şükela:  tümü | bugün
  • aharon appelfeld'in 1939 yılında "badenheim'a yeniden gelen baharın" hemen sonrasını, badenheim'ın sakin yaşamının nasıl etkilendiğini anlattığı romanı. bahar gelir, o bir şey değil, tıpkı fahişelerin sokakta yürümesi ve fırıncının onlardan iğrenmesi gibi badenheim'a yılda bir kez bahar gelir. fakat kasabanın karantinaya alındığı, yiyeceklerin bile giremediği bir bahar daha önce hiç gelmemiştir.

    holocausttan hiç bahsetmediği halde kıyımın çok iyi anlatıldığı bir kurgu, - şöyle başlayan bir cümle bile aslında amma acımasız -, ama holocaustun çok iyi anlatıldığı bir kurgudur bu. kurgudur, çünkü insan onları taşımak için gelen trenin çok kirli olmasını uzağa gitmeyecek, düzenin bozulmayacak/değişmeyecek olması şeklinde yorumlayan dr. pappenheim'ın yalnızca bir roman karakteri olduğunu düşünerek yaşamayı sürdürebilir ancak. ancak böyle başımızı eğmeden, insanlığımızdan utanmadan sürdürebiliriz yaşamı. oysa appelfeld doğrudan böyle bir sıradanlığın, kendi halindeliğin içinden düşmüştür bu dehşete.

    bir tatil kasabasında geçen romanda, yerli halk kavgaları ve kaygılarını karantinaya alındıktan sonra da sürdürmekte ve olan biteni anlamamakta ısrar etmekte. sarı bir toz bulutu etrafı sarmış sanki, insanlar onun içinden konuşuyorlar, onun içinde bekliyoruz bizler de bir sayfa, iki sayfa sonra gerçekleşeceğini/gerçekleştiğini bildiğimiz büyük felaketi. ne söylediğinin farkında olmayan fakat konuşmakta ısrar eden kasaba sakinleri bazen sinir bozucu ve itaatkar bir bekleyişi sürdürürken, yalnızca karl akvaryumdaki balıkların gidişini fark eder, hikayelerini merak eder ve şöyle der romanda:

    "... karl aniden, "akvaryumdaki balıklar... akvaryumdaki balıklara ne oldu?" diye fısıldadı.
    "hiçbir şey, her zamanki gibi yüzüyorlar."
    "yeşil renklileri kastediyorum, yeşil olanlar nereye kayboldular?"
    "ne tuhaf," dedi lotte, "sürekli onları izliyorsun."
    karl küçük tabağı alıp dudak hizasına kaldırdı ama dondurmanın tadına bakmadan önce, "yeşil olanlar, akvaryumdaki en güzel balıklar, kimsenin ruhu bile duymadan kayboldular." dedi."

    "... ya balıklar ne olacak? akvaryumdaki balıklar? onları kaderlerine mi terk edeceğiz? bizler junker değiliz, prusyalı da değiliz. biz akvaryumdaki küçük balıklar için üzülürüz. yaşadığımız sürece akvaryumdaki küçük balıklar için üzüntü duyacağız."

    kitaptaki en güçlü metafordur akvaryumdaki balıklar. hem o hapsedilişleriyle, hem kimse onlara olanı merak etmez ve değiştirmeye, durdurmaya çalışmazken.

    sona gelindiğinde, yeni bir başlangıç olduğuna inandıkları ama aslında ümitsizliği de hissettikleri o sona gelindiğinde yahudiler onları "olmaları gereken yere" götürecek trene doğru yürürken doğanın alaycılığı, onları defedişi ne korkunç ve acıklı bir şeydir anlatanın maruz kaldıkları, hisleri düşünüldüğünde.

    "... yerli halk evlerine gönderildi ve yahudiler -evet efendim, yalın, net bir şekilde ve lafı dolandırmadan- yahudiler karantinaya alındılar!"

    "... müzisyenlerden biri, "orada, polonya'da bize ne yapacaklar?" diye sordu.
    yanında, oturduğu yerde uyuklayan arkadaşı, "ne demek istiyorsun? sen müzisyen olacaksın, her zamanki gibi." dedi.
    "öyleyse, bizi neden oraya gönderiyorlar ki?"
    arkadaşı etkileyici bir formül aradı, "tarihsel gereklilik." dedi.
    ..."

    "tarihsel gereklilik." insan yutkunamıyor şu satırlardan sonra. daha ne kadar utanabiliriz? daha ne kadar felakete sebep olacağız?
  • içinde nazi ve savaş kavramlarına yer vermeden, dönemin dram dolu havasını müthiş bir şekilde aktaran eser. yazarın karşısında saygıyla eğiliyorum.
  • gabriel josipovicinin yazdığı giriş bölümünden bir alıntı kopyalayacağım, güzel eser.

    "...adından da anlaşılacağı gibi badenheim 1939 ikinci dünya
    savaşı arifesinde bir kaplıca kasabasını konu alır. o açılış paragrafı,
    "bir geçiş anıydı," diye devam eder. "fazla sürmez, kasaba
    tatilcilerin işgaline uğrardı. iki müfettiş bir sokaktan borulardaki
    lağımın akışını inceleyerek geçtiler. yıllar boyunca sakinlerini
    çok kere değiştirmiş olan kasaba mütevazı güzelliğini
    korumuştu." avrupa'daki bütün eski ve güzel kasabalar turist
    çekmek için özenle korunduğundan, sanırız ki müfettişler (kasabanın
    sakinleri ve misafirleri de) kasabayı korumak için oradalar.
    ama yanılırız. müfettişler romanın kaynağı olan yeninin
    habercileridirler..."