorusu film boyunca tekrarlanacak olan bi yeraltı vurgusunu taşıyor. kiarostami tünel kavramını bir süre ölmek biraz karanlığa gömülmek sonrasında yeniden daha da anlamış olarak hayata dönmek anlamında kullanıyor. filmin genelinde sıkça kullanılacak olan yeraltı ve karanlık vurgusu daha filmin ilk repliğinde kendini belli ediyor.

    behzad ve meslektaşları (ki biz onları film boyunca görmüyoruz) iran da bir köye yaşlıca ve yatalak bir kadının ölümünü beklemeye ve ölümünün ardından onun törenini görüntülemeye geliyorlar. filmde hep kendisine mühendis olarak seslenilen ana karakter behzad köylünün bu sebepten orda bulunduklarını bilmelerini istemiyor ve köylünün kendisine mühendis demesine ses çıkarmıyor. fakat beklenen gerçekleşmiyor ve kadın ölmüyor. çekilmesi beklenen törende bu sebepten çekilemiyor. bu sebepten behzad ın meslektaşları ve en sonda behzad yapımcı mrs godarzi nin işi iptal etmesiyle köyden ayrılıyor.

    filmde beklenenin bir türlü gerçekleşmediği bir yapı içerisinde, beklenenden farklı olarak birçok şeyin gerçekleştiğini görüyorsunuz. hiçbir şey olmuyor dediğiniz anda filmde bir çok şeyin değiştiğini, size çok da hissettirmeden filmin asıl ekseninin görünenden çok daha farklı olduğunu anlıyorsunuz. film, size "hiçbir şey olmuyor" dedirttikten sonra, behzad ın misafiri olduğu ev sahibinin bebeğini doğurması ve artık on çocuğu olduğunu öğrenmenizle, bunun doğru olmadığını söylüyor. filmde birçok şey oluyor fakat bu sizin beklediğiniz şey değil. işte tam bu noktada film, kendi hayatlarımızla bir paralellik kazanıyor. yani hep ölümü beklediğimiz ve "hiçbir şey değişmiyor" dediğimiz hayatlarımızda, beklenenin dışında ne kadar çok şeyin gerçekleştiğini görmemizi sağlıyor.

    yönetmen filmini, fotoğraf ya da resimdekine benzer bir kompozisyon unsuru olan, tekrar eden sembollerle doldurarak bir ritm duygusu yakalıyor. bu bağlamda yuvarlanan ve düşen bir elma, hemen sonrasında yuvarlanan bir futbol topu,eski mısırda yeniden doğuşu simgeledine inanılan ve kutsal kabul edilen bir bok böceği, behzad ın kamerayı bir ayna olarak kullanıp traş olması, yine behzad ın süt arayışı,aradığı sütü karanlık bir yeraltı bodrumundaki inekte bulması, behzad ın ters çevirdiği bir kaplumbağanın kendi kendine yeniden normale dönmesi, yeraltındaki adamın verdiği insan kemiği, iletişim kurabilmek için behzad ın hep tepeye çıkmak zorunda kalması ... gibi sembollerle film içerisinde bir doku oluşturuyor yönetmen. bu saydığım semboller tabii ki benim düşünebildiğim, gözlemleyebildiğim kadar olanlardır. elbetteki her izleyici için farklı semboller bulunabileceği gibi, sembollere farklı manalarda yüklenebilir.

    bana göre yönetmen aşağıya yuvarlan elma, futbol topu sembolleriyle bize hayatın akış yönünün ölüme ve dolayısıyla yeniden hayata karışmamıza doğru olduğunu imgeliyor. ayrı olarak behzad ın köy dışında kalan diğer dünya ile iletişim kurabilmek için tepeye çıkmak zorunda kalması da önemli bir sembol bence. burada hz. muhammet in diğer dünya iletişim kurabilmek için miraca çıkmasının sembolize edilmiş halini görüyoruz. bu arada yeri gelmişken filmde bir diğer olgu dikeylik olgusu. filmin açılış sahnesinden sonra iletişim kurabilmek için tırmanmak zorunda kalınıyor. bu anlamda behzad ın diğer dünya ile iletişim kurabilmek için defalarca tepeye çıkmasına şahit oluyoruz. fakat o kadar yüksekte de diğer dünyanın yanısıra, köy hayatının simgelediği dünya hayatı ile ilgili yine bir yeraltı karakteri ile iletişim kuruyor. ve benim hayatın manası olarak imgelediğim sütü bulmasında yine aynı yeraltı karakteri yardım ediyor. yeraltı karakterinin bir kuyuda olması ve isminin yusuf olması da kuran dan alınmış ayrı bir sembol olarak düşünülebilir.

    süt film boyunca çok önemli bir rol oynuyor. behzad ı devamlı olarak süte ulaşmaya çalışırken görüyoruz. süt annenin çocuğunu hayatta tutan, dolayısıyla anne ve bebeği arasındaki bağlantıyı sembolleyen bir imge olarak düşünebileceği gibi, hayatta kalmak için ilk bilinmesi ya da ele geçirilmesi gereken bilgi olarak da düşünülebiilir. behzad ın manayı arayışı, bir yeraltı karakterinin yardımı ile yine yeraltında yüzünü görmediğimiz başka bir karakter tarafından sağlanıyor. filmin buradan sonraki kısmında behzad önce mrs godarzi(= god) nin filmi iptal etmesi ve yusuf un kuyudaki kazasından sonra melek hanım ın ölümünü beklemekten vazgeçiyor. doktorun yusuf un hastanesine gitmek isteyen behzad a "yusuf un nasıl olduğunu mu merak ediyorsun yoksa arabanın nasıl olduğunu mu?" sorusu behzad daki değişimi işaretliyor. kaplumbağayı ters çevirse de behzad kaplumbağa yeniden yoluna devam etmeyi başarıyor. behzad da yaşadıklarının ve yaşamın gücüne karşı koyamayıp değişiyor. bütün film boyunca melek hanım ın ölümünü bekleyen behzad, iyileştirmesi için doktoru onun evine götürüyor.filmini çekerek koleksiyonuna katacağı bir ölümün yaşamasını ummaya başlıyor. sonunda da yusuf un verdiği kemiği saklamak yerine onu aşağı doğru akan, çiçeklere, bitkilere, onları yiyen canlılara can olan bir derenin, dolayısıyla hayatın içine bırakmayı yeğliyor.

    --- spoiler ---

    başta da söylediğim gibi birçok kişinin farklı bakış açılarıyla farklı şekillerde yeniden yeniden yorumlanabilecek bir film bu. yönetmende ayrıca bunu istermişcesine birçok ana karakterin yüzünü bize göstermeyerek tek bir film değilde sanki izleyiciyi de işin içine katarak, izleyicisinin yorumuna göre farklılaşan bir başyapıt ortaya çıkarmış.
  • iran kırsalının benzersiz görüntülerinin yanında; hazine aramak için geldiklerini düşündükleri ekibin elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan köylüler ile, şehirli ekip başı behzad arasında geçen eğlenceli diyaloglar da filmin on on on yüz puan toplamasında etkilidir:

    behzad- şimdiye kadar kahveci bir kadın da görmemiştim.
    taçdevlet- sen gökten mi düştün?
    behzad- efendim?
    taçdevlet- sen gökten mi düştün diyorum… babanın önüne çayı kim koyuyor?
    behzad- annem tabii ki...
    taçdevlet- o halde neden, şimdiye kadar kahveci kadın görmedim, diyorsun… bütün kadınlar bir tür kahveci sayılır işte. üç iş birden yaparlar: gündüzleri işçidirler... akşamları kahveci.. geceleri ikisi birden...

    ***
    behzad- sigara içersem rahatsız olur musunuz?
    doktor- hayır... siz rahatsız olursunuz.
    behzad- anlamadım.
    doktor- siz rahatsız olursunuz, ben rahatsız olmam. beni ilgilendirmez, içersen iç.
    behzad- ama buranın havası çok temiz...
    doktor- sigaranla buranın havasını kirletmek mi istiyorsun?
    behzad- bizim de gücümüz ciğerlerimize yetiyor.
    doktor- çok yaşa e mi! istiyorsan iç...
  • `abbas kiyarüstemi`nin (bu şekilde de yazıldığı olur `abbas kiarostami`) yazıp yönettiği, 1999 yapımı bir film. fim adını genç yaşta hayatını kaybeden iranlı kadın şair `füruğ ferruhzad`ın bir şiirinden alır. filmin baş kahramanı ve köylülerin mühendis diye çağırdıkları "behzad dorani", filmin bir yerinde, gözüz gözü görmediği karanlık bir ayıtda, kendisine süt sağan, ama bunu yaparken de yüzünü göstermeyen bir kıza, bu şiir okuyor:

    "rüzgar bizi sürükleyecek"

    "ey sevgilim evime gelirsen eğer..."
    "bana bir lamba getir"
    "ve caddedeki o mutlu kalabalığı izleyebileceğim bir pencere..."

    ...

    "ne yazık, kısacık gecemde...
    rüzgar yapraklarla buluşmak üzere..."
    "kısacık gecem harap edici ıstırapla dolu..."

    "dinle!!"
    "duyuyor musun gölgelerin fısıltısını?"
    "yabancıyım ben bu mutluluğa."
    "alışkınım bu umutsuzluğa."
    "dinle!!...
    duyuyor musun gölgelerin fısıltısını..."
    "orada, gecede, bir şeyler oluyor."

    "ay kızıl ve endişeli"
    "ve her an çökebilecek bu çatıya bağlanmış..."
    "bulutlar; yas tutan bir kadın yığını gibi..."
    "bekliyorlar yağmasını..."
    "bir an...
    ve sonra hiç.."
    "bu pencerenin ardından gece titriyor...
    ve dünya duruyor..."
    "sen yeşilliğinde
    aşk dolu ellerimin üstüne...
    ...ellerini, o yanan hatıraları, koy!"
    "ve hayatın sıcaklığıyla dolu dudaklarımı..."

    "... aşk dolu dudaklarımın dokunuşuna bırak...
    "`rüzgar bizi sürükleyecek...`"
  • yüzümüzü tırmalayarak yaralarımızı ortaya çıkaran tamamlanmamış bir öykü.. faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir gerçekliğini sadece bir diyaloğuyla hissettirmiş, aidiyetlerimizi başkalarına nasıl çabalayarak verdiğimizi ve içinde bulunduğumuz yaralı durumumuza hiçbir merhemin ilaç olmadığını bir coğrafya eşliğinde anlatmış filmdir.

    --- spoiler ---

    yıllardır annemin yüzünde iki yara var.cenazedeyken yüzünü tırmaladı.ilk yara;halamın ölümü içindi.zavallı annem, babama olan sevgisini göstermek için yaptı.ikincisi;babamın çalıştığı fabrikanın patronu içindi.uzak akrabalarından biri ölmüştü.babam işini kaybetmesin diye annem bir hayli yas tutmuştu.yüzünü tırmaladı.inanamadım.fabrikada işlerini kaybetmemek için erkekler arasında büyük bir rekabet vardı.ihtiyaç ve gereklilik, anlıyorsun değil mi?herkes aynı oyunu oynadı.üstlerinde büyük baskı vardı.hepsinin işe ihtiyacı vardı.kimsede merhamet filan olduğundan değil.herkes gösteriş yapıyor; patronu memnun etmek için ileri atılıyordu.herkes diğerlerinden daha fazla yas tuttuğunu göstermek istiyordu.patronla beraber olduklarını,ona sadık olduklarını göstermek için...

    --- spoiler ---
  • bir abbas kiarostami filmidir. furug ferruhzad şiirinden esinlenilerek iran kırsalında, gündelik hayatta yaşanan evrenselliği en küçük bir arabesk unsura bulaşmadan anlatır bu filmde yönetmen.

    filmin o destansı yalınlığı hayran hayran izlendiğinde, yeni nesil türk filmlerine akıtılan milyonlarca dolara acınır.
  • konusunu internetten araştırma yaparak öğrenebildiğim film. muhtemelen yönetmen de konuya değil, köy yaşamına odaklanmak istemiş.
    filmin sonunda doktorun okuduğu dörtlük hakikaten güzel, yazmazsam olmaz:

    --- spoiler ---

    diyorlar ki, hurili cennet güzeldir,
    ben diyorum ki, üzüm suyu ondan daha güzeldir.
    elinde olana sarıl, boş vaatleri bırak,
    davulun bile sesi uzaktan hoş gelir.

    --- spoiler ---
  • sinema sanatinda zaman-mekan denklemine yeni veriler eklemis bir film olarak goze gonle comak sokuyor. eski dunyada gecmek bilmeyen zamanin filme islak bir perde gibi gerilmesi. telefonun cekecegi tepeye cikma plani yaklasik 3 dakikadan iki kere hem de neredeyse pespese sunularak kimi sabirsizlari disiplin etmeye calismakta.
    bir fars nazarboncugu. yuvarlanan objeler, yokuslar, patikada kaybolan giden salyangoz koy yollari, cevabi gizli sorular seyirciyi eyliyor. zaman bir turlu gecmek bilmiyor.
  • --- spoiler ---
    filmin beni sevkettiği düşünceler ve ne anladığımla ilgili bir kaç satır yazmak istedim.

    film başından sonuna kadar fonda ölüm olduğu hissi verdi. durağan bir fon önünde (ya da arkasında) akan olaylar -hayal perdesi gibi. bu yüzden de başından itibaren olan bitenin gerçekliğinden şüphe ederek seyrettim. gerçekliğe delil de çoktu aslında. ya da anlatım çift katmanlıydı belki. ama her nedense behzad'ın hayatta olmadığı düşüncesiyle izledim hep. ölüm döşeğinde olan kendisi olabilir mi?

    doğu felsefesinde dualist evren eril ve dişil gücün bir arada tezahürü olarak anlatılır. dişil güç, enerjidir; doğuran, hareket eden, yaşayan, hayata, yani dünyaya bağlayandır. eril güç ise bilinçtir; daha yukarıda, göksel bir yerlerdedir, durağandır, saf şuurdur ve evrenseldir.
    bu iki gücün insandaki tezahürü ise, yine doğu felsefesine göre, omurganın en altı ile (dişil güç, dünyaya/toprağa daha yakın bir yerde konumlanan, bireysel) başın en tepesinde (saf bilinç, evrenle bağlantı ve iletişim) konumlandırılır. ‘enerji’nin yükselip saf bilince ulaşması da aydınlanma denilen hâlin tasviridir.
    şimdi bunlardan niye bahsettik?
    film boyunca hiç görmediğimiz ölüm döşeğindeki kadının evi köyde gitgide inilen bir yerde, aşağıda. bahsi geçen, ölümü beklenen kadın, behzad'ın içindeki gücü tükenen dişi enerjiyi temsil ediyor olabilir. dünya hayatının sonlarına gelmiş (ama belki gitmek de istemeyen) ölüm döşeğindeki bir adamın, yaşam-ölüm arasındaki "rüya", "hayal", artık adına ne denirse yaşadığı ara dünya da o köy ve içindeki her şey olabilir.
    behzad'ın orada kalış süresi uzadığı için "godarzi" tarafından sürekli aranması, onunla iletişim kurmak için sürekli tepeye, yükseğe çıkmak zorunda olması, aynı zamanda bu çıktığı yerin ölülerin mekanı * olması, orada görmediğimiz, durmaksızın hendek kazan birinin olması (mezar?), aynı tepede gördüğü kabuğu kırık kaplumbağa (bkz okyanusun çalkalanması efsanesi, özetle süt denizini çalkalayarak ölümsüzlük iksirini arayan tanrılar ve şeytanlar, denizi çalkalamak için mandara dağını kökünden söküp ters çevirirler. tanrı vişnu da dev bir kaplumbağa olarak dünyaya gelir ve ters çevrilen dağı kabuğunun üzerinde taşıyarak, deniz çalkalanırken dağın yeryüzüne ve canlılara zarar vermesini engeller), behzad'ın ona duyduğu öfke ve ters çevirmesi ancak kaplumbağanın kendi kendine yeniden düzelip yoluna devam etmesi, filmin başından beri süt arayışı (dişi güçten gelen, besleyen, yaşam gücü, ayrıca bkz az önce kaplumbağa konusunda bahsi geçen okyanusun çalkalanması efsanesi ve süt denizinden elde edilen ölümsüzlük iksiri) gibi gibi semboller, baştaki düşünceyi güçlendiren şeyler. bir de film boyunca behzad'a bir çocuk (farzad) rehberlik ediyor. çocuk, behzad'ın dünyada kaldığı süre boyunca üstüste giydiği ego katmanlarının soyulmuş, sadeleşmiş halinin bir simgesi olabilir mesela... insanın ölüme yaklaştıkça, hayat boyu biriktirip yük ettiği "ego"'sundan arınmış halinin rehberliğinde hayata veda etmesi gibi. (ya da başka bir yorum da gelebilir burada bilemiyorum altan...)
    finalde de, cenazeye gelenlerin bir kaç kare fotoğrafıyla, oradan ayrılıyor.
    ikinci kez izlemem gerek. kaçırdığım başka semboller de var mutlaka, ya da 'ne alakası var, asıl anlatılana değil yan anlamlara odaklanmışım' diyebilirim o zaman.

    ama yine de, kısaca, düşünce yolları açan ve ilham veren, güzel bir filmdi.

    --- spoiler ---
  • imdb puanı 7.4 olan (bence 7.7 olmalıydı) şiirsel güzelliği olan iran filmi. füruğ ferruhzad'ın şiiriyle bütünleşmesi ki ismini de ordan alır (rüzgar bizi sürükleyecek) ayrı bir güzellik katmıştır filme...

    1999 iran yapımı abbas kiyarüstemi eseri olan bu film bir grup gazeteci ve üretim mühendisinin, yerel matem ritüellerini araştırmak ve belgelemek amacıyla bir kürt köyüne yaptığı yolculuğu ve köye gelmeleriyle yaşananları konu alır.

    filmin en can alıcı sahnesinde, mühendis olarak köye gelen behzad süt bulmak için köylülere baş vurur ve sonunda süt alabileceği bir ahır bulur. fakat ahır toprak evin bodrum katındadır ve zifiri karanlıktır. evin sahibi yaşlı kadın karanlığa doğru seslenir:

    ''zeynep, bu bey için süt sağ.''

    karanlık ahırdan narin bir ses cevap verir;

    ''gel içeriye.''

    şaşkınlık içindeki behzad karanlık ahıra girer, ama karanlığın ortasındaki kendisi için süt sağmakta olan o sese vurulmuştur bir kere. tutamaz kendini okur aklına gelen ilk şiiri:

    ey sevgili, evime gelirsen eğer; bana bir lamba getir.
    ve caddedeki o mutlu kalabalığı izleyebileceğim bir pencere...

    mühendis bir an kendine gelir ve durumu izah etme isteğiyle ''sana bir şiir okuyayım; sen sağarken vakit geçiririz.'' der.

    karanlık ama ince ses: ''oku...'' der.

    ve behzad devam eder:

    ne yazık, kısacık gecemde,
    rüzgar yapraklarla buluşmak üzere.

    kısacık gecem harap edici ıstırapla dolu.
    dinle!
    duyuyor musun gölgelerin fısıltısını?
    yabancıyım ben bu mutluluğa.
    alışkınım bu umutsuzluğa.

    dinle!
    duyuyor musun gölgelerin fısıltısını?
    orada, gecede, bir şeyler oluyor.
    ay kızıl ve endişeli.
    ve her an çökebilecek bu çatıya bağlanmış.
    bulutlar; yas tutan bir kadın yığını gibi bekliyorlar yağmasını yağmurun."

    bir an...
    ve sonra hiç.

    bu pencerenin ardında gece titriyor.
    ve dünya duruyor.
    bu pencerenin ardında bir yabancı,
    beni ve seni arıyor.
    sen, yeşilliğinde,
    aşk dolu ellerimin üstüne ellerini, o yanan hatıraları, koy!

    ve hayatın sıcaklığıyla dolu dudaklarını,
    aşk dolu dudaklarımın dokunuşuna bırak.

    rüzgar bizi sürükleyecek...

    karanlıktan o güzel ses son bir kez daha seslenir; '' sütün doldu''

    behzad yüzünü bile göremeden aşık olduğu kızın esrarı ve merakıyla veda eder karanlığa...

    filmin genelinde de, ferruhzad ve ömer hayyam gibi pek çok iranlı şairin yaşam ve ölüme ilişkin şiirlerine göndermeler vardır.

    1999'da venedik film festivalinde altın aslan ödülüne aday gösterildi. burada büyük jüri özel ödülü (gümüş aslan), fipresci ve cinemavvenire ödüllerini kazandı.
  • abbas kiarostami'nin açık ara en iyi filmidir,"şiir gibi film" tanımlaması vardır ya,pek güzel yaraşır bu filme.en sonunda türkçe altyazıyla izleme şansına kavuşulacaktır,çünkü cnbc-e tarafından temmuz ayında yayımlanacaktır "rüzgar bizi taşıyacak".